<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Geçmiş Zaman Olur Ki &#8211; Felek.org</title>
	<atom:link href="http://felek.org/category/gecmis-zaman-olur-ki/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://felek.org</link>
	<description>Felekten Yazılar</description>
	<lastBuildDate>Sun, 29 Aug 2021 16:54:52 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://felek.org/wp-content/uploads/2021/04/felek-1-150x94.png</url>
	<title>Geçmiş Zaman Olur Ki &#8211; Felek.org</title>
	<link>http://felek.org</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI</title>
		<link>http://felek.org/30-agustos-zafer-bayrami/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 29 Aug 2021 16:54:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7593</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet</p>



<p>Yayın Tarihi: 30.08.1978</p>



<p>Sayfa: 2</p>



<p><strong>30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI</strong></p>



<p>Yeni okuyan-okumayan, bilen-bilmeyen, genç-ergin, yaşlı, kadın, erkek&#8230; tarihin pişirdiği bu topraklarda şu Türkiye denilen üst üste 8 medeniyet beslemiş, hâlâ 45 milyonu doyurmaya, daha fazlasını almaya çalışan toprak parçası, bu vatan, sıkıntısı, ferahlığı, bolluğu, kıtlığı, darboğazı, boş boğazı, pis boğazı, sağı, hastası, köylüsü, kentlisi, siyasî tutkulusu, avare garibanları, şairleri, edipleri, edipsizleri, ozanları, bozanları ile Türkler&#8230; 30 Ağustos Zafer Bayramınız kutlu olsun! İki elliniz kanda olsa bu bayramı kutlayın. Nasıl? Bir bayramda nasıl sevinirseniz, kendinizce nasıl sevindirirseniz öylesine kutlayın. Her şeyi unutun, bugün mutlaka birini hatırlayın. 30 Ağustos Zafer Bayramı, tarihin Atatürk dediğimiz Gazi Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın dehasıyla bir ölüm-kalım muharebesinin zaferle taçlandığı gündür.</p>



<p>Türkiye, Osmanlı devrinde iki defa yok olmak tehlikesi geçirmiştir. Birincisi, Yıldırım Beyazıd’ın Ankara’da Timur’a yenilmesi üzerine, ülke şehzadelerin elinde parçalanmış, Osmanlı İmparatorluğu küçük küçük prensliklerden mürekkep bir tevaif-i mülük sahası halini almıştır. Çelebi Sultan Mehmet’in gayreti, himmeti, memleketi parçalanmaktan kurtarmıştır. İkincisi, Birinci Cihan Harbi’nde Osmanlı ordularının mağlûbiyeti üzerine Osmanlı İmparatorluğu’ndaki kavimlerin ve bunları himaye eder görünen Avrupalı büyük devletlerin taksimine uğramıştı. Sevr Muahedesi Türkiye’ye sahil tanımıyordu. Gönül ister ki, o meş’um muahedenin çizdiği Türkiye haritasını bugünkü Türkiye haritasıyla o günkü Türk vatanı tablosuyla mukayese eylesinler. Her gün bu mukayeseyi yapsınlar.</p>



<p>Bir milletin tarihinde böyle eşref saatler pek nadirdir. Birinci Cihan Harbi’nde mağlûp olan büyük Avusturya-Macaristan İmparatorluğu nerede? Nerede Habsburg Hanedanı’nın şaşaalı tarihi? Avusturya şimdi eldivenden küçük ve iyi bir eldiven kadar yumuşak bir turist memleketi. Takdire boyun eğmiş, neticesine katlanmış. Haşmetten sonra şimdi yabancılara hizmet edip nafakasını elinde kalan kırık-dökük medeniyet ve kültürünü kurtarmaya çalışıyor. Macaristan da öyle. Buda ile Peşte’yi birbirinden ayıran Tuna’nın sahilleri ve hep eski hatıralarla çigan çalgıları kısmetlerinin acılığından doğan hicranlarını bazen güçlükle örten şakrak müzikleri ve nihayet rapsodileriyle kendini tarihin loş sahifeleri arasında adını unutturmamaya çalışıyor. Neler çektiğini görüyoruz. Çeklerse o biçim&#8230;</p>



<p>İşte Mustafa Kemal hangi ilham ve hangi eşref saatte memleketi bu hale düşmekten kurtarmaya karar verdi. Bu kararı vermede akıllı geçinen Avrupalı, hele İngiliz diplomatların ne büyük gafletleri vardı. Bu gaflet o kadar genişti ki, Yunan milleti gibi çalışkan, harpten ziyade sulha muhtaç bir memleketi, Anadolu’yu istilâya sevketti. Hiç kimse inkâr edemez ki Türkiye’yi bu çöküntüden, bu istilâdan, bu yedi düvelin çullanmasından, bu parçalanmaktan kurtarmak kimsenin aklına gelmemişti, gelemezdi. Sadece Mustafa Kemal bunu düşündü. Ne düşündü? Bu milletin cevherine hangi zaviyelerden baktı da ümitsiz bir savaşa, önce kendi başını, sonra bu mağlûp milleti soktu. Tarih hepsini söyleyemez. Yoksa tarih, harp tarihini yazanlar ve o zamanı hikâye edenler demese de bizler gibi İkinci Meşrutiyet’le başlamış olan bu Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkık faciasının İstiklâl Harbi’ne ve Lozan Muahedesi’ne kadar her safhasına yaşayarak şahit olmuş olanlar bilirler ki, Mustafa Kemal bu büyük ve hayallere sığmayan hareketini kendi kendine kararlaştırdı, tasarladı. Yanındakilerden muavenet etmeyenler sustular. Söz dinleyenler nevmidane çarpıştılar. Gazi’nin en yakınlarından bir dostumun bana anlattığına göre, merhum İsmet Paşa İnönü Harbi’ni kazandığını, Atatürk’ün müjdesiyle öğrenecek kadar bedenen ve ruhen tâbi’ hale gelmiş imiş.</p>



<p>İşte bu harikanın, hocaların, stratejilerin, Avrupa kurmaylarının ve yepyeni teçhizatla Anadolu’ya giren Yunan ordusunun milyonda bir ihtimal olarak akıllarına getirmedikleri zafer güneşi 56 yıl önce bugün doğdu. Türkiye bu meydan muharebesini Allah’ın inayeti, şehitlerin kanı, tüyü bitmemiş yetimlerin istikbali ve mazlum Türkiye’nin makûs talihinin hayra dönmesinin yüzü-suyu hürmetine Mustafa Kemal Paşa’nın himmetiyle kazandı. Ondan sonrası? Evet, Türkiye daha nice zorluklarla uğraştı ama, onlar bu zaferin ertesinde kına gecesi gibi kalır.</p>



<p>Aziz hemşeriler! Ne derseniz deyiniz, Osmanlı devrinin en karanlık günlerinden Cumhuriyetin şu en dağdağalı, çetrefil günlerine kadar düşünerek ve görerek gelmiş biriniz olarak inanın. 30 Ağustos Meydan Muharebesi’ni kaybetseydik, acaba Ramazan akşamları ruhlarımızı okşayan şu güzel, şu ilâhî ezan acaba kaç buçuk minarede seslenebilirdi?</p>



<p>Atatürk bir dâhi idi. Ama öyle Napolyon gibi Korsika’dan gelip topçu mülazımlığından imparatorluğa çıkmadı. Gazi, İstiklâl Harbi’nin başına geçip Türkiye’nin kaderini değiştirmeye uğraştığı zaman Osmanlı ordusunun en mümtaz kumandanlarındandı. Şöhret, şaşaa, kendisinde bunların hepsi vardı. Ve bütün bunları bildiğiniz gibi galip devletler elinde esir olan İstanbul hükümetine iade etti. Halife, onun idamına fetva çıkardı. Ve işin büyük tarafı, kurduğu Cumhuriyetin 10&#8217;uncu yıldönümünde Mustafa Kemal Paşa kendi idamına fetva verenlerle, Sevr Muahedesi’ni imzalayanları affetti.</p>



<p>Atatürk büyük adamdı. Napolyon Waterloo’da şansını denedi ve kaybetti. Çünkü o bir hırs için harbediyordu. Mustafa Kemal Paşa milleti ve vatanı için en nâmüsait şartlar altında muvaffak oldu.</p>



<p>İşte 30 Ağustos Zafer Bayramı budur. Türkiye’de hâlâ acısıyla-tatlısıyla, fakat şerefiyle yaşayanlar için bu en büyük bayramdır. Her şey olabilirsiniz. Her dalâlete düşebilirsiniz. Sadece bu gerçeğin minnetini vicdanınızdan çıkaramazsınız. Bugün Türkiye’de ne yapabiliyorsanız —iyi ve kötü— ancak bu büyük adamın dehasını doruğa çıkaran 30 Ağustos Zaferi sayesinde yaptığınızı unutmayın. Bu, bize en ümitsiz durumlarda bir Türk evlâdının memleketini kurtarabileceğinin en bariz delilidir.</p>



<p>Kutlu olsun, mutlu olsun ve Türkiye ebediyen bağımsız, kuvvetli, itibarlı bir memleket olarak dünyadaki yerini gitgide pekleştirsin!</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İŞİMİZ NE OLACAK?</title>
		<link>http://felek.org/isimiz-ne-olacak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Jun 2021 14:32:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7572</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>İŞİMİZ NE OLACAK?</strong></p>



<p>Alışmamızda… bir tuhaf oluyoruz. Hani benzetmek gibi olmasın! Çingeneyi asmaya götürüyorlarmış.</p>



<p>Aman ağa! İlk defa başıma geliyor. Gıdıklanırım! diye bir lâf etmiş.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biz de gerçi 45 senedir her gün yazarız… Ama bununla ancak üçüncü gazete değiştirdiğimizden… yeni okuyucularla ilk temasta gıdıklanırım diye korkuyorum. Onun için bâzı şeyleri söylemek zaruretini hissettim.</p>



<p>“Sürç-i lisan” olursa yeniliğimize bağışlayın!</p>



<p>*</p>



<p>Türkiye’de Cumhuriyet idaresinin ilk fıkra yazarı olmasak da ilklerden biriyiz. Hele yazılarımıza «fıkra» denmesinin isim babası olduğumuzu «mahcûbâne» söyleyebiliriz. «Fıkra» sözü yazılarımıza daima bir Nasreddin Hoca lâtifesi veya Bektaşi fıkrası kattığımızdan dolayı «alem» olmuştur. Aslına bakarsanız bu «fıkra» lar yarı mizahi, hafif ruhlu günlük…«kronik»lerdir; fakat konu özelliği ve ihtisas iddiası olmayan yazılardır. «Fıkra» nın bu vasfını her fıkra yazarı, her zaman koruyamamıştır. O yüzden de «fıkra» ve fıkra yazarlığı zaman zaman tadını kaybetmiştir.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hepinizin başına gelmiş olan bu hâli yazarların ara sıra siyasî «heves» lere kapılmalarına yormak pek de yersiz olmaz.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Biz 45 senedir, her gün fıkra yazmışızdır. Bunlar okunmuş mudur, okunmamış mıdır? Bunu kesinlikle bilmek mümkün olmamıştır. Ne var ki ara sıra bize ya hoşça hitabeden, ya geçmişimizi geleceğimizi bulayan mektuplar ve telefonlarda yazılarımızın akislerini duymuşuzdur. 45. senede de bu kadarı olur.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bu arada her yazar gibi yayın âleminde bâzı ahbablar, âşinalar edinmişizdir. Bu da yazarlığın şânındandır. Zaman olur ki muharrir kendi söyleyeceğini hayâlhanesinde yarattığı münasip bir tanışına söyletir. Roman, senaryo ve piyes kahramanları böyle değil midir? Bunlar arasında halk içine ve gönlüne girmiş, uzun zaman yaşamış olanları vardır. Bu gibiler artık yazarın malı olmaktan çıkarlar. Yazar bunları öldüremez, susturamaz ve bunlarla konuşmadan edemez.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Okuyucu onları daima arar ve seslerini işitmek ister. Bu normaldir.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bunun çok büyük çapta misalini meşhur İngiliz hafiyesi Şerlok Holmes’le, şöhretli kibar Fransız hırsızı Arsen Lüpen’de görmüşüzdür. James Bond’da da görmek üzereyiz.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bizimkiler daha mütevazidir, birisi dobra dobra konuşan, pervasız ve biraz öfkeli Kantoron, ötekisi hiçbir şeye mukavemet göstermeyen sessiz, uysal ve mütevekkil; fakat müstehzi Lapçin adında kırk yıllık iki dostumuz vardır. Bunlar daha ziyade ifade hürriyetinin daraldığı senelerde ziyaretimize gelirlerdi. Bugünlerde artık emekliye ayrılmış gibidirler. Bunlardan ayrı olarak 20 yıla yakın bir zamandır, her hafta Aksaray’da «Recebin Kahvesi» nde toplanan küçük bir halk grubunun sohbetlerini sunmuşuzdur. Bunlar artık bizim olmaktan çıkıp okuyucuların malı, âşinası olmuşlardır.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bu grubun baş şahsiyeti vatandaş Ahmet efendidir. Vatandaş Ahmet efendi artık Türk mizah edebiyatının «şöhret» lerinden oldu. Sarsılmaz ve olumlu halk mantığı, soydan gelen sağduyusu ve şehir uşağının ince esprileriyle az konuşan uz konuşan bir kimsedir.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ahmet’in evlâdı gibi sevdiği öksüz, cılız bir mahalle çocuğu vardır. Adı «Rahmi» dir. İşportacılık eder, Safdil ve sempatik bir gençtir. «Rahmi» arkadaşı «Taşaron Nuri» bölgesine has özellikleriyle cimrice ve semizce bir Karadeniz uşağıdır.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kahvenin temelli müşterisi olarak emekli olmuş, nargile meraklısı eczacı beyle gene başkonsolosluktan emekli «Konsolos Bey» vardır. Konsolos bey, diğer müşterilerle âdeta tezat teşkil edecek zihniyeti ve tutumu ile dikkati çekerse de bütün memuriyet süresini dışarıda geçirdiğinden çok özlediği mahalle hayatını yaşamak için bu semte gelmiş, bu kahveye dadanmıştır. Konuşurken sözlerine alafranga lâflar katmak ve «Rahmi» yi bütün düzeltmelere rağmen daime «Hilmi» diye çağırması Konsolos beyin alâmeti fârikasıdır.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Kahvenin sahibi Recep, kahveci esnafının tipik bir numunesidir. İstanbul’da doğmuştur.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; «Recebin Kahvesi» ne başka gelen gidenler de çoktur. Bunların başında civardaki camiin imamı ile aynı camiin meyzinini, gene o mahallenin çocuklarından Ali’yi, sobacı Karabet ustayı, arabacı Rumelili Hüsmen’i sayabiliriz.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Palavracı, üçkâğıtçı fakat gösterişli alafrangacı&#8230; şu günlerde galiba dışarıda olmalı ki pek görünmez oldu.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Görüyorsunuz: bu yazı bir skeç programının «eşbas-ı vak’a» sını izah gibi bir şey oldu; ama yazılarımızı yeni bir tezgâha, yeni bir mostraya sererken bunları yazmak zorundayız. Çünkü eskiler bilseler de yeniler bu ahbapları tanımak için zorluk çekerler diye bu yazımızı bunlara hasrettik.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şu kadarını söyleyeyim Biz bayram günlerinde pek çok okurlarımızdan bu saydığım dostlara tebrikler alırız… Popüler olmuş âşinalardır. Tanışmanızı faydalı bulurum… aziz okuyucular…</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bundan sonra…</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bakalım âyine-i devran ne sûret gösterir?</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eski Beyoğlu Tünel-Galatasaray</title>
		<link>http://felek.org/eski-beyoglu-tunel-galatasaray-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Jun 2021 14:32:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7571</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Eski Beyoğlu Tünel-Galatasaray</strong></p>



<p>Bizim yaşa yakın olanların dışında Beyoğlu’nun aslını-faslını bilen şimdi pek yoktur sanırım. Beyoğlu, saltanat devrinde âdeta Türkiye dışı bir bölge manzarası ve hali gösterirdi ve bu haliyle köprünün İstanbul yakası sakinleri için yabancı bir yer sayılırdı.</p>



<p>Aslına bakarsanız, Beyoğlu İstanbul surları haricinde bir semt olduğu için ayrı bir statüye tabiydi. Çünkü sur içi, örneğin Üsküdar , İstanbul’dan evvel fethedilmiş olduğundan bu statünün dışında Türk ve Müslüman muhiti sayılırdı. İstanbul’un mahremiyeti ve hilâfetin merkeziydi. Bu yüzdendir ki, hiç bir ecnebi sefareti ve konsolosluğu, “yabancı memleket” manasını taşıyan bina ve müessese İstanbul surları içine alınmamıştı. Bundan yalnız İran Sefareti müstesna tutulmuştu. Çünkü İran, müslüman bir devletti ve o tarihte İran’dan başka da —Türkiye dışında— müstakil müslüman devleti yoktu.</p>



<p>Onun için Beyoğlu’nun semt ve sokak adlarının bile yabancı dilden karşılıkları vardı. Bir kere Beyoğlu’nun Frenkçesi &#8220;Pera” idi. Buradaki eski sokakların çoğu Lâtin ve Levanten adlarını taşırdı. Glavani sokağı, Petits Champs (Tepebaşı) gibi&#8230;</p>



<p>Beyoğlu tabiat itibariyle Galata’dan başlardı. Galata Rumca “Sütçü” demektir. İsmin Cenevizlilerin zamanından kaldığı söylenir. Yani Fatih İstanbul’u fethettiği zaman Galata Cenevizlilerdeydi. Demek oluyor ki, Feriköy’den başlayan bu parça, bana sorarsanız, İstiklâl Harbi’ne kadar yabancı bir semt olarak kalmıştır. Neyse, işin bu siyasî tarafını bırakalım da gelelim Beyoğlu’nun kendine.</p>



<p>Beyoğlu deyince, Tünel’den Taksim’e kadar olan ve ancak yan taraflarında kalan bir iki paralel yolu kaplayan bir saha anlaşılırdı. Türkler için eğlence ve sefahat yeri, yabancılar için ticaret ve sanat bölgesi olan Beyoğlu’nun şimdiki adıyla İstiklâl Caddesi denilen sokağın adı Frenkçede “ Grande Rue de Péra” olarak ağızlarda dolaşırdı. Bu yol İstanbul’u teşkil eden yedi tepeden biri olan Beyoğlu tepesinin Tünel’den başlayıp Taksim’de biten yani “suların taksim olduğu” sırt üzerinde idi. Taksim’e doğru bakarken, sağ tarafı âdeta bayır halinde Galata’nın arka ve çukur mahallelerine inerek Haliç dışı deniz seviyesini bulur, sol tarafı da Şişhane, Tozkoparan, Tepebaşı tariki ile Kasımpaşa’da Haliç’i bulurdu. Taksim’den Gümüşsuyu’na, Dolmabahçe ve Feridiye’den Kasımpaşa’ya deniz seviyesine inerdi. Taksim’den ilerisi Şişli sırtlarının birçok kısımlarına bağlanırken, Tünel meydanı da Yüksekkaldırım ve ona paralel dik inişlerle Karaköy’e inerdi.</p>



<p>Topoğrafyasını çizdiğimiz yolun evsafı hiç değişmemiş, hiç bir değişiklik görmemiştir. Tünel’den Galatasaray’a kadar birinci kısım, Galatasaray mektebi yanında Yeni Çarşı ve İngiliz Sefareti’ne varan kısa yol ile ikiye bölünür. İki büyük damar buradan aşağılara iner.</p>



<p>Beyoğlu, bizler için bir eğlence ve değişik atmosfer yeriydi. Sokakta Türkçeden fazla Rumca, Fransızca, İtalyanca konuşulurdu. Mağazalarının, hanlarının isimleri bile yabancı dilden konurdu. Şimdi Galata’dan gelip yeraltı tramvayına daha doğrusu “Tünel’e” bindiniz mi, sizi bir buçuk dakikada yukarı Tünel meydanına atardı. Burada çoğunlukla Fransızca kitapçılar bulunurdu. Metrohan dediğimiz şimdiki Elektrik Umum Müdürlüğü binasının inşası ise çok sonradır. Herhalde Meşrutiyet’ten bile sonradır sanırım. Burada iki pastacı dükkânı dünyaca meşhurdu. Lebon ve Markiz. Lebon bir meşhur pastacı ve şekerciydi. Meşhur Anadolu Demiryolları Şirketi Müdürü Mösyö Huguenin (Hügenen okunur), akşamları burada vitrinin önünde oturup şampanya içermiş. Türkiye’nin tadını çıkarmasını bilmiş ve öyle yaşamış yabancılardan biri de bu zattı. Kendisi aslen İsviçreliydi.</p>



<p>Hemen oracıkta Cité de Syrie adında bir geçitli han vardı. Hâlâ mevcuttur. Markiz’in yanından girilir, dönülüp yan sokağa çıkar. Sağ tarafında İskandinav sefaretleri, Hollanda Sefareti, Rus Sefareti sıralanırdı. Fransa Sefareti’ne Bulonya soka­ğından girilirdi. Beyoğlu’na cephesi yoktu. Bu cepheyi Saint Louis Kilisesi’nin merdivenleri almıştı. Az ilerde solda meşhur Bonmarşe mağazası vardı. İstanbul’un en büyük mağazası olan bu mağaza, Paris’teki Bonmarşe’nin bir şubesi idi ve çoğunlukla oyuncak satardı. Sonradan burası Karlman Pasajı oldu ve daha sonra Sanayi Odası’nın büyük iradı olan Odakule gökdelenine yerini verdi.</p>



<p>Bu civarda giyim-kuşam satan iki İngiliz mağazası vardı. Birisi meşhur Baker (Beyker), ötekisi de Hyden (Hayden) mağazası. Bu Hayden mağazasının İngiliz terzisine, Birinci Cihan Harbi’nde İngiliz olduğu halde İstanbul’da kalmasına müsaade edilmişti, çünkü bu adam en güzel askeri üniformaları dikerdi. Ben bile kendisine Feshane’nin tatlı bej rengi ince bir kumaşından bir askerî elbise diktirmiştim. Pek yakın zamanda kapılarını kapamış olan Degugis adındaki kristal ve gümüş eşya mağazasının sahibi de Belçikalı bir İstanbulluydu. Uzun zaman dayandı, fakat ithalât yasağı sebebiyle kapanıp gitti.</p>



<p>Beyoğlu’nun birinci kısmına doğru ilerledikçe kahveci ve şekerci Mulatier gelir. Bu mağazanın yerinde yakın zamana kadar bir muhalebici vardı. Şimdileri pek orada kol gezmediğimiz için bilmiyorum. Daha sonra Fransa’nın meşhur moda ve şık mağazalarından Pygmalion mağazası caddeyi süslerdi.</p>



<p>Az kalsın unutuyordum. Bilhassa Şapka Kanunu’ndan sonra şöhret bulan bir erkek eşyası, gömlek, kravat satan Collaro (Kolaro) adındaki mağaza, Lebon’un alt tarafında idi. Uzun zaman meşhur İngiliz markası Lincoln Bennett şapkalarını ondan alırdık.</p>



<p>Görüyorsunuz ya, size hiç bir Türk adı söyleyemedim. Galatasaray’a doğru ilerlerken sol tarafın derinliklerinde, Yani ve Londra birahaneleri vardı. Ben bunlara bazı yıldönümlerinde verilen yemekler dolayısıyla bir kere gitmiştim, insan unutuyor. Bu arada mağaza sıralamasında Bonmarşe’nin rakibi olarak bir de Bazaar Allemand adında büyük Alman ma­ğazası vardı. Almanları kovduğumuz sırada bunun da adını Bazar de Levant’a çevirmiştik. O da şimdi ne oldu? Şarkının dediği gibi, sefere mi gitti? Bunlar büyük isimlerdi. Aradaki küçük dükkânları hatırlayamadım. Kusura bakmayın.</p>



<p>*</p>



<p>Lübnan Katoliklerinden Yusuf Paşazâde Sait Bey isminde bir Osmanlı paşazadesinin “Bildiğim Beyoğlu” adında Fransızca bir eseri vardır. Vaktiyle merhum Reşit Saffet Bey Turing Kulübü Reisi iken basılmıştı. Aradım, bulamadım. Orada bu Beyoğlu’nun bütün tafsilâtı, hatta ailelerinin konaklarının adıyla verilir. Ama benim gözümle değil, Beyoğlu’nda doğmuş-büyümüş bir Katolik beyefendi gözüyle&#8230;</p>



<p>Ve yürüyerek Galatasaray’a yaklaştığımız zaman Mısır Hanı adıyla hâlâ mevcut olan büyük apartman gelirdi. Burada meşhur dişçiler, doktorlar, terziler ve aileler bulunurdu.</p>



<p>Beyoğlu’nun bu birinci kısmı daha ziyade ticaret yeriydi. Ne doğru yol üzerinde, ne yanlarda şefaat yerleri yok gibiydi. Doğru yolun bir kısmında sağ kolda dediğim gibi, Saint Louis Kilisesi vardı. Ben bu kiliseye bağlı ilk mektepte Türkçe hocalığı yapmıştım. Daha aşağıda ve Mısır apartmanından evvel meşhur Saint Antoine (Sen Antuan) Kilisesi, Beyoğlu’nun en süslü Katolik kilisesidir.&nbsp; Yine Tepebaşı’na inen üç-dört yoldan başka birkaç pasaj vardı. Bunlardan en meşhuru Haçopulo geçitiydi. İstanbul’un başlıca manifatura mağazaları buradaydı. Onun yanında kunduracıların ve baskıcıların bulunduğu bir geçit daha vardır ki, her ikisiyle de Beyoğlu’ndan Tepebaşı caddesine geçilirdi. Yine bu geçitlerden birinin yanında İstanbul’un en eski Ortodoks Kilisesi olan Panaiya, yani Meryem Ana Kilisesi vardır. Şimdi bir de tiyatro veya sinema binası olan bu ilk kısmın ortasına ve Taksim’e bakarken soluna düşen “Elhamra Pasajı” vardır. Çıkmaz bir pasajdır ve yapımı çok daha yenidir. Ama uzun zaman İstanbul Tiyatro Grubu bizi oradaki tiyatroda güldürmüştü. Şimdi ne haldedir, bilmem. Bu kısmı bitirirken, Galatasaray’dan İngiliz Sefareti’ne giden yola girince, solda Parisiana salonu bulunduğunu da bana Vasfi Rıza Bey kardeşim hatırlattı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Devletin aşka müdahalesi!</title>
		<link>http://felek.org/devletin-aska-mudahalesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Jun 2021 14:31:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7568</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet Magazin</p>



<p>Yayın Tarihi: 08.10.1978</p>



<p><strong>Geçmiş Zaman Olur ki…</strong></p>



<p><strong>Devletin aşka müdahalesi!</strong></p>



<p>Şİmdi belki de bir enkaz halinde olan Yalova Kaplıcaları, Atatürk’ün himmeti ve isabetli kararıyla vaktiyle Türkiye’nin en lüks turistik merkeziydi. Yalova, tâ Bizans zamanından kalma şifalı radyoaktif sularıyla yalnız bir termal istasyonu değil, Atatürk ve millî mücadele asaletinin toplandığı bir yerdi. 1938’de merhum Doktor Nihat Reşat Bey’in himmetiyle inşa edilmiş olan meşhur Termal Otel, Avrupa’daki emsaline faikti. Müşteriler otelden çıkmadan banyolarını, masajlarını yaparlar ve hususî asansörlerle odalarına çıkarlardı.</p>



<p>Termal’in lokantası da zaman zaman çok iyi ellere geçmişti. Meselâ, sevgili arkadaşım Leblebi Mehmet, bir müddet burayı idare etmişti. Ayrıca her keseye göre Çınar Otel’i, Taş Otel, tepede Büyük Otel, muhtelif kategorideki müşteriler için kolayca yerleşilecek yerlerdi. Hele Çınardibi Kahvesi, ne kadar canlı, civcivli bir toplantı merkeziydi. Buraları güzel ormanlar, uzunca yürüme imkânları verir ve gerçekten emsalsiz bir sağlık merkezi, tatil dinlenmesi, tedavi bölgesini teşkil ederdi.</p>



<p>Ne kadar güzel hatıralarımız var. Atatürk’ün sağlığından Demokrat Parti iktidarının zuhuruna kadar hep dostlarımızın idare ettiği bu termal santralı gerçekten şifalı suları olan bir yerdi. Valide merhume için, her sene Yalova’ya gidip ailesi ve çocuklarıyla birlikte 15-20 gün geçirmek ideal bir tatildi. Senelerce bunun zevkiyle begâm olan Valide merhumenin bir kaç hatırasını nakledeyim:</p>



<p>Devir, Atatürk’ün sıhhatli devri. Yalova’ya refakat paşaları ve meşhur şahsiyetler geliyor. Huzuru mutâd zevat doldururlar ve Atatürk orada çok eğlenirdi. Valide merhume, iyi tavla oynardı. Zamanın şöhretlerinden kahraman Hurşit Niyazi Bey’in biraderi, Resneli Osman Bey de tavla meraklısıymış. Validemle bir maç yaptılar. Valide tavla ustası olan Osman Bey’i yendi. Ve bu, valide için bir propaganda oldu. “Naciye Hanım iyi tavla oynar”, diye rivayet çıktı. İşin tuhafı, ben de zarların adlarından başka tavlaya dair bir şey bilmem. Ertesi gün gene tavla meraklısı olan Refet Paşa, valide ile bir maç yapmak arzusunu izhar etti. 45 kiloluk yaşlı, fakat çetin annemiz hemen kabul etti. Ve Refet Paşa’yı çatır çatır yendi. Paşa, Valide’ye iltifat ederken, bir kadının bu derece kabiliyet göstermesini müstesna bir müşahede gibi anlatınca, validem cevap verdi:</p>



<p>— Paşa hazretleri! Cenabı Hak, önce erkeği yarattı. Baktı ki, bazı kusurları var, ondan sonra kadını yarattı. Biz sizden daha mükemmeliz! cevabını Paşa bile takdir etmişti.</p>



<p>Bu muhavereden sonra valide:</p>



<p>— Sakın bu sözlerimi Refet Paşa, Atatürk’e söylemesin! diye birkaç gün endişe bile etmişti.</p>



<p>O küçücük kadın, Termal lokanta salonunda orta yerdeki masamıza salon dolduktan sonra inerdi. Anamdır diye söylemiyorum, gerçekten bir Osmanlı hanımının bir İngiliz leydisi kadar hürmet celbettiğine orada şahit olmuştum. Herkesi selâmlar, muhabbetler toplar, yerine otururdu.</p>



<p>Termal’de akşam yemekleri çalgılıydı. Güzel ve küçük bir çigan orkestrası, yemekten evvel ve yemek sırasında latif havalar çalar, gerçekten ruhları okşardı. Bu orkestranın şefi, bir güzel Macar kızıydı. Adını hatırlayamadım. Çünkü sormazdık. Pek güzel, bebek gibi bir Macar dilberiydi. Bilhassa hokka gibi ağzı vardı. Yalnız kendisi el ve ayak bakımından biraz erkeğimsiydi. Bununla beraber çok erkeklerin kendisine mülazemet etmelerine (yanında kalma istemine) sadece gülümseyerek mukabele edip sohbeti asla ileri götürmeye müsaade etmeyecek kadar namuslu bir kızdı ve bu yüzden ayrıca herkesin hürmetini kazanmıştı. Önce orkestra yerini alır, daha sonra Macar şef matmazel, belki Lena, belki Lila öyle bir şey, güzel giyinmiş haliyle, salona girer, herkesi selâmlar, hemen kemanını eline alır, arkadaşlarına bakar ve şakrak bir çigan havası tuttururdu. Bu tabloyu senelerce zevkle yaşamış olmanın bende bıraktığı zevk, hâlâ onu tasvir ederken müstesna kelimeler bulmak için beni zorlayacak kadar derindir.</p>



<p>Bu akşam yemekleri, o deyin Türk sosyetesine bir çalgılı lokantada yemek yerken ne gibi adaba riayet edileceğini de öğretmişti. Çocuklara kadar herkes bu güzel protokole riayet ederler, vızır vızır dolaşıp şamata yapmazlardı. Bugün, bu güzel ve emsalsiz müessesenin neden bu derece ihmale uğrayıp bakımsız ve kayıtsızlığa kurban gitmesinin sebebini bir türlü anlayamıyorum. Hatta Türkiye’de turizm işinin bir devlet uğraşısı ve gelirinin dış ödeme dengesinde mühim bir eleman olduğu anlaşıldıktan sonra dahi, bu mükemmel yerin neden ihmal edildiğini anlayamıyorum.</p>



<p>Yalnız bir nokta var ki, hâlâ bu güzel turistik bölgenin sahibini bulmasına ve hatta yabancı turistlerin rağbetini kazanacak kadar parlak hizmet imkânına erişilmesine mani oluyor. O da şu:</p>



<p>Burayı Atatürk, Denizyolları’na yaptırmıştı. Otelin kimin olduğunu bilmem ama, iskeleyi onlara yaptırdı. Yalova’yı İstanbul’un bir kazası haline getirmişti. Muntazam vapur servisi ihdas etti. Ve otellerin, lokantaların idaresini Denizyolları’na verdi. Çünkü o devirde bu işi kemaliyle yapabilecek bir turizm bankası veya turizm devlet teşkilâtı yoktu. Bunu ancak Denizyolları yapabilirdi. Zannederim ki, hâlâ burası Denizyolları’nın, yani Denizbank’ın malıdır. Turizm Bakanlığı’na veya Bankası’na devri için tabiî para ister. Oranın da tahsisatı yoktur. Denizbank da bu işi, artık vazifesi dışında gördüğünden, bu güzel müessese, bu yüzden havada kalmaktadır. Bir kararname ile iyi halledebilsek, Türkiye’ye İstanbul’un burnu dibinde hem termal, hem orman, hem denizi olan büyük turist merkezi kazanılmış olurdu.</p>



<p>Zamanlar değişti. Biz, imkânlarımızın daralması, bazı sıhhî sebepler ve nihayet Termal’in eski şaşaasını kaybetmesi sebebiyle, yıllarca devam ettiğimiz Yalova’dan ayağımızı çektik idi.</p>



<p>Bir gün — tarihini iyice kestiremiyorum, herhalde 1950’lerden sonra olacak— Cumhuriyet gazetesinde 29 yıl çalıştığım, kalın su sarnıcı duvarına ve merhum kahveci Cemal’in kahve ocağına bakan çalışma odamda oturuyordum. Birden kapı açıldı. İçeri, güzel bir hanım girdi. Birdenbire seçememiştim. Ama kendimi çabuk toparladım, güzel kadını hemen karşıladım.</p>



<p>— Buyrun matmazel, buyrun! Bu ne güzel sürpriz. Bir kahve ister misiniz?</p>



<p>Gelen kadın, Termal Oteli’nin çigan orkestrasında kemancı Macar kızıydı. Acı bir tebessümle:</p>



<p>— Burhan Bey! Sizden bana yardım rica etmeye geldim.</p>



<p>— Memnuniyetle. Yapabileceğim bir şeyse hiç şüpheniz olmasın! dedim.</p>



<p>— Siz tanınmış bir gazetecisiniz. Belki bana bir yol gösterirsiniz.</p>



<p>— Şüphesiz, şüphesiz. Nedir derdiniz?</p>



<p>— Burhan Bey! Ben, İzmirli bir Türk genciyle evleneceğim.</p>



<p>— Güzel.</p>



<p>— Biz birbirimizi sevdik, karar verdik. Hatta ben, Türk tâbiyetine geçmek için teşebbüste bulundum. Muamelesi yapılırken nişanlım, ailesini bu izdivaçtan haberdar etmiş, ben önceden sakladığını bilmiyordum. Aile, büyük bir şiddetle bu izdivaca razı olmadı. Çocuk isyan etti. Ailesi onu İzmir’e gönderdi. Oradan bana mektup yazdı. Her şeyi göze aldığını ve evleneceğimizi haber verdi. Biz de, nikâh kâğıtlarımızı hazırlamak üzereyken polis, iki gün evvel bana ikamet tezkeresi müddetinin bitmek üzere olduğunu ve bir daha yenilenmeyeceğini tebliğ etti. Şaşırdım. “Ben Türk oluyorum” dedimse de, dinletemedim. Önümde birkaç günüm var. Nişanlım bu hareketin ailesinin tefsiriyle olduğunu söyledi ve bana, ne pahasına olursa olsun, evleneceğimizi vaadetti ama, o İzmir’de, ben burada ve polis benim peşimde. Biliyorsunuz burası benim ikinci vatanım. Ben, uzun zamandır Türkiye’de yaşadım. Bolşeviklerden sonra Macaristan’a dönmem, dönemem. Ben ne yaparım? Ben perişan oldum. Acaba bana yol gösterir misiniz?</p>



<p>Devir, işi gazetelere aksettirecek kadar rahat değildi. Düşündüm, taşındım. Sanırım o sıralarda İstanbul Polis Müdürü veya poliste bir mühim mevki sahibi olan Kemal Aygün Bey’e telefon ederek, Macar kızını gönderdim. Ondan sonra ne kız bana geldi, ne Kemal Bey’den bir ses çıktı. Ben de işi kurcalamaktan kaçındım. Çünkü daha evvellerinden başlayan bir iftiracılık, benim ecnebilerle çok temasım olduğunu, hatta casusluk yaptığımı ihbar edecek kadar cüretkâr idi. Korktum ve aramadım. Ama kızın bana gelmediğine göre, herhalde biçareyi hudut dışına attılar ve Türk çocuğunun bir Macarla evlenmesini istemeyen ailenin bu gayrımedenî hissine, hükümet makamları âlet oldular.</p>



<p>İşte, devletin aşk işine karıştığının ikinci misali de budur.</p>



<p>O devirleri yaşayanlar, Türkiye’nin altın devri olduğunu söylerler. Evet, altın yaldızlı bir devirdi. Altında ne facialar, ne haksızlıkların sesi ve iflâhı kesilen insanlar&#8230;</p>



<p>Sonra ne oldu? Türk çocuğu da kızın peşinden gitti mi, gitmedi mi? Kız ne hale düştü? Bunları şimdi düşünüyorum ve mümkün olsa da bu dramların kahramanları, facialarının son perdelerinin nasıl cereyan ettiğini bana anlatsalar diye —galiba boşuna— bekliyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>O devirde nasıl aydınlanırdık?</title>
		<link>http://felek.org/o-devirde-nasil-aydinlanirdik/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 May 2021 19:10:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7565</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>O devirde nasıl aydınlanırdık?</strong></p>



<p>Tarihte ışık, su gibi değildir. Su, bugünkü kadar olmasa bile eskiden de buydu. Evlere kadar verilen Kırkçeşme ve diğer Vakıf sularının ev tapularına kayıtları düşerdi. Hâlâ şurada-burada baca gibi duran eski su terazileri eskiden de şehir suyu sisteminin mevcudiyetinin delilidir. İstabul’da, Boğaziçi arkasındaki ormanlarda, Bentler dediğimiz yerlerdeki küçük su barajları da hâlâ doludur. Ne var ki, suları temiz değildir diye kullanılamıyor.</p>



<p>Ama ışık maalesef çok az idi. Bizim yetiştiğimiz devirde evler mum, şamdan, fener ve nihayet fitilli petrol lambalarıyla aydınlatılırdı. Daha evvel yağ kandilleri ve içyağ kaplarıyla aydınlatıldığını gösteren resimler, kap ve kacaklar vardı. Zaten camilerimizdeki kandil sistemi yağ ve aydınlatmanın en mükemmel nümunesidir. Yalnız mihrap yanında büyük şamdanlara dikilmiş mumlar bulunurdu. Ben Evkaf’ta çalıştığım sırada, camilerin tenviratı (aydınlandırılması) için ambarlardan —ki en büyüğü şimdiki Dördüncü Vakıf Han’ın yerinde bulunan “Hamidiye” ambarıydı— Birinci Abdülhamid’in vakfıydı. İmaret binası olarak yapılmıştı.</p>



<p>Camilerin yağ ve mum ihtiyaçları Ramazan’dan evvel dağıtılırdı. Yağ, zeytinyağı idi. Yakmak için kullanılan bu yağların iyi cinsten olması şarttı. Çünkü kalitesi düşük ve asidi fazla yağlar yanarken kokardı. Bu sebeple Vakfın yağlarının umumiyetle iyi olması lazımdı. Bu yağlar camilerin imamlarına verilirdi. Mihrap mumları da ayrıca imal ettirilir ve caminin büyüklüğüne göre dağıtılırdı. Bu mumların içinde otuz-kırk kilo gelenleri de bulunurdu. Aydınlatma bahsinde camilerden bahsedişimizin sebebi, aslında büyük kandil tenviratının (ışıklandırılmasının) ancak buralarda yapılmasından dolayıdır.</p>



<p>Camilerdeki kandil yağlarının bir tevatürü (söylentisi) vardır&#8230;</p>



<p>&nbsp;İmam efendi kandil yağlarından bir miktarını eve götürür. Bildiğimiz zeytinyağlı patlıcan yemeğini yapmasını kadına tenbih etmiş. Akşam yemek ortaya gelmiş.. Hanım yemeğe o kadar çok yağ koymuş ki, İmam;</p>



<p>— Aman hanım, bu ne israf! demiş, şak diye bayılmış. Ondan dolayı da yemeğin adı imambayıldı kalmış. Bu bir rivayettir, ama aslında bir miktar da hakikat payı vardır.</p>



<p>Mumlara gelince… Ona dair de babam merhumdan bir hikâye dinlemiştim. Üsküdar’da Atik&nbsp; Valide Camii (Valide-i Atik) vardır. Üsküdar’ın dört Selâtin camiinden biridir. Bir Ramazan arifesi camiin kayyumlarına Evkaftan iki adet otuzar okkalık büyük mum vermişler. Kayyum, camilerin temizliğine bakan hademesinin adıdır. Asıl adı kayyimdir. Halk dilinde kullanıla kullanıla kayyum olmuştur. Galattır. Çünkü kayyum, Allah’ın isimlerinden biridir.</p>



<p>&nbsp;Evet, kayyumlar mumları Üsküdar iskelesine çıkarmışlar. Ama Valide Camii’ne nasıl gidecek? Buradaki tafsilatı pek iyi hatırlamıyorum. Galiba akıllı kayyumlardan birisi caminin tabutluğundaki tabutlardan birini aşağı indirmiş imiş. Mumları tabuta yerleştirmişler. Kapağını kapamışlar. Dördü tabutu omuzlamışlar. İskeleden çarşı boyunu tutmuşlar. Çıplak bir tabut, dört tane sarıklı adam götürüyor. Görenler:</p>



<p>— Vah, vah! Fukara tabut, örtü bile koymamışlar. Sevaptır! diye birkaç adım tabutu taşımışlar. Gitgide çıplak tabut çok merhamet ve ilgi çekmiş. Cemaat çoğalmış. Gören adam cenazeye katılmış, tabutu taşımış. Toptaşı’na geldikleri zaman kayyumlar tabutu etraftan gelenlere bırakmış ve mumları, Toptaşı yokuşundan, bu hayır sahipleri bir fakir cenazesi taşıyormuş inancıyla çıkarmış, camiye bırakmışlar. Tabii orada cenaze namazı kılınmamış.</p>



<p>Bu hikâyeyi rahmetli Osman Cemal hikâye olarak yazmıştı. Halbuki Evkafta memur olan babamdan vakanın hakikî olduğunu dinlemiştim.</p>



<p>Cami tenviratı, elektrik gelinceye kadar yağ ve mum sistemi ile devam etmiş, petrol ve havagazı almamıştır. Bunun sebepleri arasında, zannederim vakfiyelerdeki yağ tahsisatının tasrih edilmesi(düzeltilmesi) geldiği kadar, tenvirat sisteminin değiştirilmesinin masraflı olması da sebep olmuştur.</p>



<p>*</p>



<p>Camilerdeki tenvirat (aydınlatma) böyle devam ederken, evlerde mum ve petrol kullanılırdı. Ben evlerde yağ ile tenvirat yapıldığını görmedim. Bizim çocukluğumuzda fitilli lambalar vardı. Bunların en büyükleri beş numaralı petrol lambalarıydı. Gövdesi camdan yapılmış, gene camdan kulpu olan düz yassı bir buçuk santim eninde fitili ve alevinin üstüne şişe geçirilen bu lambalar hemen her evde vardı. Küçük aileler bununla aydınlanırdı. Umumiyetle evlerde, oturulan odada bir lamba bulunurdu. Bir de ayakyoluna (tuvalete)veya evin başka bir yerine gitmek için yolu aydınlatmak üzere idare lambaları vardı. Bunlar yuvarlak ip gibi fitilli ve portakal gibi yuvarlak şişeli küçük lambalardı. Hepimiz çocukluğumuzda ayakyoluna giderken bunları alır, onunla oraya giderdik.</p>



<p>Petrol lambalarının da zamanla türlü şekilleri yapılırdı. Bunların içinde süs olsun diye ve müstesna zamanda yakılsın diye ayaklı ve karpuz fanuslu lambalar vardı. Daha ziyade mobilya veya biblo gibi evlerde konsolların üstünde duran bu lambaların ancak düğün-dernek günleri yakılması âdetti. Bizim evde oturduğumuz odadaki konsolun üstünde iki tane maden ayaklı ve düz şişe ve kırmızı karpuz fanuslu iki lamba vardı. Şimdi elimizde olsa antika sayılır. Ben bu lambaların yandığını hiç görmedim.</p>



<p>Bu lambaların bir numara büyüğü, büyük odalara konulurdu. Şişelerin tepesi daralarak üstüvane biçiminde idi. Fitili daha geniş ve tabii ışığı daha fazla idi. Ekseriya sofraya orta yere konulurdu. Sonra zamanla tavana asılan lambalar çıktı. Bunlar daha büyük lambalardı. Ve fitilleri boru şeklinde idi. Daha sonra petrol ışığı gömlekli lambalarla aydınlatma yapılır oldu. Bu gömlekli lambalar, petrolü buhar haline getiren ve ateşe dayanıklı tül gibi gömleklerle mavi ışık veren lambalardı. Hâlâ bunlara lüks lambası derler ve elektrik yokluğunda kullanılır.</p>



<p>Evlerde havagazı ile tenvirat 1910’dan sonradır. Ama Üsküdar’da İhsaniye mahallesinde sokaklarımızda kelebek biçimi alevle yanan havagazı lambaları vardı. Havagazının basit yanışından istifade edilerek yapılan bu lambaların ışığı azdı. Her akşam üçte yanardı. Bir ucunda paçavra olan bir sırıkla fenerciler dolaşır, lambaları yakar, aynı adamlar sabahleyin de gün ışılarken lambaları söndürürlerdi.</p>



<p>&nbsp;Evlerimizde havagazı ocakları da dahil, bunlar ancak Meşrutiyet’ten sonra yerleşmiştir. Ve havagazı tenviratı yerli olduğu için aydınlatma oldukça geniş sahayı içine almıştır.</p>



<p>Petrol lambasının hareketliliği havagazında yoktu. Onun için ışık lazım gelen yerlere bir lamba beki konulurdu. Bek, gazın çıktığı memeye denilirdi. Havagazı lambası da gömlekli hale gelince ışığı mavileşti ve arttı. Sokaktaki lambalar da aynı hale getirildi ve böylece evlerimizde bol ziyâ elde edildi.</p>



<p>Bildiğiniz gibi, havagazı, taşkömürünün kokkömürü haline getirilmesi sırasında elde edilen bir gazdır. Ve bunu eskiden beri gazhane denilen kok ocakları elde ederdi. Hâlâ da aynı şekilde istihsal edilen havagazı, kok elde etmek için yapılan ameliyenin mecburi bir mahsulü olduğundan her memleketteki gibi bizde de aynı işe yaramakta, hatta birçok binalar yapılırken havagazı boruları da döşenmektedir. Ne var ki, kömür kıtlaştığı veya nakliyatı aksadığı zamanlar havagazı da azalır. Nitekim Birinci Dünya Harbi esnasında Türkiye’de kömür kıtlığı belirdi. Kömür birçok hallerde tren ve vapurlara verildi. Bu yüzden havagazı verilmez oldu. O devirlerde havagazı galiba bir Belçika şirketinin imtiyazı altında idi. Adamlar kömür bulamayınca zeytin çekirdeğinden havagazı istihsaline çalıştılar ve bir müddet böyle devam ettiler. Ama zeytin çekirdeği stokunun da ne kadar küçük olabileceği düşünülürse, durum vaziyeti (!) kavranmış olur.</p>



<p>Tenviratın elektriğe geçişi geniş çapta Cumhuriyet devrinde başlar.</p>



<p>Bu bahsi kapatırken bir küçük fıkrayı yazıma ilâve etmek isterim:</p>



<p>Selimiye Kışlası’nda askerliğini yapmaya gelmiş bir Anadolu çocuğu, duvara çakılmış boruların ucundaki musluğu açıp da bir kibrit çakınca bir alev yanıp kovuşu aydınlattığını üç sene göre göre, öyle inanmış ki, bu borularda bir keramet var sanmış.</p>



<p>Terhis edilip teskeresini aldığı sırada kimse görmeden duvardaki havagazı beklerinden birini sökmüş. Bavulunun içine koymak, köyde duvara çakıp yakmak üzere&#8230; ve öyle de yapmış. Ama alev bir türlü yanmamış. Milliyet Magazin 19.09.1977</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nereden nereye..</title>
		<link>http://felek.org/nereden-nereye/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 May 2021 19:09:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7563</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Nereden nereye..</strong></p>



<p>Efendim, ben bundan on gün evvel Ankara’ya gitmiştim, oraya gidecek sporcuların başında.. Haydarpaşa’dan bizi yedide hareket eden bir trene bindirdiler..</p>



<p>Bu trenin ismi Muhtelit trendir. Aman bu ismi iyice hatırınızda tutun! Ve size muhtelit trende seyahat teklif ederlerse, uzak uzak kaçın.</p>



<p>Haydarpaşa’da kalabalıkça bir kafilenin yerleşmesi için lazım gelen tedbirleri aldıktan sonra lafa daldık. Hararetli mevzular ve gençlik iddiaları, zamanın geçişini pek belli etmiyordu. Lakırdı etmekten yorulup gözümüzü açtığımız zaman kendimizi sadece Pendik’te bulduk..</p>



<p>Trende, hele böyle muhtelit trende insan ne kadar çabuk kirleniyor. Politika hayatından daha çabuk.. Onun için insan nasıl politikacılığa girerken kirlenmeyi göze alırsa, trene binerken de öyle olmalıdır..</p>



<p>Bu kirli kaygusuzlukla alûde olarak giderken yegâne vakit geçirme vasıtası çene oynatmaktır. İnsan yer. Ne yer?.. Ne bulursa. Sandviç, çikolata, bisküvi, yemiş, leblebi.</p>



<p>Ve bu yemek faslı kapandıktan sonra gözler ufalmaya, boyunlar bükülmeye, dizler kıvrılmaya başlar.. Herkes dayanacak bir yer arar &#8211; tıpkı politika hayatında olduğu gibi &#8211; ve sarsıla sarsıla olduğu yere yerleşmeye çalışır. Politikada olduğu gibi&#8230;</p>



<p>Trende henüz bir yer bulamamış ayakta kalmış olanlar kompartımanın koridorundan, cesur nazarlarla size bakar ve aranızda bir yer arar.. Onun orada duruşu bile sizi rahatsız eder. Tıpkı politikada olduğu gibi . Çünkü trende hele kalabalık trende, her ayakta kalmış, her oturmuşa düşmandır. Birine göz dikmiştir. Tıpkı politikada olduğu gibi&#8230;</p>



<p>Yerinizi bir ahbabın muhafazası altına bırakmadan kalkarsanız başkası gelir oturur ve onu oradan kaldırmak, artık bir hak işinden ziyade, bir kuvvet işi olur. Tıpkı politikada olduğu gibi. Vaktiyle Sultan Aziz’in Enderun ağalarından Tıflı Hasan Efendi isminde birisi varmış. Zaman zaman Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası elinden gittikçe:</p>



<p>— ‘Kalkın ey ehli vatan’ şarkısı çıktı. Ayağa kalktık. Yerlerimizi başkası kaptı. Dermiş. Babam merhumdan dinlediğim ve pek sevdiğim bu fıkra daima hatırımdadır. Trende de bir kere daha bunu hatırladım..</p>



<p>Kalemde, camide, tiyatroda ve mektepte uyuyanlar olduğu gibi trende de uyuyanlar vardır. Herkes trende uyumak ister.&nbsp; Lâkin o bir hünerdir. Çanta konan ağ raflara uzanıp yatan bir kaç kişi gördüm. Trende uyku alâmetleri, evvelen kravatın çözülmesi, sonra kunduraların çıkarılmasıdır. Ben bundan beş altı sene evvel bir Lehistan seyahati yapmıştım. Zamanımız dar, gezeceğimiz yer çoktu. Onun için gündüz şehirleri geziyor, gece de trende seyahat ediyorduk. Trenlerde yataklı vagon yoktu. Şöyle ayakkaplarımızı çıkarıp uzanmak istedik. Kondüktör geldi. Kunduraların çıkarılması yasak olduğunu söyledi. Bu yasağın o zaman sebebini anlamamıştım. Lâkin şimdi anladım. Yedi sekiz kişinin sıkıştığı iki metre mikâbı hacmindeki bir yerde hele soğuk havalarda pencere kapalı iken ayakkapların çıkarılması bir nevi hususî boğucu gaz tesiri yapmaktadır. Bilmem Lehistan demiryolları idaresinin bu kararını bizimkiler nasıl bulurlar.</p>



<p>Uyku, yavaş yavaş insanı sarmağa başlayınca baş ve ayak kendine birer yer arar ve sabaha yakın sekiz kişilik bir kompartımanda ayakla baş bir seviyededir. Ve çok defa ayak daha yukarı çıkar&#8230;</p>



<p>Bu seferki seyahatimde ehemmiyetli bir etüt yaptım. İşitirdim ki, garp (batı) memleketlerinde mücrimlere (suçlulara) cürümlerini (suçlarını) itiraf ettirmek için uykusuz bırakırlarmış. Dünyada insanın asabını yok eden ve bütün mukavemetini kırıp onu ıslak cigara kâğıdı haline getiren uykusuzluk hakikaten belâ bir şey!</p>



<p>İnatçı ve ketum (ağzı sıkı) maznunları (zanlıları) bu trenlerle iki gece seyahat ettirsinler, alimallah bülbül olur. Milliyet 04.11.1933</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kunduralarım</title>
		<link>http://felek.org/kunduralarim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 May 2021 19:09:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7561</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Kunduralarım</strong></p>



<p>Allah kimin varsa bağışlasın, benim bir çift kunduram vardır. Ara sıra ayağıma giyerim. “Kundura başa giyilmez ya!„ demeyin. Mümkün olsa benimkileri başıma giyeceğim ama, kafam daha ayaklaşmadı da ondan giyemiyorum.</p>



<p>Bu kunduralarım bir çifttir dedimdi, değil mi?.. Bu bir çift kundura benim başımın belâsıdır. Ayağıma giydiğim halde&#8230; Atamam acırım. Kucak dolusu para vermişimdir. Bir kenara bırakamam, biçimlidir. Sırasına göre giymeliyim. Boyatırım, cilâlatırım, parlatırım. Bütün bunlara rağmen ayağıma giydim mi bir feryattır başlar. O kadar ki elâlemin kunduralarıma bakmasından dolayı utanırım. Bu utançtan gün olur ki, kunduralarımı çıkarıp atmayı, yalınayak kalmayı daha yek bulur, tercih ederim.</p>



<p>Zaten hepimiz, kunduralarımızın esiriyiz. Onlar ne isterse onu yaparız. Sağını sola giymemizin yolu var mıdır?&#8230; Bunların yüzde doksanı ayağımızı sıkar, canımızı yakar, bizi burnumuzdan solutur. Ses çıkaramayız. Gene avuçla para verir bu baş belâsı ayakkabıları alırız. Benim kunduralarım üstelik gevezedir de. Yer, yurt, zaman ve münasebet düşünmeden gıcırdar.</p>



<p>Bir gün bu kunduralarla İngiltere’de bir müzeye gitmiştim. Bütün halk müzedeki antikaları bırakıp bana bakmağa başladılardı. O kadar sıkıldımdı ki, anlatamam. Düşünün bir kere! Bir İngiliz müzesinin durgun sükûtu içinde benim kösele tabanların gıcırdamasını!. Nihayet utancımdan topuklarımla yürümeğe mecbur oldumdu. O da bir kolay iş değildi. Lâkin hem kundura giymek, hem ses etmemek için başka çare bulamadımdı. Bu da çok yorucu oluyordu. Ara sıra bir boş paviyon bulunca hemen bütün tabanlarımla yürüyor, kunduralarımın olanca sesini çıkarıyordum. Eğer o ara içeri biri girerse nerede ve ne vaziyette olursam olayım, hemen durup ya İsâ’nın çarmıhına, ya Kleopatra’nın tâcına bakıyordum.</p>



<p>Eskiden potin kundura giyilen devirlerde, gıcardamayan kundura makbul değildi. Hattâ, derlerdi ki, kunduracılar bu sesi vermek için köseleleri pastırma ile muamele ederlermiş. Ne yaparlarmış bilmem ama bildiğim şudur ki eski kunduralar gıcırdardı. Hattâ bunu gösteren bir de şarkı güftesi hatırlarım:</p>



<p>Bu güfteyi bizim neslin altındakiler bilmezler. Kâtiplerle alay eden bir şarkıdır. Malûm ya, vaktiyle adı sayılan iki çeşit adam vardı: Asker, kâtip. Bir baba çocuğunu ya asker yapar, ya kâtip. Bunda da müessir (etkili olan) ailenin çocuğunu gece yatısı mektebine verip vermemesi ve aile içinde asker olup olmaması idi. O zaman da mizaç bugünkünden daha ileri olmamalı ki, musikiye kadar girmiş, kâtiplerle alay etmeyi düşünmüş. Belki işitmişsinizdir:</p>



<p>“Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur</p>



<p>Kâtibin paltosu uzun eteği çamur”</p>



<p>şarkısı. Bestesi ve ifadesi yavandır ama mânâsı hâlâ tazedir. Hep o Üsküdar o yağmur, o çamur, o kâtip ve o uzun palto&#8230;</p>



<p>Bu şarkının alt tarafında şöyle bir parça vardır. Yeni şiirler gibi pek vezni ve kafiyesi yoktur.</p>



<p>“Kundurası gıcır mıcır o da veresiye. Biçare kâtipler„</p>



<p>İşte bu tarihî şarkı ile eskiden kunduraların gıcırdadığını ispat edebilirim.</p>



<p>Nereden nereye gittik. Ben kendi kunduralarımı anlatıyordum değil mi?</p>



<p>&#8230; Ve bunlar o hale geldiler ki, şimdi ayaklarım başımdan fazla ses çıkarabiliyor. Bu, başımın dilsizliğinden mi, ayaklarımın yüzsüzlüğünden mi bilmem&#8230; Şikâyetçiyim. Nereye gitsem herkesin gözü bende. Rahatsız oluyorum.</p>



<p>Harekâtımda serbest değilim. İstediğim gibi gezip yürüyemiyorum. Halbuki ötekiler ne kadar rahattırlar. Ne gittikleri, ne yürüdükleri, ne ilerledikleri belli. Gıcırdamadan, kimseyi tedirgin etmeden, sessiz, sadasız istedikleri gibi yürüyorlar, yürüyorlar, yürüyorlar.</p>



<p>Allahım! Ne nimettir bu sessiz sadasız yürümek, ilerlemek. Ne nimettir, gıcırdamayan kunduralarla gezmek, adım atmak&#8230; Dedim ya! Benimki ayakkabı değil baş belâsı… Milliyet 06.04.1935</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Doktor Fahrinayt</title>
		<link>http://felek.org/doktor-fahrinayt/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 May 2021 19:08:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7559</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Doktor Fahrinayt</strong></p>



<p>Bu anlatacağım 15 &#8211; 16 sene evvelki bir hikâyedir. O zamanlar bana bir evham gelmişti: Her gün peşimde bir takım adamların beni takib etmekte olduklarını sanırdım. –Ara sıra bu his gene geliyor!- Onun için pek tenha yerlerde dolaşmam, arkama sık sık döner bakar peşimde kimse var mı diye kontrol ederdim.</p>



<p>Gene böyle bir gün, bir kış günü, gazeteden çıkmıştım. Postanenin önüne geldiğim zaman arkamdan birinin yürüdüğünü hissettim.</p>



<p>— Bakalım, tesadüf mü, yoksa takib mi? diyerek postanenin arkasına çıkan yokuşa tırmandım. Yokuşu bitirip arkadaki Âşirefendi caddesine çıkarken döndüm, baktım&#8230; İki, üç kişi geliyor; ama karanlıkta pek seçemedim. Sultanhamamı’na doğru yürüdüm. İçlerinden ikisi de benim tarafıma saptı.</p>



<p>Oradaki arabaların arasından sıvışarak Sultanhamamı’na geldim. Meydandan hemen karşı tarafa geçip Alacahamam’a çıkan caddeye vardım&#8230; Dönüp baktığım zaman birisi muşambalı, birisi paltolu iki kişinin birbirinden bir, iki metre aralıkla arkamdan gelmekte olduklarını gördüm. Adımlarımı sıklaştırdım. Alacahamam’ı geçip Mısır çarşısının arka kapısına varan caddedeki kalabalığa karıştım&#8230; Yürüdüm&#8230; Yürüdüm&#8230; Mısırçarşısı’nın arka kapısından içeri girdim ve Tahmis sokağının ağzına bakan kapıdan çıktım .. Balıkpazarına doğru döndüm&#8230; Yemişçileri, manavları geçerken arkama baktım .. Kimse &nbsp;yok!. Hah&#8230; Demek ki herifleri ekmişim&#8230;</p>



<p>Oradan Balıkpazarı, Eminönü, Köprüye geldim&#8230; Niyetim Tünele kadar yürümek&#8230; Köprüde rahatça yürürken yanımdan siyah paltolu birisi geçti ve adımlarını benimkine uydurdu. Sağ açığımda, iki metre İleriden yürümeye başladı.. tanıdım. O herif&#8230; Durdum.. arkama baktım&#8230; Yağmurluklu birisi durmuş, Haliç tarafında denize bakıyor, ama ortalık zifiri karanlık.. ne görür denizde..</p>



<p>Ben kat’i bir kararla Üsküdar &#8211; Kadıköy iskelelerinin yolcu kalabalığına karışmak için karşı tarafa geçmeye karar verdim&#8230; Ve bir kolayını bulup karşı tarafa seğirttim&#8230; Hemen önümdeki merdivenden de Kadıköy iskelesine indim.. biraz yürüdüm… Döndüm arkama baktım.. kimse yok.. oh rahat&#8230; Hemen ilk merdivenden tekrar Köprüye çıktım.. Bir kaç adım attım. Şimdiki Ziraat Bankasının önüne geçtim&#8230; Sık adımlarla yürüdüm&#8230; Tünele geldim&#8230; O zaman tramvay pasolarımız vardı. Turnikeye uğramadan Tünele girdim&#8230; etrafıma baktım.. kimseler yok&#8230; Kayışa yapışıp ayakta dururken arkadaki arada iki kişinin, aradaki camlardan beni gözetlediklerini gördüm. Birisi muşambalı, öteki siyah paltolu.. Demek ki takib ediliyordum.. Ama bu nereye kadar böyle devam edebilirdi? Asabım bozuldu. Kimdir? Neden peşimden gelirler?. Polise haber vereyim mi? Ya gelenler polis ise&#8230; Olacak şey değil&#8230;</p>



<p>Tünelin üst başına çıktık. Ben bu sefer ağırdan aldım. Herkes çıksın da ben sonra çıkayım, dedim, bekledim&#8230; Araba boşalırken çıktım.. yolcuların kalabalığı geçmişti. Yavaş yavaş yürüdüm&#8230; Beyoğlu Tünel meydanına çıktım.. İki tarafıma baktım kimse yok, karşıya geçeyim dedim. Tam yolun orta yerinde iken, abdesthaneler tarafından iki kişi geldiğini gördüm. Birisi siyah paltolu, öteki muşambalı&#8230; Aldı beni bir korku. Oradan Tünel pasajına girdim.. koştum.. arka kapıdan çıktım, sola aşağıya döndüm&#8230; tramvay caddesine çıktım.. ne yapacağımı şaşırmıştım. Tekrar Tünel tarafına döndüm.. merdivenleri tırmandım. Tünelin makine dairesine girmek üzereyken aklım başıma geldi..</p>



<p>— Burada ne arıyorsun? Tünele suikasd mi yapacaksın? diye yakaladılar mı, artık sen yanlışlıkla girdiğini anlat bakalım, dinleyen olursa!.</p>



<p>Oradan tersyüzü soldaki sokağa saptım.. köşeyi dönerken baktım, ileriden siyah paltolu gözetliyor&#8230; Hızla yokuş yukarı yürüdüm.. ve sağdaki açık kapılardan birine girdim&#8230; Bir tahta merdiven, bir de çipil ampul&#8230; merdiveni çıktım.- çıplak ve küçük bir sofa.. kapılar kapalı.. ve şüpheli&#8230; İkinci katın merdivenine başladığım zaman birinci merdivende sıkı sıkı ayak sesleri gelmeğe başladı. Ben merdiveni daha çabuk çıktım… Bir sofa, üç kapı.. birisinde bir levha var.. okumaya lüzum görmeden açtım ve girdim. Kimseler yok. Zaten küçük methal gibi bir şey.. vestiyerde bir kaç şapka, &nbsp;bir kaç palto asılı.. iki yanda iki kapı.. sağdakini açtım.. bir büro.. ama kimse yok.. karşıda bir kapı var, girdim.. büronun karşısına oturdum. Soğuk da bir oda.. biraz nefes aldım.. on dakika kadar geçti.. düşündüm.. vaziyetim gayet acayib&#8230; Birisi:</p>



<p>— Ne arıyorsun burada, derse; ne cevab verebilirdim. Herhalde bizim takibçiler de izimi kaybetmişlerdir.. çıkıp gitmem lâzım.</p>



<p>Yavaşça kalktım.. kapıya doğru yavaşça yürüdüm, hafif açtım ve methale çıktım.. oradan da kapıya doğruldum.. açtım&#8230; Sofaya çıktım.. kapıyı yavaşça kapadım&#8230; Oh, kurtuldum demek. Hemen merdivenlere koştum ve inmeye başladım.. kendimde bir hafiflik hissediyordum. İnsan telâşlandığı zaman muhakeme berraklığını muhafaza edemiyor. Ben de takibden kurtulmak için münasebetsiz bir duruma düştüğümün farkına sonradan varmıştım. Çok şükür bu vaziyetten sıyrıldım. Birinci katı indim, ikinci katı da iniyorken aşağıdan sesler geldi. Durdum. Beni kovalayanlar olmasın!. Olur mu olur. Çünkü en ummadığım yerde herifler karşıma çıkmıştılar. Yaklaşan sesleri dinledim. Gerisin geriye dönmek mi? Yoksa hızla aralarından kaçmak mı lâzım, diye düşünürken gelen sesler içinde bir kadın sesi de bulunduğunu görünce biraz ferahladım, yürüdüm.. dördüncü basamakta, aşağıdan gelenleri gördüm. Bir kadın, iki erkek&#8230; Merdivenin loşluğunda çehreleri pek iyi seçilmemekle beraber Fransızca konuştuklarına göre bizimkiler olmadıklarına karar verdim&#8230; Önde kadın, arkada erkekler, hizama gelince kenara çekilip yol verdim. Kadın önümden geçerken yüzüme baktı.. ve durdu.. erkekler de durdular. Yolum kesik olduğu için ben de inemedim. Kadın beş saniye kadar yüzüme baktıktan sonra birdenbire Fransızca:</p>



<p>— Şeri, bu ne güzel sürpriz.. dedi… Ve arkasındakilere:</p>



<p>— Ben size söylemedim mi? Günün birinde gelecektir; diye&#8230; Ve gülerek:</p>



<p>— Ne kadar sevindim, bilmezsin! Bütün o eski hâdiseleri artık unuttum.. haydi gel&#8230; Ben doktora gidiyorum. Seni tanıtayım&#8230;</p>



<p>Ben şaşırdım&#8230;</p>



<p>— Madam! Zannederim bir yanlışlık var. Ben sizi tanımıyorum&#8230;</p>



<p>— Hadi hadi! Bırak o eski tavırları artık.. her şeyi unuttum diyorum. Sen de unut! Bundan sonra hayatımızı tanzim edeceğiz. Ben miras meselesini de hallettim. Altı ay uğraştım ama çok şükür bitti. Neler neler.. sana anlatacaklarım var.. hadi çıkalım ..</p>



<p>— Madam.. ciddî söylüyorum, sözlerinizden bir şey anlayamadım.. siz beni tanıyor musunuz?</p>



<p>— Hep o hal.. deli olacağım.. neden böyle yapıyorsun Şeri.. öleceğim vallahi .. Tekrar beni intihara mı sevk edeceksin&#8230; Haa! Sahi.. Sen onu da bilmiyorsun!. Gel de doktorun yanında daha iyi görüşürüz. Arkadakilerden meded aramak için yüzlerine baktım.. ikisi de başlarını tasdik yollu salladılar. Hallerinde bir nevi rica edası vardı. Bir şey söylemeden tersyüzü döndüm.. hep birlikte merdiveni çıkmaya başladık&#8230; Kadın:</p>



<p>— Of, bu merdivenlerden kalbim duracak&#8230; Ama artık o eski yorgunluğum kalmadı. Kendimi o kadar dinç, o kadar genç hissediyorum ki&#8230;</p>



<p>İçimden:</p>



<p>— Hay Allah cezasını versin! Bu ne maceradır diyerek merdivenleri çıktık&#8230; İkinci kata vardık&#8230; Benim daha evvelden girip sonradan kaçtığım daireye geldik. Kadın kapıyı açtı ve girer girmez:</p>



<p>— Doktor, doktor!. Müjde! Salamon’u buldum; şimdi buradan çıkıyordu.. Şüphesiz beni beklemiş.. Nereden de buraya gelip gittiğimi öğrenmiş.. şaşılacak şey? (Bana) sahi nereden öğrendin?</p>



<p>Ne cevab vereceğimi şaşırdım.. gülerek başımı salladım..</p>



<p>— Sırlarını kimseye söylemezsin değil mi?. Ama artık bütün bu saklambaç oyununa lüzum kalmadı. Bir kere ben o herifi sepetledim.. şimdi artık ortada bir mâni de yok.</p>



<p>Bu sözler söylenirken soldaki kapı açıldı. Kısaca boylu birisi çıktı. Kadın onun elini sıktı ve beni göstererek:</p>



<p>— İşte Salamon geldi.. (bana da) doktor Fahrinayt, ruh doktoru.. dedi&#8230; Adamın elini sıktım.. yüzüne baktım. Gülerek:</p>



<p>— Teşekkür ederim.. Bizi ne kadar endişelere soktunuz.. ama artık hepsi geçti. Değil mi madam..</p>



<p>— (İçini çekerek) geçti, evet geçti.. şimdi artık geçenleri düşünemem&#8230; Aman içeri girelim de bize birer kahve ısmarlayın doktor&#8230;.</p>



<p>Doktorun odasına girdik.. muntazam bir muayenehane.. bir uzun muayene divanı.. bazı âletler.. kitablar.. bir lâstik çekiç.. pertavsızlar.. kuvvet ölçme kabzaları falan..</p>



<p>Oturduk.. doktor (hep Fransızca):</p>



<p>— Sizi madamın bulduğuna çok memnun oldum. Yalnız dost olarak değil, doktor olarak da.. çünkü bu hâdiseler kendisinin sıhhatini ciddî şekilde tehdid ediyordu. Nasılsınız bakalım..</p>



<p>— Teşekkür ederim, iyiyim.</p>



<p>Kadın sordu:</p>



<p>— Neden gelmedin? Neden beni beklettin.. madem gelmeyecektin.. neden telefon ettin, söz verdin.. ben (ağlamaklı olarak) hayatımı bitirmeğe bile teşebbüs ettim.. ama&#8230;</p>



<p>Doktor müdahale etti..</p>



<p>— Şer Madam! Bunları tekrarlayıp kendinizi heyecanlandırmanıza müsaade edemem&#8230; Muayenehanedeki hastabakıcıya:</p>



<p>— Bize dört kahve söyler misiniz?</p>



<p>Kadın çıktı. Biraz sonra tekrar geldi. Doktor:</p>



<p>— Madam, kahveler gelinciye kadar hemşire size teskin edici bir iğne yapsın! Sizi çok heyecanlı görüyorum.</p>



<p>— Yooo.. çok sakinim&#8230; Bundan sonra neden heyecanlanayım.</p>



<p>— Yok, yok.. öyle değil.. ben görüyorum.. şimdi sizin tansiyonunuz da yükselmiştir.. hafif bir şey&#8230; Gel kızım.. madama içeride bir santimetre küplük lominal yapınız&#8230;</p>



<p>Madam istemeyerek:</p>



<p>— Aman doktor.. bu sizin iğnelerden bıktım.</p>



<p>Doktor gülerek:</p>



<p>— Ey, ne yapalım madam.. asıl bundan sonra sizin sıhhatinizle alâkadar olmalıyız.. değil mi?</p>



<p>Kadın kalktı.. hemşirenin refakatinde içeri gitti. Giderken doktor, hemşireye:</p>



<p>— İğneden sonra on dakika kadar uzanıp istirahat etmesi lazım madamın&#8230; Birdenbire ayağa kaldırmayın! dedi.</p>



<p>Onlar çıkıp kapılar kapanınca ben yerimden fırladım.</p>



<p>— Mösyö.. nedir bu rezalet? Ben kimim biliyor musunuz?</p>



<p>Doktor büyük bir sükûnetle:</p>



<p>— Bilmiyorum beyim.</p>



<p>— O halde nedir bu lâkırdılar? Neden böyle konuşuyorsunuz?</p>



<p>— İsminizi lûtfeder misiniz?</p>



<p>— Burhan Felek.</p>



<p>— Haaa! Şu gazeteci.</p>



<p>— Evet.</p>



<p>— Pek memnun oldum. İşimiz daha kolaylaşacak.</p>



<p>— Hangi işimiz?</p>



<p>— Şimdi vaziyeti derhal anlamak isterseniz sözlerimi kesmeden beni dinleyiniz!</p>



<p>— Buyurun.</p>



<p>— Efendim siz bugün bir hastanın hayatını kurtarma vaziyetindesiniz. Nasıl denize düşmüş, boğulmak üzere olan bir adamı kurtarmak bir insanlık borcu ise, sizinki de böyle.</p>



<p>— Ne gibi!</p>



<p>— Bu gördüğünüz kadın Madam Filip diye tanınmış zengin bir kadındır. Birdenbire kendisine bir amnezi geldi. Yani bir muayyen zamandan bu tarafa her şeyi unuttu. Kocasını unuttu.. gördüğü zaman:</p>



<p>— Siz kimsiniz, odamda ne arıyorsunuz? diye bağırdı&#8230; Rezaletler oldu.. neticede kocasını, gözünün önünden ayırdık. Fakat aynı zamanda, ne zaman gördüğünü bilmediğimiz Salamon isminde flört ettiği bir adamı beklemekte olduğunu söyledi durdu. Altı ay tedavisiyle uğraştık. Kendisine yakında bir şok tedavisi yapacağız. Fakat her şeyden evvel bu kadındaki… (İçerden kadının sesi: Kahveler gelmedi mi? Doktor bağırdı. Gelmedi madam. Gelince gönderirim.)</p>



<p>Doktor devam etti:</p>



<p>— &#8230; Bir şok tedavisi yapacağız. Hafızasının düzeleceğine eminiz; fakat bu arada kendisinin teheyyücü (heyecanı, çoşkuyu) düzeltmek lâzım. Her gün Salamon adındaki adamı bekler durur.. telefon ettiğini söyler.</p>



<p>— Salamon’u bulsanıza!</p>



<p>— Salamon diye bir kimse yok.. onun hayalhanesinde ..</p>



<p>— Yaaa!</p>



<p>— Evet!. Şimdi sizi buldu.. bu Allahtan oldu. Biz kendisine Salamon diye birini getirsek, kabul etmezdi. Kim bilir, hangi ruhî şartlar altında tahayyül ettiği adamı sizin şahsınızda canlandırdı.. şimdi mesele bundan ibaret. Eğer reddederseniz bu kadın berbad olur. Neler yapabileceğini tayin edemem. Onun için çok rica ederim. Size ne teklif ederse reddetmeyin!.</p>



<p>— Nereye kadar?</p>



<p>— İmkân müsait olduğu kadar..</p>



<p>Bu esnada madam içeri girdi bana:</p>



<p>— Şeri, bu iş de bitti.. yalnız… (doktora) doktor ben bu işin derhal halledilmesini istiyorum. Şimdi avukatıma telefon ediniz. Hemen yıldırım nikâhı yapmak için tertibat alsın .. Oradan da Sinagoga gideriz&#8230; Bu gece bütün merasimin bitmesi lâzım. (Bana) değil mi hayatım?</p>



<p>Hay Allah cezasını versin:</p>



<p>— Ayol, ben evli barklı adamım, diyecek oldum doktor gözüyle susmamı işaret etti.. bir aralık orada oturup hiç lâfa karışmayanlardan birisi yanıma geldi. Bir sigara ikram etti.</p>



<p>— İçmem dedim. Onun üzerine yavaşça elime bir kâğıt tutuşturdu.. cebime koydum&#8230; ve derhal:</p>



<p>— Ellerimi yıkasam.. dedim.</p>



<p>Doktor:</p>



<p>— Hah hay.. içerideki odada akar su var, dedi. Öteki odaya geçtim. Cebimdeki kâğıdı çıkardım. Beş yüz liralık bir kayme!. Cebime koydum.. ellerimi yıkadım.. geldim oturdum.</p>



<p>O esnada doktorun bir yerlere telefon ettiğini gördüm.. ve madama:</p>



<p>— Yarım saate kadar gelecekler.. dedi.</p>



<p>Madam artık neler söylemiyordu:</p>



<p>— Nis’e gideriz. Bu fena havalarda orası cennet gibidir&#8230; İki ay kalırız. Sonra Amerika’ya&#8230; Oradan Honolulu’ya… Oooh.. hayat ne güzeldir.</p>



<p>Kadın, kapamış olduğu kahve fincanını açarken eli kahveye bulaştı.</p>



<p>— Aman ben de yıkayayım! Diye dışarı çıkınca ben hemen doktora gittim. Beş yüzlüğü verdim.</p>



<p>— Alın bunu rica ederim. Ben evli barklı adamım. Komedyayı buralara kadar götürmemeniz lâzım. Ben gidiyorum.</p>



<p>— Aman.. diye hepsi fırladılar. Bana parayı veren adam..</p>



<p>— Bu bir avanstır beyefendi!. Size beş bin lira verebiliriz, dedi. Nikâh falan hepsi dalaveredir. Siz aldırmayın!</p>



<p>— İmza atmak lâzım gelirse&#8230;</p>



<p>— Salamon diye atarsınız.. siz Salamon musunuz?</p>



<p>— Bunun ucunda insan hapse girer yahu!</p>



<p>— Girmez beyefendi!. Girerseniz biz varız.</p>



<p>— Olacak şey değil ama!.</p>



<p>— Olacak, olacak.. hiç merak etmeyin!</p>



<p>Kadın tekrar geldi.. konuştuk.. görüştük. Hep bana neler yaptığımı soruyordu. Ben de sükût ediyordum. Nihayet içeri iki kişi girdi.</p>



<p>Doktor:</p>



<p>— Oo buyurun! Nihat Bey.. dedi. (Ve bana- avukat Nihat Beyi takdim ederim. (Ona da) Mösyö Salamon.. madamın nişanlısı, dedi. Gülüştük tabiî&#8230; Madam çok müteheyyiçti (heyecanlanmıştı).</p>



<p>— Çok teşekkür ederim. Nihat Bey, dedi. Nihat Bey hepimize:</p>



<p>— Evlenme memuru Halil Bey, dedi.</p>



<p>Adamcağız bir defler açtı.. bir şeyler yazdı. Bizi karşısına çağırdı.. ikimize de birbirimizle evlenmeyi kabul edip etmediğimizi sordu:</p>



<p>— Evet!! dedik, imzaladık. Oradakiler de imzaladılar. Karı dönüp boynuma sarıldı ve vantoz çeker gibi yanağımdan öptü. Fena halde tiksindim. Oradakiler bizi tebrik ettiler.</p>



<p>Doktor:</p>



<p>— Hadi Sinagoga gidiyoruz, diye ayağa kalkınca&#8230; tepem attı.</p>



<p>— Bu akşam olacak hepsi, dememe kalmadı.</p>



<p>Kadın:</p>



<p>— Aa! Elbette.. derhal! Dedi ve kalktı. Mantosunu giydi. Hepimiz paltolarımızı giydik. Doktor hemşireye:</p>



<p>— Ben gidiyorum. Hasta gelirse bir konsültasyona gittiğimi söyleyin.. başka bir gün veriniz! dedi.. çıktık. Tünel meydanından iki taksiye bindik. Doktor, kadın, ben bir arabaya.. ötekiler de başka bir arabaya&#8230; Üç dakika sonra bir yere girdik. Ben Sinagoga hiç girmediğim için anlayamadım ama altı köşe yıldızlara nazaran öyle bir şeydi. İlk safta sıralara oturduk. Biraz sonra iki kişi çıktı.. arkasından biri daha.. Haline göre bizim nikâhı takdis edecek zat bu idi. Yani Haham.</p>



<p>Karşımıza geldi. Ben hiç yüzüne bakmıyor ve bu maceranın nerelere kadar gideceğini düşünüyordum.</p>



<p>Bu esnada:</p>



<p>— Salamon! diye hitab ettiğini işittim. Yüzüne baktım. Aa! Beni takib eden siyah paltolu herif. Öyle de dikkatli bakıyordu ki:</p>



<p>— Salamon&#8230; dedi. Sen bu kadının kocalığını kabul ediyor musun? diye öyle bir tarzda sordu ki dayanamadım.</p>



<p>— Hayır!. Etmiyorum Haşa! dedim ve yerimden fırladım. Doğru kapıya. İçeride bizden başka da kimse yoktu. Başladım koşmaya.. Arkamdan:</p>



<p>— Tut!. Kaçıyor.. Tut! diye bağırıyorlardı. Kapıdan çıktım&#8230; Karanlık sokağa daldım. Arkamdakiler mütemadiyen:</p>



<p>— Tut! Kaçıyor&#8230; Tut!&#8217; diye bağırıyorlardı. Artık ne olursa olsun yakamı kurtarmaya karar verdiğim için olanca kuvvetimle koşarken, ayağım takıldı. Tökezledim ve boylu boyuna düştüm&#8230; Hâlâ:</p>



<p>— Tut.. yuuu.. kaçıyor.. sözlerini işitiyordum. Bizimki de sordu:</p>



<p>— Ne oldun?</p>



<p>— Hiç! dedim. Yataktan düştüm.. Ağırlık bastı da&#8230;</p>



<p>— Bir daha akşam yemeklerinde hindi yememeli, dedi.</p>



<p>Kalktım, yatağıma yattım.. Geç vakit kahvehaneden çıkan mahalle delikanlıları birbirleriyle:</p>



<p>— Tut! Kaçıyor! diye şakalaşıyorlardı.</p>



<p>Cumhuriyet 27.12.1953</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir meslek “anı” sı</title>
		<link>http://felek.org/bir-meslek-ani-si/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 May 2021 19:08:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7557</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Bir meslek </strong><strong>“</strong><strong>anı”</strong><strong> </strong><strong>sı</strong></p>



<p>Ara sıra benimle röportaj yaparlar.</p>



<p>Kimler yapar?..</p>



<p>Röportaj bizim mesleğin en rahat ve başarılı bir dalıdır. İki şeye dikkat etmek şartiyle:</p>



<p>1-&nbsp; Röportaj yapacağınız adamı iyi seçmek</p>



<p>2- Soracağınız sualleri iyi tertip etmek</p>



<p>Ondan sonrası kolay. Alırsınız elinize bir küçük teyp cihazı. Korsunuz içine 90 dakikalık bir “kaset”. Gidersiniz adamın yanına. Dayarsınız burnuna mikrofonu. Başlarsınız sormaya.</p>



<p>Adam iyi seçilmiş bir konuşucu ise söyler.. Güzel şeyler söyler&#8230; Bir saat konuştuktan sonra tası tarağı toplar. Herifin elini sıkıp teşekkür ettikten sonra oturup ses bandını deşifre eder, yâni kâğıda geçirirsiniz. Mükemmel bir yazı olur. Onun için ben muayyen hâdiseler ve şahsıma ait tek sorular müstesna olmak üzere gazetecilerle umumî röportaj yapmam. Çünkü ben profesyonel gazeteciyim. O söylediğim şeyleri lüzum görürsem kendim yazarım. Ama benim başka müşterilerim vardır:</p>



<p>Gençler, mektepliler vardır. Liseliler vardır. Bunlar benimle bilhassa gazetecilik üzerine röportaj yaparlar. Onları hiç bir zaman reddetmem. Çünkü o benim hocalık mesleğime girer. Kırk sene hocalık etmiş, hâlâ bu sevdadan kendini kurtaramamış bir gazeteci olarak onların her sorduklarına cevap veririm.</p>



<p>Bunlar daha körpe çocuklardır. Soracakları sualler aşağı yukarı birbirine benzer. Hal tercümemi sorarlar. Bildikleri bâzı özelliklerim varsa onu sorarlar. Ve daima:</p>



<p>— <strong>Sizce çok önemli bir anınızı anlatır mısınız?</strong> derler.</p>



<p>Bu “<strong>önem</strong>” denilen şey izâfidir. Yâni zamana, şartlara vak’anın oluşuna göre ehemmiyet alır. Onun için ben bu sorulara çoğu zaman cevap veremem.</p>



<p>Ama bugün size mesleğinin tek vak’asını, bir basın suçu ile mahkemeye düşüşümün hikâyesini anlatacağım.</p>



<p>*</p>



<p>Tarih Şeyh Said isyanı. Galiba 926’larda.</p>



<p>Ben Siirt Mebusu merhum <strong>Mahmut</strong> Beyin “<strong>Millet</strong>” veya “<strong>Milliyet</strong>” gazetesinde fıkra yazarıyım. Profesör <strong>Ahmet Şükrü Esmer</strong> Bey de gazetenin Genel Müdürü. Her şeyden o mes’ul ama müdürü mes’ul yâni Sorumlu Müdür benim. Çünkü o zamanlar Sorumlu Müdürün yüksek tahsil görmüş olması lâzım. Şükrü Bey her halde yüksek tahsil görmüştür ama mes’ul müdür olmak istememiş. Beni mes’ul müdür yaptılar. Parası da ayda 30-40 liralık bir şey. Hani bir tamah edilecek matah değil ama ben zaten aylık olarak 60-70 lira alıyorum.</p>



<p>Ne var ki, mes’ul müdürün o zaman gazetede çıkan yazılar üzerinde hiçbir müdahale hakkı yok. Yâni fiilen, tatbikatta mes’ul müdür gazeteye sadece imzasını atar. Üst tarafı yazarların ve sekreterin insafına kalmıştır.</p>



<p>Dediğim gibi <strong>Şeyh Said</strong> isyanı bastırılmış. Mahkemeler kurulmuş. Mahkûmiyetler, idamlar. O sırada bizim Üsküdar muhabirlerimizden gözlüklü <strong>Alaattin</strong> de “<strong>Milliyet</strong>” de çalışıyor. Şimdi artık emekli olan <strong>Alaattin </strong>namuslu çocuktur. Getirdiği haberlerden şüphe edilemez. Ama;</p>



<p>Günün birinde <strong>Alaattin</strong> bir haber getirmiş.</p>



<p>Erenköy’ünde falan sokak falan numarada oturan <strong>Sabahattin</strong> adındaki kimse, <strong>Şeyh Said</strong> isyanında ilgisi olduğu için İstiklâl Mahkemesine sevk edilmiştir.</p>



<p>Ben koca gazetede neler çıktığını her gün nereden bileceğim.. Ama ertesi gün telefon</p>



<p>— <strong>Şöyle şöyle bir haber var. Tamamen asılsızdır. Ben Sabahattin. Erenköy’ünden. Sizi dâva edeceğim.</strong></p>



<p>— <strong>Ama beyefendi. Bir yanlışlık olmuş. Tashih ederiz. Müsaade edin.</strong></p>



<p><strong>Alaattin</strong>’i arıyoruz. Soruyoruz.</p>



<p>— <strong>Evet!. Böyle bir haberi bana yerinde verdiler.</strong></p>



<p>— <strong>Kim verdi.</strong></p>



<p>— <strong>Vallaha. Erenköylü birisi verdi ama.</strong></p>



<p>— <strong>Adam dâvâ edecek.</strong></p>



<p>— <strong>Edemez. İş sağlâm. Mahkemeye sevk etmişler.</strong></p>



<p>— <strong>Yahu! dâvâ ederim diyor. Vesikan var mı polisten. Adamın tevkif edildiğine dair&#8230;</strong></p>



<p>— <strong>Yok ama.</strong></p>



<p>— <strong>Yok ama. Adam kendisi telefon etti. Tekzip edeceğiz.</strong></p>



<p>— <strong>Siz bilirsiniz&#8230;</strong></p>



<p>Adam ertesi gün tekzibi duyunca yumuşadığımızı anladı&#8230;</p>



<p>— <strong>Kuru tekzipler olur mu? Özür dilemelisiniz. Yoksa dâvâ ederim.</strong></p>



<p>— <strong>Yaparız, ederiz. Dedik ama gazetelerin hali malum. Kolay kolay tükürdüğünü yalamaz. Onun için şöyle sudan bir tekzip çıktı ve ses seda kesildi</strong>.</p>



<p>Derken günün birinde Asliye Ceza Mahkemesi’nden benim evime bir “<strong>Celp</strong>” gelmez mi?..</p>



<p>O zamanlar gazetelerin avukatı falan yoktu. Zaten doğru dürüst suç da işlenemezdi. Basın hürriyeti de hak getire. İstiklâl Harbi biteli 45 sene olmuş. Değil mi ya? Âlemin ağzını açmaya müsaade edilecek sıra değil&#8230;</p>



<p>Ben mahkemeye yalnız gittim. İcap ederse avukat da veririz dediler&#8230; Dâvâcı efendiden bir adam, bir de avukatı var&#8230; Hâkim bana sordu.</p>



<p>— <strong>Ne dersiniz. Siz dâvâcı Sabahattin Bey; Şeyh Said isyanında eli vardır iddiasiyle mahkemeye sevk edildi diye yazmışsınız. Bak aslı esası yok iftiradır diyor. Haysiyetime tecavüzdür. Şerefimi kırmıştır. Dâvâcıyım diyor. Ne dersiniz?</strong></p>



<p>— <strong>Hâşâ Reis Beyefendi. Bendeniz Sabahattin Beyi ilk defa görüyorum. Muhabir arkadaşımız yazıyı getirmiş. Ben görmedim bile. Ama bununla kabahatimi örtmek istemiyorum. Yâni bendenizin malûmatım olmadan girdiğine göre benim kendisine iftira etmem mümkün değil. Özür dilerim. Zaten haberi tekzip ettik. Bir daha edelim. Ne isterlerse yapalım? </strong>Reis halime acıdı. Sahiden de masum idim. Çünkü o zamanın müdür mes’ulleri doğrudan doğru bir tahta perde idi. Suça sahib çıkmaktan başka bir rolü yoktu.</p>



<p><strong>Pekâlâ!.. Tarafeyn görüşüp işi sulhen halletmek üzere dâvânın falan güne tâlikıne karar verildi.</strong></p>



<p>Salondan çıktık.</p>



<p>— <strong>Azizim. Benim yakama yapışmanda fayda yok!. Gazeteye geliniz. Umum Müdürle konuşun. Ne istiyorsanız ona söyleyin!</strong> dedim.</p>



<p>Avukat adamdan fazla kabarıyordu.</p>



<p>— <strong>Bizim şerefimiz.</strong> Falan.</p>



<p>— <strong>Canım! Anladık. Gazeteye gelin görüşelim.</strong> Dedim. Mahkemeden çıktık.</p>



<p>Ertesi gün kendisi geldi. İdareye gitti. Görüştü. Dâvâdan vazgeçmek için 100 lira istedi. Bu bir nevi manevî tazminat olacaktı. O zaman için bu para az para değildi. İdare de 50 lira verdi. Adam kabul etmedi&#8230; Kalktı gitti.</p>



<p>— <strong>Ya! Elli lira için beni hapse mi göndereceksiniz </strong>dedimse de tesiri olmadı&#8230;</p>



<p>Uzatmayalım. Muhakeme günü geldi çattı. Hâkimin huzuruna çıktık. Ben kararımı vermiştim.</p>



<p>Hâkim dâvâcıya sordu:</p>



<p>— <strong>Nasıl sulh oldunuz mu?</strong></p>



<p>— <strong>Hayır efendim. Uzlaşamadık&#8230;</strong></p>



<p>Belli ki, hâkim benim mahkûm olmamı istemiyor, işi karara götürmüyordu… Bana sordu:</p>



<p>— <strong>Neden anlaşamadınız.</strong></p>



<p>— <strong>Reis Beyefendi. Biz kendine lâzım gelen tarziyeyi verdik. Burada da huzuru âlinizde aynı şeyi tekrarlıyorum. Hata ettik. Kastimiz yoktur. Hele ben kendilerini görmüş de değilim. Ama kendileri dâvâdan vazgeçmek için 100 lira istediler. İdare de 50 lira verdi. Kabul etmediler. Buraya geldik. Yoksa bizim&#8230;</strong></p>



<p>Sözümü hâkim bitirmedi.</p>



<p>— <strong>Bu ne biçim lâf!.. Para pazarlığı mı yapıldı. Nedir bu?.</strong> Diye sordu. Avukat da fena bozuldu.</p>



<p>— <strong>Aman efendim. Biz öyle bir şey istemedik. Yalnız mahkeme masrafı vesaire oldu. Bendenizin ücretim. Yoksa. Ne demek.</strong></p>



<p>— <strong>Çıkın dışarı. 10 dakika sonra gelin bana kararınızı söyleyin!</strong> Diye avukat ve dâvâcıyı adeta kovmuştu. Koridora çıktık adamlar üstüme hücum ettiler.</p>



<p>— <strong>Naaptın yahu! Hâkime para pazarlığı söylenir mi?</strong></p>



<p>— <strong>Ben ne bileyim kardeşim. Senin hapse girdiğin var mı?.. Anlaşamadık dediniz. Hâkim de bana neden diye sordu. Sebebini söyledim&#8230;</strong></p>



<p>— <strong>Böyle şey olur mu, siz ne biçim gazetecisiniz. 50 liraya sulh olunur mu?</strong> Diyerek söylene söylene. Salona girdi. Ben de arkasından. Hâkim sordu.</p>



<p>— <strong>Ne oldu?..</strong></p>



<p>— <strong>Efendim verdikleri tarziyeyi kabul ettik, dâvâ masraflarını da kabul ettiler. Bu suretle biz de dâvâdan feragat ediyoruz.</strong> Deyince içim ferahladı… Zabıt kâtibine:</p>



<p>— <strong>Yaz ifadesini dâvâ vekilinin,</strong> dedikten sonra;</p>



<p>— <strong>Dâvâcının feragatine binaen dâvânın sükûtuna karar verildi.</strong> Dedi. Gazeteci olarak girdiğim ilk ve inşallah son dava budur. Milliyet Magazin 01.06.1975</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beyin meselesi</title>
		<link>http://felek.org/beyin-meselesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 May 2021 19:06:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7555</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Beyin meselesi</strong></p>



<p>Akşam eve geldiğim zaman..</p>



<p>— Bugün sizi üç defa birisi aradı..</p>



<p>— Kimmiş?..</p>



<p>— İsmini vermedi.. çok mühim ve mahrem bir iş için arıyorum.. nerede görebilirim, dedi.. biz de ya gazetede, ya Cemiyette bulursunuz.. dedik.. “Ben oralara gidemem.. mutlaka evde görmeliyim..” dedi..</p>



<p>— Kimmiş acaba? Sesi sözü nasıl?</p>



<p>— Derli toplu konuşuyor..</p>



<p>— Bir daha telefon edecek mi?</p>



<p>— Edecek…</p>



<p>O gece komşuya gittik.. avdette telefon masasının üstünde.. uşağın:</p>



<p>«Bir bey aradı. Yarın telefon edecek» yazısını okudum..</p>



<p>— Ha!.. Adamcağız gene bizi bulamadı. Neden bu kadar ısrarla arıyor acaba..</p>



<p>Dedik.. o gece yattık.</p>



<p>Sabah erkenden telefon:</p>



<p>— Gazeteci Burhan Felek Beyin evi mi?</p>



<p>— Evet..</p>



<p>— Kendisi kalktı mı?</p>



<p>— Henüz kalkmamıştı. Siz uyandırdınız!</p>



<p>— Öyle mi? Affedersiniz.. bir saat sonra telefon ederim.. diye telefon kapandı..</p>



<p>Allah Allah! Kimdir bu adam. Nedir derdi?</p>



<p>Gerçekten bir saat sonra telefon çaldı.</p>



<p>Uzaktan gelen bir ses:</p>



<p>— Kimsiniz?</p>



<p>— Siz kimsiniz?</p>



<p>— Siz kimsiniz?</p>



<p>— Ben sizin aradığınız adamım.</p>



<p>— Öyle mi?.. Memnun oldum.. Burhan Felek siz misiniz?</p>



<p>— Evet!.. Benim&#8230;</p>



<p>— Sesiniz biraz değişik geliyor.</p>



<p>— Ne gibi?</p>



<p>— Yani hakikaten Burhan Felek misiniz?</p>



<p>— Tabiî. Yani anlamadım&#8230;</p>



<p>— Bunda anlaşılmıyacak ne var azizim. Ben Burhan Felek’le konuşmak istiyorum.</p>



<p>— Buyurun konuşun!..</p>



<p>— Ama sizin yani şimdi benimle konuşan adamın Burhan Felek olduğundan emin olmak isterim.</p>



<p>— Nasıl edelim.. televizyon gibi bir şey olsa da beni görseniz!</p>



<p>— Görmek bir şey ifade etmez.</p>



<p>— Neden?</p>



<p>— Çünkü ben sizi tanımıyorum.</p>



<p>— Ne yapacağız!..</p>



<p>— Yapacağınız sizin siz olduğunuza dair beni temin etmenizdir. Beni şahsen görürsünüz.</p>



<p>— O da bir şey ifade etmez.. mademki sizi tanımıyorum..</p>



<p>— Siz gelin de.. ben size hüviyet varakalarımı gösteririm.</p>



<p>— Ha! O olur. Ne zaman geleyim?..</p>



<p>— Ne zaman gelirsiniz?</p>



<p>— Gece gelsem olur mu?..</p>



<p>— Geceleri işle meşgul olmam.. neden gündüz gelmiyorsunuz?</p>



<p>— Gelirim, gelirim ama&#8230; Ne ise peki öyle olsun&#8230; Ne zaman geleyim?</p>



<p>— Ben sabahları evdeyim.. öğleden sonra çıkarım.. ya gazeteye gelirsiniz.. yahut Cemiyete gelirsiniz..</p>



<p>— Olmaz olmaz. Ben mümkünse eve geleyim..</p>



<p>— Olur.. yarın saat 11 de.. münasip mi?.</p>



<p>— Münasip. Teşekkür ederim.</p>



<p>— Bir şey sormak isterim..</p>



<p>— Buyurun..</p>



<p>— Kiminle görüşüyorum?</p>



<p>— Onu geldiğim zaman öğrenirsiniz!</p>



<p>— Peki.. o halde ne mevzuu görüşeceğimizi söyler misiniz?</p>



<p>— Onu da o zaman söylerim..</p>



<p>— Bu ne kadar esrarengiz şey beyefendi!</p>



<p>— Biraz öyledir..</p>



<p>— O halde hiç değilse benim şahsıma ait bir şeyi mi.. bari onu söyleyiniz!</p>



<p>— Hayır hayır.. kat’iyen sizi alâkadar etmez&#8230;</p>



<p>— Pekâlâ.. o halde yarın saat on birde&#8230;</p>



<p>— Teşekkür ederim..</p>



<p>— Adresimi biliyor musunuz?</p>



<p>— Öğrendim. Merak etmeyin!.</p>



<p>— Güle güle..</p>



<p>Doğrusu merak ettim&#8230; Ertesi gün yağmurlu bir gündü.. saat on birde kapı çalındı&#8230; Hemen koştum.. 45 -50yaşlarında.. biraz pejmürde; fakat hali harekâtı muntazam bir adam geldi..</p>



<p>— Buyurun, dedim&#8230; telefonda görüştüğüm&#8230;</p>



<p>— Vâmuk Açık..</p>



<p>— Memnun oldum.. buyurun!.</p>



<p>Sırtındaki yağmurluğu çıkardı.. yol gösterdim.. odama geldik. Karşımdaki koltuğa oturdu..</p>



<p>Ben de sarı kartımı çıkarıp gösterdim..</p>



<p>— Tamam tamam.. çok özür dilerim.. görüşeceğim şey hayati bir ehemmiyeti haizdir. Vaktinden evvel duyulmasını istemem.. size karşı gıyabî bir itimadım var..</p>



<p>— Teşekkür ederim.. bir kahve?</p>



<p>— İçerim&#8230; Zamanınızı almıyayım.. hemen mevzua girebilir miyim?..</p>



<p>— Tabii..</p>



<p>— Siz bundan evvel bir yazınızda&#8230; Haaa! önce onu söyliyeyim.. ben operatörüm.. İsveç’te beyin cerrahisi tahsil ettim.. ne var ki doktoramı vereceğim sırada hocamla bir mesele hakkında ihtilâfa düştüm. Ve doktoramı yapmadan geldim. Bu işi burada da yapmadım. Çünkü burada İsveç fakültesini tanımıyorlar.. onun için ben operatörlük de yapamam.. ama mesleğime ait çalışmalarım var..</p>



<p>— Yazık..</p>



<p>— Yok yok.. ben memnunum.. rahat rahat tetkikatımı yapıyorum..</p>



<p>— Ama maişet meselesi..</p>



<p>— Kolay iş.. ben vejetaryenim. Yani et yemem.. bizde de zerzevat bol.. onun için hayatımdan memnunum.. şimdi gelelim mevzua.. siz geçenlerde şu mahut kalb ameliyatından bahseden bir yazınızda şaka kabilinden bir de beyin değiştirmesi ameliyatından bahsetmiştiniz hatırlar mısınız?</p>



<p>— Evet..</p>



<p>— O sizin şaka olarak yazdığınız şeyi ben gerçekleştirme yolunu bulduğumu sanıyorum.</p>



<p>— Tatbikatını yaptınız mı?</p>



<p>— Yok daha tatbikat safhasına girmedik.. zaten ben yapamam bunu..</p>



<p>— Kim yapar?..</p>



<p>— Orası mühim değil.. mühim olan benim keşfimin sizin tarafınızdan kabulüdür.</p>



<p>— Benim ne salâhiyetim var? Ben hekim değilim ki…</p>



<p>— Biliyorum.. biliyorum.. mesele benim bulduğum şeyi sizin lânse etmenizdir.</p>



<p>— Nasıl ederim.</p>



<p>— Onu da anlatacağım.. şimdi cerrahide organları değiştirmek ameliyatı başladı.. böbrekte.. gözde.. kalb kapaklarında falan.. yalnız sizin şaka ettiğiniz beyinde böyle bir şey yapılamıyordu.. işte ben bunun imkânını bulduğumu sanıyorum.</p>



<p>— Enteresan..</p>



<p>— Çok.. çok enteresan..</p>



<p>— Nasıl oluyor bu?..</p>



<p>— Beyefendi.. hâlâ tababet (tıp, hekimlik bilimi) beyin denilen organın ne olduğunu, nasıl çalıştığını bilmez. Yalnız bu uzuv bozulduğu zaman bunun arâzı görülür. Çok defa bunun çaresi bulunur; düzelir; ama neden düzeldiği de belli olmaz.. yani bu uzuv henüz tababet için oldukça meçhul bir organdır. Bunun değiştirilmesi de o nisbette güçtür.</p>



<p>— Zannederim..</p>



<p>— Zannedebilirsiniz.. bu uzuv üzerinde en ufak bir ameliyat, hastanın mizacı ve hayatı üzerinde değişik ve beklenmedik tesirler yapabilir. Onun için bir beyinin değiştirilmesi yalnız ameliyat bakımından değil.. yerine konacak yeni uzuv bakımından da çok müşkül bir meseledir. Hele böyle bir yedek beyni ancak kadavradan alabilirsiniz. Onun da hayatiyeti bitmiştir. Bitmese de acaba bu beyin sağlam mıdır, değil midir? Ne gibi zaafları vardır? Değil mi efendim.. bilmem anlatabildim mi???. .</p>



<p>— Anladım..</p>



<p>— Ben, işte bunun çaresini buldum..</p>



<p>— Çok mühim..</p>



<p>— Tabii çok mühim.. size bunu anlatacağım.. müsaade ederseniz bir sigara içebilir miyim?</p>



<p>— Tabii.. unuttum vermeye..</p>



<p>— Yok, yok.. ben kendi sigaramı içerim. Şimdi efendim size bunu anlatacağım.</p>



<p>— Sizi dinliyorum..</p>



<p>— Yalnız (yerinden kalkarak) müsaade ederseniz kapıyı kapayayım&#8230;</p>



<p>— Neden?..</p>



<p>— Başkası dinlemesin.</p>



<p>— Evde uşaktan başka kimse yok.. o da..</p>



<p>— Olsun.. ben vesveseli bir adamım.. bu etüdlerimi bile bir takım rümuzlarla kimsenin anlamıyacağı tarzda yazdım ki başkasının eline geçerse anlayamasın diye..</p>



<p>— Peki öyle olsun..</p>



<p>— Ondan başka bu söylediklerimi benim müsaadem olmadan kimseye, hattâ en yakınlarınıza bile söylemiyeceğinize dair bana söz vermelisiniz!</p>



<p>— Söylemem.</p>



<p>— O kadarı kâfi değil.. namus üzerine..</p>



<p>— Namusum üzerine söz veriyorum söylemem.</p>



<p>— Tamam.. şimdi ne diyorduk.. beyin değiştirme&#8230; Ve yeni beyin bulma problemi?. Bilmem hiç işittiniz mi? Elektronik beyin diye bir şey var.</p>



<p>— Bilirim.. İsrail’de de görmüştüm.</p>



<p>— Hah!</p>



<p>— Büyük bir cihaz.. odaları dolduruyor.</p>



<p>— Evet evet.. şimdi bunların küçüklerini yapıyorlar.. Feza sondajları yapan âletlere koyuyorlar. Küçücük saat kadar bir şey..</p>



<p>— Evet..</p>



<p>— Şimdi meselenin püf noktasına geliyorum.. Bildiğiniz gibi beynin bir çok fonksiyonları vardır. Bunların hayatla alâkalı kısımları dimağçe dediğimiz kafanın arka tarafındaki küçük beyindedir.</p>



<p>— Evet!..</p>



<p>— Şimdi şu veys bu sebeple, aptallık, delilik, veya başka şekilde bir hastanın beynini değiştirmek için.. küçük beyine dokunmaya lüzum yok.. akıl dediğimiz muhakeme ve düşünme gibi işleri gören dimağın ön tarafını alacağız..</p>



<p>— Nasıl?</p>



<p>— Orasını operatörler bilir.. size anlatmaya lüzum yok..</p>



<p>— Peki..</p>



<p>— Onun yerine aynı ebadda plâstik mahfazalı bir küçük elektronik beyin yerleştireceğiz?</p>



<p>— Bu biraz güç olmaz mı?</p>



<p>— Orası bizim işimiz.. siz dinleyiniz.. ve aklınızın takıldığı yerleri söyleyiniz.</p>



<p>— Bu elektronik beyin, uzvi beyine nasıl bağlanacak&#8230;</p>



<p>— O da bir fennî iştir. Neresini nereye bağlıyacağımızı biz biliriz..</p>



<p>— Pekâlâ..</p>



<p>— Bu elektronik beyni yerleştirdikten 34 saat sonra hasta yeni bir beyinle yaşamaya başlıyacak ve bu yeni beyin muhakemelerinde ve hesaplarında hiç şaşmıyan, hastalanmıyan bir elektronik beyin olacak!</p>



<p>Adamın halinden zaten şüphelenmiştim ya!.. İşi buraya getirince artık hiç şüphem kalmadı..</p>



<p>— Güzel..</p>



<p>— İnandınız mı?</p>



<p>— Siz inandınız mı?</p>



<p>— Şüphe mi ediyorsunuz.. bir kere bugün elektronik beyinler yüzden fazla mevzua cevap veriyorlar. Bundaki isabet nisbeti yüzde 99 buçuk.. o da sorulan sualin elektronik beyine iyi intikal ettirilmemesinden neş’et ediyor.</p>



<p>— Peki bu beyin nasıl düşünecek?</p>



<p>— Bir küçük ordinatör tablosu olacak.. ondaki sual numaraları, telefon numarası gibi tertiplenir.. düğmeye basılır.. beyin işler, cevabını verir.</p>



<p>— Yaaa! E suallerin numaralarını nasıl bileceğiz???</p>



<p>— Telefon defteri gibi bir küçük soru listesi var.. zamanla nasıl telefon numaralarını ezberledinizse onu da ezberliyeceksiniz.. basit şey!.</p>



<p>— Cevaplar..</p>



<p>— Cevaplar elektronik beyinden, tabiî beyin köklerine geçecek ve hasta cevabı bilecek.. tıpkı tabii beyinde olduğu gibi. Şu farkla ki tabii beyinde bir şeyi bilmek için evvelden öğretmek lâzım iken bunda sadece soru numaralarını tertiplemek kâfi&#8230;</p>



<p>&nbsp;Akıl alacak şey değil.. ama adam bir fen adamı gibi anlattı. Ve sordu:</p>



<p>— Ne dersiniz?..</p>



<p>— Mükemmel, mükemmel.</p>



<p>— Değil mi?.. İşte siz bunu önce ismimi vermeden lânse edeceksiniz.. etrafında tabii patırtılar olacak.. ve nihayet iş meydana çıkacak&#8230;</p>



<p>Ben ne yapabilirdim şimdi.. Aklıma geldi:</p>



<p>— Bu beyin ne ile işliyecek?</p>



<p>— Elektrik cereyaniyle..</p>



<p>— Ya cereyan kesilirse..</p>



<p>Birdenbire durdu&#8230;</p>



<p>— İşlemez.. beyin işlemez.. adam beyinsiz kalır.. vah vah.. ben bunu nasıl düşünmedim. (Birdenbire kalktı) Bana müsaade!. Bu meseleyi de halletmem lâzım.. yalnız kimseye söylemek yok! Namus sözü verdiniz. Bu benim için hayatî meseledir. Yani eğer söylerseniz size çok pahalıya mal olur.</p>



<p>— Yok, yok. Emin olun! Benden sır çıkmaz, dedim&#8230; Telâşla yağmurluğunu aldı ve gitti.</p>



<p>Cumhuriyet Gazetesi 13.12.1967 Haftanın Şakası</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>AKSIRIK VERGİSİ</title>
		<link>http://felek.org/aksirik-vergisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 May 2021 19:06:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7553</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>AKSIRIK VERGİSİ</strong></p>



<p>Hikâye ettiler:</p>



<p>Vaktiyle — Sultan Hamit zamanında &#8211; Arnavutluk’ta mı, Yemen’de mi, Asir’de mi bir yerde bir mal memuru varmış ki; halktan vergi almak için fırsat ararmış. Gerçi o zaman vergi tahsili bugünkü gibi muntazam ve biteviye (tekdüze) gitmiyor imişse de ara sıra maliye nezaretinden “tahsilâta kermî verilmesi,, hakkında emirler geldikçe adamcağızın maliyecilik damarları kabarır ve halktan vergi almak için çareler düşünürmüş.</p>



<p>(Vakıa &#8211; lâf aramızda &#8211; hemen hemen her maliye ve hesap memuru bu zihniyettedir; amma bugünkü rejim çok şükür artık buna müsait olmadığı ve halktan alınacak verginin hududu çizilmiş bulunduğu için hakkını ve vazifesini bilen adamın vergi hususunda hırpalanmayacağı bihakkın umulur.)</p>



<p>Gelelim hikâyemize;</p>



<p>Bu adamcağızın her fırsatta vergi alması o kadar şöhret bulmuş ki; bulunduğu yerden kaldırılması için mazbatalar yapmışlar.. Lâkin hiç Maliye Nezareti böyle “gayretli„ memuru atar mı?.. Herif iskemlesine yerleştikçe yerleşmiş ve ölçüsü, terazisi olmayan vergi kesimlerine kuvvet vermiş.. O halde ki, penceresine çamaşır asandan, kapısını boyatandan, bahçesine çardak yapandan, düğünlerden, derneklerden vergi almaya kalkmış.. hükûmet adamına ne denebilir? Memleket mutasarrıfı mı, kaymakamı mı her kimse mülkiye amiri de bu adamdan müşteki (şikâyetçi) imiş. Bir gün valinin teftişi sırasında bütün erkânı hükûmet topluca bulundukları sırada, kaymakamın teşviki ile birisi valiye şu mealde bir arzuhal vermiş:</p>



<p>“Cenabı hak devlet ve millet hazinesine zeval vermesin. Kasabamız halkı her türlü rüsum ve tekâlifi tediyede (vergileri ödemede) ve mal memurumuz da işbu vergileri tahsilde adeta numune-i imtisal (örnek alınacak) bir gayret ve intizam göstermektedir. Mal memurumuzun bugüne kadar vergiye matrah olacak düğün, dernek, çardak ve saire gibi en hatıra gelmeyen şeyleri bulup çıkardığını görmekle de iftihar etmekteyiz. Yalnız acizlerinin hatırına bir matrah daha geldi. Eğer mazharı kabul olur da tatbike başlanırsa ol babdaki lâyihasını (bu konudaki tasarıyı) ayrıca takdim etmek ve vergi hasılatında tensip buyurulacak (uygun görülecek) miktarda ikramiye ile taltifime (ödüllendirilmeme) müsaade buyurulmak üzere badema (bundan sonra) aksırıktan vergi alması hususunda lieclih tetkik mal memurluğuna emir ve havalesi&#8230;„</p>



<p>Vali bunu aldıktan sonra tahkikat yapmış ve mal memuru oradan kaldırılmış… Becayiş (karşılklı değişim)mi, terfi mi? Belli değil.</p>



<p>Tan Gazetesi 09.09.1935</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YARENLİK</title>
		<link>http://felek.org/yarenlik-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 May 2021 19:05:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7551</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>YARENLİK</strong></p>



<p>Yarenlik etmeye ne kadar ihtiyacım var, bilemezsiniz. Ama dost, ahbap o kadar hayat tasasına düşmüş ki, yapacağım şakalara:</p>



<p>— Şimdi sırası mı? diyeceklerdir, diye korkuyorum.</p>



<p>Gene de kendimi bu hevesten kurtaramıyorum.</p>



<p>*</p>



<p>Her zaman yazdığımız gibi, dünyanın manzarası hiç de iç açıcı değil iken, biz de arasıra Felek’ten bir gün çalarak, yârenlik edelim diye düşündük. “BİRAZ DA YARENLİK” başlığı altında küçük Nasrettin Hoca, Bektaşi ve başka mizahî fıkralar, hadiselere uygun düşen atasözleri, artık “mesel” olmuş meşhur şiirler, kısacası yârenlik etmeye yarayan güldürücü, düşündürücü, hoşlandırıcı yazılar yazacağız.</p>



<p>Bunu yaparken de, her zaman kendilerinden çok faydalandığımız sevgili okuyucularımızdan da yardım isteyeceğiz.</p>



<p>Böylece okuyucu- gazeteci işbirliği ile “yârenlik” diye adlandırdığımız bir yayın türünü oluşturmaya çalışacağız.</p>



<p>Umuyoruz ki, okurlarımız da bu kararımıza katılacak ve haftada birkaç dakika “&#8217;yârenlik” etmek isteyeceklerdir.</p>



<p>*</p>



<p>Aslında biz fıkra yazarıyız. Bu fıkra sözü, şu son 40 yıl içinde bilhassa basın âleminde mânasını, şeklini, şemalini değiştirdi, bambaşka bir şey oldu.</p>



<p>Fıkra -bildiğiniz gibi- lugatta birkaç manaya gelir. Birisi küçük hikâye, küçük masaldır. Bektaşi fıkraları, Nasrettin Hoca fıkraları dediğimiz zaman anlaşılan mana gibi… Bir de kanun, nizam, tüzük metinlerinde maddelerin parçalarına denir. Buna “bend” de diyoruz. Üçüncüsü de belkemiği dediğimiz eski tabirle amûdi fıkari’nin parçalarıdır.</p>



<p>Bugün gazetelerimizde adeta “onsuz olmaz” hale gelen fıkra, baştaki manadan alınmıştır. Buna, Cumhuriyet basınında galiba ben duacınız sebep olmuşumdur. Çünkü ilk yazılarımız bugünkülerden daha mizahî, onun için de hemen her gün bir fıkrayı havi (içerir) idi. Bu fıkralardan kinaye olarak yazılarımıza “Fıkra” ve bize de “Fıkra Yazarı” adı verildi. Buna bugün ne kadar riayet ediyoruz? Orasını okurlarımız kestirsinler. Bize düşen, bu yoldan mümkün olduğu kadar ayrılmamaktır.</p>



<p>*</p>



<p>Doğrusunu isterseniz, dünyada da tuhaflık bitti galiba! Geçmişin tuhaflıkları bugün için bir şey ifade etmiyor artık…</p>



<p>Geçende elime bir Karagöz gazetesi koleksiyonu geçti. Bu gazetenin çıktığı devirlerde herkesi kahkahalarla güldüren tuhaflıkları, esprileri, şimdi ne kadar yavan geliyor. Bunu anlıyorum. Zamanla tuhaflıklar ve gülünecek şeyler değişiyor. Çünkü insan değişiyor. Ama nedir bu kısırlık? Her tarafta böyle. Bizde her yerden fazla durgun.</p>



<p>&nbsp;Galiba güzel söze ve konuşana eskisi kadar rağbet yok. Çünkü marifet, iltifata tâbidir. O marifeti takdir eden mi azaldı, takdir etme zemin ve zamanı mı azaldı? Bilemiyorum…</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İkinci Cihan Harbinde Türkiye</title>
		<link>http://felek.org/ikinci-cihan-harbinde-turkiye/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 May 2021 05:01:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7549</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>İkinci Cihan Harbinde Türkiye</strong></p>



<p>Bir memleket bazen harp ederek, bazen de harbe girmemekle kurtarılır.</p>



<p>İstiklâl Harbi ile Mustafa Kemal Paşa Türkiye’yi kurtarmıştır.</p>



<p>İsmet İnönü de muahedelere (anlaşmalara), angajmanlara, türlü baskılara rağmen Türkiye’yi İkinci Cihan Harbi’ne sokmamakla kurtarmıştır.</p>



<p>Kendisine sorsaydık ne derdi bilmem ama, bana sorarsanız İsmet Paşa’nın siyasî ve askerî hizmet hayatının karması memleketi İkinci Cihan Harbi’ne sokmamış olmasıdır.</p>



<p>*</p>



<p>Aslına bakarsanız Türkiye hisleri ve müdafaa sistemini takviye etmesi bakımından hep Rusya’ya karşı çıkar. Ve Rusya’ya karşı çıkan başlıca Avrupa askerî kuvveti olan Almanlarla beraber durur. Birinci Cihan Harbi böyle olmuştur. Gerçi İttihatçılar Osmanlı İmparatorluğu’nu harbe sokmuşlardır; ama bunu sanıldığı kadar hesapsız mesnetsiz yapmamışlardır.</p>



<p>Çünkü Türkiye, Rusya ile tarih boyunca 17 defa harp etmiş. Hatta Rusya aleyhine Avrupa devletleriyle askerî ittifaklara ve müşterek harp harekâtına katılmıştır. Türkiye’de şimdi artık biraz hafiflemiş olan Rus korkusu sanıldığı gibi ideolojik bir endişe değildir. Tarihten beri gelen ve Büyük Petro’nun vasiyetnamesine kadar giden bir siyasetin bizdeki alerjisidir. Hâlâ “moskof” kelimesi Türkiye’nin birçok yerinde halk dilinde gaddar, zalim manasına kullanılır. Hâlâ söylenen çalınan;</p>



<p>“Sivastopol önünde yatan gemiler”</p>



<p>“Atar nizam topunu yer gök iniler”</p>



<p>gibi türkü haline gelmiş marşlarımız vardır.</p>



<p>*</p>



<p>&nbsp;Türkiye’nin Birinci Cihan Harbi’nde Rus ordusunun Trabzon’a kadar gelmesi gibi unutulmayacak hınç sebepleri de yüreklerde hiç bir zaman kuvvetini kaybetmemişken, İkinci Cihan Harbi, göz göre göre Hitler’in “şirret”liği ve Almanya’yı bir dünya imparatorluğu yapmak gayreti yüzünden meydna gelmiştir. Onun bunu yapacağı belli idi. Ama itiraf etmeliyiz ki, Almanlardan başka kimse harp istemiyordu. Onların da Birinci Cihan Harbi’ndeki yenilgileri ağır olduğundan, o mağlûbiyetin akıbetlerinden doğan tepkiler de çok sert olmuştu.</p>



<p>İkinci Harp bilindiği gibi, Almanların önce Ruslarla birleşip Polonya’yı bölüşmesi, sonra İngiliz, Fransızlara karşı yürümesiyle oluştu ve gelişti. Ben size o zamanlar halk arasında bilinen, söylenen ve görülüp görüşülen şeyleri nakledeceğim:</p>



<p>Bu harpte Hitler’in başta oluşu, Türkiye’nin Almanlara karşı olan sempatisini kırmıştır. Almanya’dan kaçan Yahudi asıllı birçok profesör, bizim üniversitelerde kürsüler bulmuş. Ve bundan bahtiyar oldukları nisbette Türkiye’ye hizmet etmişlerdir.</p>



<p>İkinci bir endişe, Almanların Birinci Harpte yenilerek bizi de berbat etmiş olmaları, onlara karşı olan itimadımızı kırmıştır. Ve İkinci Cihan Harbi başlarında İngiliz ve Fransızlarla olan anlaşması memlekette ferahlık yaratmıştır.</p>



<p>O zamanlar İsmet Paşa’nın:</p>



<p>— Artık aç kalacak tarafta olmayacağız! sözünü herkes bilirdi.</p>



<p>Ama, Almanların ilk harp senelerindeki parlak başarıları âmme efkârını (kamuoyunu) ve bütün bu inançları sarsmadı dersem yanlış olur.</p>



<p>Türkiye’de bilhassa generaller arasında Almanların bu harbi mutlaka kazanacağına inanmış kimseler vardı. Bunlardan birisi rahmetli Hüseyin Hüsnü Erkilet Paşa idi. O devirde Cumhuriyet gazetesinin askerî makalesi yazarlığını yapan Paşa, iyi bir kurmay idi. Almanların Batı Avrupa’yı yutuverip, Fransa’yı teslim aldıktan sonra Rusya’ya dönmesi, Türkiye efkârında Müttefiklerle harbin başında yapılan anlaşmanın yanlış hesaba dayandığı zannını doğurmuştur. Gel gelelim, İsmet Paşa ve o zamanın kurmayları, işin sonunda Almanların mağlûp olacağı kanısında idiler. Bunu da zaman zaman açığa vururlardı.</p>



<p>*</p>



<p>O devirde İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirlerimizde karartma vardı&#8230; İstanbul semalarında uçaksavarlarımızın tayyare kovaladıkları görülürdü. Bir defasında Romanya’daki petrol havzasını bombalayıp geri dönmeye benzini kalmayan İngiliz uçaklarının, bizim İstanbul civarındaki bir askerî meydana inmek için gelişini ve bunları nasıl karşıladığımızı şahsen seyretmiştim. O zaman oturduğumuz Altunizade’deki evimizden (Sonradan Polis Prevantoryumu oldu),Pilâvcı bayırındaki dâfi dediğimiz uçaksavar bataryalarımızın nasıl kandil kandil ateş açtığını ve ışıkları yanan tayyarelerin de nasıl bir an evvel yere inmeye çalıştıklarını seyretmiştim.</p>



<p>Ertesi gün Örfi İdare Kumandanı Sâbit Noyan Paşa, gazetecilere hadisenin içyüzünü anlattı. Biz bunu bidayette Türkiye’ye tecavüz sanmıştık. Harbin ortalarında memleket ikiye ayrılmıştı.. Bir taraf Almanları, bir taraf İngilizleri tutuyordu. Ama bunların ikisi de tuttuğu taraf lehine hemen harbe girmeyi istiyordu.</p>



<p>Gazeteler de bu ayrılığın ve bu şiddetli isteğin tesiri altında idiler. Alman taraftarlığını dile getiren emsalsiz polemist rahmetli Peyami Safa idi. İngilizleri de merhum Hüseyin Cahit bey tutuyor ve iki taraf da İsmet Paşa’yı harbe sokmak için bütün gayretleriyle çalışıyorlardı. O kadar ki, bu iki muharrir arasındaki münakaşa nihayet birbirlerini hıyanet ve ajanlıkla itham edecek ve birbirinin millî hislerini rencide edecek hale geldi. Peyami Sefa, Hüseyin Cahit Beye Mister Cahit diye hitap ediyor. O da Peyami’ye Herr Safa diye sesleniyordu. Maalesef bu çirkinlik uzadı ve hükûmet bu münakaşaları yasak etti.</p>



<p>O esnada ben de harbe girmemek taraflısı ve Hitler aleyhtarı idim. Cumhuriyette yazmaya yeni başlamıştım. Cumhuriyet o devirde Alman taraflısı idi. Peyami bu gayrete orada başlamış, fakat gazetenin kapanması üzerine kapı değiştirmişti. Ben Peyami’nin yerine Cumhuriyet’e girmiştim. Yani Cumhuriyet o devrin hükûmeti nazarında gözde bir gazete değildi. İsmet Paşa ile Nadi Bey merhumun arası açılmıştı. Bu açıklık İsmet Paşa’nın taa 27 Mayıs’tan sonra koalisyon yapmasına kadar devam etmiştir.</p>



<p>Ben bu sıralarda bizim memlekette en ufak bir münakaşanın sövüşmeye, kavgaya kadar gideceğini gösteren bir küçük yazı yazmıştım. Maksadım bu çeşit polemiklerle alay etmekti.</p>



<p>Meselâ çalınan bir şarkının makamını tayinde çıkan ihtilâf yahut tavlada atılan bir zarın düşeş mi, şeşbeş mi olduğu hakkındaki anlaşmazlığın birbirimizi namus ayarının bozukluğunu iddiaya kadar götürebileceğini anlatmak istiyordum. Yazı gerçekten pek masum bir şeydi. Yazının çıktığı gün gazetemdeki küçücük odamda otururken telefon çaldı.</p>



<p>— Ankara’dan arıyorlar. Matbuat Müdürlüğü’nden, dediler. Arkasından rahmetli Selim Sarper’in sesi çıktı. (O zaman Matbuat Umum Müdürü idi).</p>



<p>— Felek bey. Bugünkü yazınızı okudunuz mu?</p>



<p>— Okudum beyefendi.</p>



<p>— Biz, bu çeşit münakaşaları yasak etmedik mi?&#8230; Kapattım gazeteyi. Dedi ve telefonu kapattı. Ben hemen koştum.Nadir Nadi Beye haber verdim. Yazıyı okudu.</p>



<p>— Bunda bir şey yok! Dedi ve ertesi gün Ankara’ya gidip gazetenin kapanmasını önledi.</p>



<p>Kısacası Almanların Stalingrad’daki bozgunu ve Amerikalıların harbe girmesiyle, İngilizlerin kendilerini toparlamaları ve bilhassa Amerika harekâtından sonradır ki, bizim Almanlarla birlikte harbe girmemizi isteyenler biraz sindiler. Ama bu sefer de öbür taraf işi azıttı idi. Ve İsmet Paşa’nın etrafındaki yakınları bile, Paşa’yı harbe girip galebe yağmasından pay almaya sevk etmişlerdir. Paşa’nın dış tazyikten ziyade iç tazyikten rahatsız olduğuna emindim. Ve ben İsmet Paşa’nın bütün hayatında bir taarruz harbine girmediğini ve harpten daima kaçındığını bildiğim için harbe girmeyeceğinden emindim. Bütün yazımlarımda, hep bu noktadan ve bu kanaatle hareket ettim ve isabet ettiğime inandım.</p>



<p>*</p>



<p>Şimdi de, bundan evvel ve bizim Rusya ile mi, Rusya’ya karşı mı olmamız meselesi münakaşa edilmiş durmuş ve dünya harplerine girip girmemiz hep bu açıdan mütalâa edilmiştir. Bu haklı bir davranıştır. Çünkü Rusya bir büyük devlettir, Çarlık devrinde de böyle idi. Şimdi de böyledir. Ama Rusya’nın bir Dünya ve Avrupa devleti olarak Akdeniz’e inmesi değişmez emelidir, bu da ancak Boğazlarla olur. Rusya her zaman Boğazları istemiştir. Biz ve Dünya, Boğazların Rusya’ya gitmesini istemeyiz. Ve biz Boğazları Rusya’ya en zararsız şekilde elde tutmaktayız. Ama biz Rusya ile müttefik olursak öteki müttefiklerinin akıbetine uğramamız muhakkaktır. Onun için biz Rusya ile iyi geçinir fakat Rusya’ya karşı kendimizi koruyacak sistemler ararız. Sultan Hamid de böyle yapmıştır. Meşrutiyet devrinde bile bu münakaşa edilmiş bir siyasetti. Meselâ Mizancı Murat Bey, Rusya ile anlaşmak taraftarı idi. Kendisi Çerkez’di ve Ruslardan gözü yılmıştı.</p>



<p>*</p>



<p>İkinci Cihan Harbine girmeyişimiz bir büyük nimet olmuştur. Ve bu da İsmet Paşa’nın bir siyasî marifetidir. Bunu ne inkâra, ne tenkide imkân vardır.</p>



<p>Milliyet Magazin&nbsp; Geçmiş Zaman Olur ki&#8230;</p>



<p>06.04.1975</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dil yâresi..</title>
		<link>http://felek.org/dil-yaresi-2/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 May 2021 05:00:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7547</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Dil yâresi..</strong></p>



<p>Birlikte dinliyorduk. Bir yanık ses Şevki Beyin:</p>



<p><strong>«Dil yâresini andıracak yâre bulunmaz.»</strong></p>



<p>Şarkısını hazin hazin söylüyordu. Arkadaşım birdenbire doğruldu:</p>



<p>— Dil yâresini sen benden dinle! dedi.</p>



<p>— Âşık mısın? diye sordum.</p>



<p>— Hayır, pisboğazım, dedi ve anlattı:</p>



<p>—&nbsp; &#8230; Bir vakitler ben Kınalıada’da yalnız başıma, hücra bir evde oturur, işimi kendim görür, yemeğimi de kendim pişirirdim. Bekâr adamın yemek pişirmesi kolay iş değildir. Arkadaşlar o zaman pek rağbette olan bir düdüklü tencere almamı tavsiye ettiler. «Yarım saatte hindiyi pişiriyor. Bir çeyrekte pilâv&#8230;» diye, methettiler. Ben de bir düdüklü tencere aldım. Biliyorsun. Bu tencerenin saatle ayar edilen bir düdüğü var. Yemeği kaç dakikada pişirecekse düdük ona göre ayar ediliyor; vakti gelince ibre, «yemek pişti» diye düdüğünü çalıyor.</p>



<p>«Ben aşûreyi pek severim. Aşûrenin de âdî tencerede pişmesi uzun sürer: onun için ilk iş olarak şu düdüklü tencerede bir aşûre pişireyim, dedim. Harcını aldım, yıkadım, ayıkladım. Suyunu, şekerini de beraber tencereye doldurdum. Kapağını da iyice kapattım, ateşe oturttum. Bir kere kapattıktan sonra bu tencereyi ara sıra yemek pişti mi diye bakmak mümkün olmadığından kendi haline bıraktım ve başka iş yapmak için odama geçtim&#8230; Aradan ne kadar geçtiğini bilmiyorum. Birdenbire bir patlama oldu; ama şiddetli bir patlama. Ödüm koptu. Hemen koştum mutfağa&#8230; Ne göreyim&#8230; Bizim düdüklü tencere kapağını atmış&#8230;</p>



<p>— Neden? Bozuk muymuş?</p>



<p>— Hayır, ben dalgınlıkla düdüğünü ayar etmeyi ve onun süpapını açmayı unutmuşum. Tabii istim tencereyi patlatmış&#8230;</p>



<p>— Vah vah&#8230;</p>



<p>— Yaaa! Güzelim tencere patladı.</p>



<p>— Bununla dil yâresinin münasebeti ne?</p>



<p>— Dur, lâfım bitmedi&#8230; Ben tencerenin kapağını atmış olmasından ziyade aşûreye acıdım.</p>



<p>— Aşûre pişmiş mi?</p>



<p>— Pişmiş de lâf mı? melhem gibi olmuş&#8230; Ama ne fayda? patlamanın şiddetinden ne var ne yok hepsi mutfağın duvarlarına tavanına fırlamış. Tencerede bir şey kalmamış.</p>



<p>— Vah vah&#8230;</p>



<p>— Ama ben, aşûreyi pek severim dedim ya! Dayanamadım&#8230; Mutfağın duvarlarında ne kadar aşûre varsa dilimle yaladım.</p>



<p>— Amma yaptın ha!</p>



<p>— Vallahi yaladım. O yüzden de on gün ağzıma sıcak, soğuk, tuzlu, ekşi birşey koyamadım.</p>



<p>— Neden?</p>



<p>— Kireç duvarları yalamaktan dilim yara oldu&#8230; İşte benim dil yâresi de bu!&#8230;</p>



<p>— Anladım&#8230; Yazık oldu şarkıya&#8230;</p>



<p>— Neden?..</p>



<p>— Onun dediği dil yâresiyle seninki arasında münasebet yok. O biçare gönül yarasından bahsediyor, sen aşûre pisboğazlığından yara olmuş dilini düşünüyorsun.</p>



<p>— Söyledim ya, benimki âşıklıktan değil, pisboğazlıktan oldu.</p>



<p>Tef Dergisi <em>Kuruntular</em></p>



<p>18.12.1954</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyük bestekârımız Itri</title>
		<link>http://felek.org/buyuk-bestekarimiz-itri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 May 2021 04:59:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7545</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p></p>



<p>İstanbul Konservatuarı beğenmeye çok değer bir teşebbüse girişerek Türk musiki üstadları adına her ayın ilk salı akşamı birer «tarihi konser» tertibine başladı.</p>



<p>Musiki gibi milletin mizacını şekillendiren başlıca bir unsura hizmet bakımından başka, halkın zevk ve ihtiyacına da cevab veren bu teşebbüsü şahsen ben gerçekten takdire seza bulmuştum.</p>



<p>Bu konserlerin dördüncüsü yarın akşam İstanbul Şehir Tiyatrosu Komedi kısmında büyük bestekârımız «Itri» nin şaheserlerine tahsis edilmiştir.</p>



<p>Ben bu parçaların son provasında bulundum ve bu büyük san’atkârımızın musiki dehası önünde kendimden geçtim. Sesleri sözleştiren ve nağmelerle görüşen bu adamın eserlerindeki ifade kudreti, rengârenklik, kâh azamet kâh tevazu ne ilâhi bir şeydi!</p>



<p>Itri, mahlasını almış olan Buhuri Zade Mustafa Efendi, İstanbul’da, Silivrikapısı ile Cerrahpaşa arasında Yaylak adı verilen semtte oturmuştur.</p>



<p>Hafız, şair ve mütefennin (münevver fen adamı) bir zattı. Mevlevi tarikatine salik olup ney çalar ve talik yazı yazardı. Evliya Çelebi kendisinden bahsederken «sahib-i beste üstadı kâmil bir zat-ı şerifti» der.</p>



<p>Dördüncü Sultan Mehmed huzurunda bir çok fasıllar okumuş, Padişahın takdirini kazanarak Esirciyan kâhyalığına tayin edilmişti.</p>



<p>1124 hicri, yani 1712 milâdî yılında sekseni geçkin olarak vefat etmiştir. Mezarı malûm değildir. Gerçi ona izafe edilen bir mezar vardır ama Itri’nin olduğu muhakkak değildir. Çünkü Saray Tezkiresi’nde( kayıt altına alınmış eserler) Topkapı Dervişan mezarlığında medfun (defnedilmiş) olduğu yazılı olmasına rağmen kabri orada bulunamamıştır.</p>



<p>Itri’nin en büyük vasfı, musikimizi yabancı tesirlerden kurtarıp bu yolda tam Türk bir eda, bir ifade ve bir üslûb ibda etmiş olmasıdır.</p>



<p>Seslerin dalgalanışında daima artan heybet ve istiğrak (dünyayı unutup kendinden geçmek), eserlerindeki ifade azamet ve kudreti bunun en belli başlı tezahürüdür.</p>



<p>1660 ile 1710 arasındaki yarım asra Türk musikisinin “altın devri” diyebiliriz. Devletin en ihtişamlı devri, Viyana seferinden evvel ve sonraya düşen bu elli, altmış yıla sıkışmıştır.</p>



<p>İşte, Türk musikisi bu devirde tamamen millileşmiş, ırk ve diyarımıza hâs ve saf bir mahiyet almıştır. Bu devirde yaşamış altmış kadar Türk bestekârının en önlerinde Itri, Seyyid Nuh ve Hafız Post gelir ki, Itri bunların ortasında bir güneş gibi parlamaktadır.</p>



<p>Nasıl şiirin Baki’de, hattın Şeyh Hamdullah’ta ve mimarinin Sinan’da harikulâde bir elle yuğrulduğu görülüyorsa, Itri’de de bestekârlığı dehayı andıran bir çeşni sezilir. Bu itibarla onu İsmail Dede’nin yanında bile bütün bestekârlarımızın en büyük timsali olarak görmek zarureti vardır.</p>



<p>Itri’nin bin kadar eserinden notasızlık sebebiyle elimize maalesef ancak yirmi kadarı gelebilmiştir. Bunların içinde de en marufIarı: Nevakâr, Naat, bestekâr besteler, Ağır Yürük Semailer, Segâh âyin ve Bayatî fasıllarıdır.</p>



<p>Üstadın en ilahî eseri olarak “tekbiri” ile sabah ezanlarındaki “essalâtı” zikretmek lâzımdır.</p>



<p>Itri, bir taraftan en ulvî dini eserler bestelerken, diğer taraftan muhtelif eserleriyle de milletin şevk ve hüznünü terennüm etmiştir.</p>



<p>Itri’nin bestelerini tetkik edenler kolayca görürler ki, musikimiz onun şahsında tam kemalini bulmuştur. Ellerinde zerre kadar maraziliğe tesadüf edilmez. Bilâkis ırkımızın isabet ve salâbet (metanet, sağlamlık) ve sıhhati ve şevkin, atılışın adeta muzaffer sesleri sezilir.</p>



<p>Cumhuriyet 05.01.1942</p>



<p>Hadiseler Arasında Felek</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Daha mutedil olmak lâzım!</title>
		<link>http://felek.org/daha-mutedil-olmak-lazim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 May 2021 10:33:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7532</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Cumhuriyet</p>



<p>Yayın Tarihi: 09.07.1946</p>



<p>Sayfa: 3</p>



<p><strong>Hadiseler Arasında FELEK</strong></p>



<p><strong>(1946 Seçimleri)</strong></p>



<p><strong>Daha mutedil olmak lâzım!</strong></p>



<p>Nenin nesi olduğunu bilmem amma bir seçim defteri yüzünden çıkan marazada bir bekçinin öldürüldüğünü gazetelerde okuyunca bende şafak attı.</p>



<p>İçlerinizden pek çoğunuz yakın siyasî tarihimizi, daha doğrusu seçim işleri, parti mücadeleleri gibi şeylerin 1908 den bu tarafa doğru olan tarihçesini benim kadar bilmez. Ben pek küçük yaşımda da olsa bu tarihi yaşamış, o yüzden hırpalanmış, hatta sürgüne kadar gitmiş birisi sıfatıyla bilhassa gazetelerimizde bugün estirilmekte olan ve bunların tesiri altındaki muhtelif yazıcılar nezdinde makbule geçen havayı asla beğenmemekteyim. Başka memleketlerde partiler veya partizanlar memlekete yapacakları hizmetleri ve karşı tarafın yapamadıklarını sayıp dökerken bizde maalesef iş şahsî münakaşa ve birbirini karalama şekline döküldü. Hatta bazı hallerde birbirlerini vatan düşmanı diye vasf etmeğe (nitelemeye) kadar vardılar. Bu vatan düşmanı, hain, alçak gibi lâflar ağızlarımızda oldukça bizdeki siyasî ve medenî terbiyenin hâlâ gelişemediğine hükmetmemek kabil değildir. Unutmamalıyız ki, muhalifi, mutabıkı bu tarlanın mahsulü, hep bir fabrikanın malıdır. Az çok fabrikasyon ve karakter farkları ile. Birbirimizin kusurlarına insanî bir müsamaha ve meziyetlerine hayırhah (iyiliksever) bir hemşeri hissiyle bakmadıkça o kadar hasretlisi göründüğümüz demokrasiyi memleketimizde hakkı ile yerleştirmemize imkân yoktur.</p>



<p>Gerçi bu işin acemisiyiz. Eğer demokrasi bizde ikinci meşrutiyetten – yani 1908 den – beri tatbikte devam edilecekse, yani, 31 Mart ve hareket ordusu macerası, tedhiş (korkutma) ve idare-i örfiyeler (sıkıyönetim), Umumî Harb ve İstiklâl Harbi gibi badirelerle sekteye uğramamış olsaydı, bugün çok ama çok daha olgun bir hale gelmiş bulunurdu. Böyle olmadığı içindir ki hepimizde, hatta dünya görmüş münevverlerimizde bile bir ölçüsüzlük, hatta bilgisizlik göze çarpmaktadır. Tecrübe göstermiştir ki gazeteler olsun, okuyucular ve taraftarlar olsun bu vadide aldıkları sür’ati, başlangıçta ağırlaştırmazlarsa sonradan tadil etmek güç olur. Çünkü hiç birimiz yanlış veya temposuz atılmış adımlarımızı efkârı umumiye muvacehesinde (durum karşısında) geri almak cesaretini ve yanlışlıklarımızı itiraf etmek faziletini gösterememekteyiz. Bunda belki de mazuruz. Çünkü büyük bir okuyucu kütlesinin böyle hareketleri zaaf eseri gibi görmek ihtimali daima variddir. Onun için tekrar hatırlatmayı bu memleketin ve bizzat hakikî demokrasi taraftarlarının menfaati icabı olarak sayarım ki bu ses, bu nota ve bu hava bilhassa bu müsamahasız ve insafsız hava, memlekete şimdiye kadar asla rahmet değil, hep fırtına getirmiştir.</p>



<p>Bir tecrübeli hemşeri sıfatıyla küçük büyük arkadaşları bu yolda ikaz etmeyi ve cümleyi itidale davet etmeği bir vazife bilirim.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Demokrasi, muvazene rejimi..</title>
		<link>http://felek.org/demokrasi-muvazene-rejimi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 May 2021 10:33:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7530</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Cumhuriyet</p>



<p>Yayın Tarihi: 06.07.1946</p>



<p>Sayfa: 3</p>



<p><strong>Hadiseler Arasında FELEK</strong></p>



<p><strong>(1946 Seçimleri)</strong></p>



<p><strong>Demokrasi, muvazene rejimi..</strong></p>



<p>Türkiye tarihinde bugünkü kadar geniş bir demokrasi denemesi yapılmış değildir. 1293 (1876) ve 1324 (1908) meşrutiyetleri, hele ikincisi başlangıçta ölçüsüz bir hürriyet devrinin müjdecisi gibi görünmüşken hürriyetin çokluğu, bunu sağlayan ve bundan faydalananların müsamahasızlık ve ölçüsüzlükleri yüzünden 31 Mart vak’aları olmuş, oldurulmuş, nihayet bu hürriyet bir nevi sakal-ı şerif gibi rafa konmuştu. Bununla beraber demokrasi o ölçüsüz hürriyet devrinde bile tam manası ile bugünkü kadar geniş tatbik edilmedi. Çünkü o zaman seçim iki dereceli idi. Bugün vatandaş seçeceği adamla kendi arasına girmiş bir ikinci seçmen görmemektedir.</p>



<p>Seçim bu kadar demokratik olunca, seçilenlerin de aynı havanın mahsulü olacağına ve bu geniş millet hâkimiyetinin parlamentoda aynı ölçüde devam edeceğine şüphe etmemek lâzımdır. Çünkü bugünkü demokrasi denemesinin 1908’deki meşrutiyet hâdiselerine benzemesini kimse ne ister, ne istemektedir. Şu halde emniyetle bekleyebiliriz ki, hangi partiden olursa olsun, önümüzdeki Millet Meclisi’ndeki azalar kendilerini oraya getiren sistemin icabı olan geniş demokrasi telâkkilerinden (anlayışınan) mülhem olarak (ilham almış olarak) konuşacak, çalışacak ve vazifesini o ışık altında görecektir. Bu hal bilhassa idare mekanizmamızda mühim bir zihniyet değişikliğinin âmili olacaktır. Uzun uzadıya idare hukuku veya siyasî hukuk noktalarından şerh ve izaha lüzum kalmadan pratik bakımdan anlatıvereyim.</p>



<p>Bir hükûmet makinesi ve onda çalışan kimseler ne kadar demokratik ve ne kadar demokrat olurlarsa olsunlar daima ellerindeki kuvveti arttırmak ve salâhiyeti genişletmek isterler. Bir devlet = millet + hükûmet olduğuna göre hükûmet unsurunun bu salâhiyet ve kuvvet arttırması daima millet hak ve kuvvetinin zararına olur. Ama bu hareket bir program dâhilinde, bir hususî kasıtla yani millet fertlerinin haklarını azaltmak gayesiyle yapılmaz. O hep iyi niyetlerle memleketi tehlikeye, işi dağdağaya ve sözü ayağa düşürmemek için yapılır ve yavaş yavaş yapılır. Hatta kanun yollarıyla yapılır. Böylelikle fertlerin hakları ile hükûmet unsurlarının vazife ve salâhiyetleri arasındaki muvazene (denge) bozulur. Bu muvazene bozukluğunun idarî bakımdan bariz zararları -derhal- görülmese bile, halk arasında hoşnutsuzluk, iştahsızlık ve itimatsızlık doğmasına sebep olur. Bu, zararlı bir şeydir. İşte demokrasi rejimi, bu muvazenesizliği önler. Herkes seçim yolu ile parlamentoya, yani teşri (yasama) ve murakabe (denetim) kuvvetlerine iştirak eder. Sanmayın ki demokraside, hele tek derecelide bir milliyetin efradı yalnız seçim esnasında bu murakabeye iştirak edebilir de o devre bitince âciz ve âtıl kalır, aslaaa!</p>



<p>Çünkü pek tabii olarak her mebus kuvvet aldığı memba ile irtibatını muhafaza kaygısındadır. Hele onun kırılmasını, kendinden gayrimemnun olmasını asla istemez. Bundan başka seçmenler partiler ve şahsî münasebetler yollarıyla daima vekilleri ile temas halindedir. Milletvekili de kendini seçenlerle sık sık temas mecburiyetindedir. Ummam ki, bundan sonra seçmenleriyle hiç değilse senede iki defa temas etmeyen bir mebus bulunsun.</p>



<p>Böylelikle her şeyden evvel millet ve hükûmet hak ve vazifelerinin muvazenesini (dengesini) bozan, beşer haklarına, vatandaşlık haklarına, siyasî ve tabii haklara tecavüz eden her hangi bir kanunun Meclisten geçmesine imkân kalmaz.</p>



<p>Bu muvazenenin idarî veya şahsî müdahalelerle bozulduğu hallerde, herkes şahsan hakkını arayarak muvazenesizliği gidereceği gibi, seçmenler ve matbuat da böyle bir hali hemen ortaya atarak teşri (yasama) ve murakabe (denetim) cihazını haberdar eder. Böylece terazinin iki kefesi birbirine mümkün mertebe denk olarak durur ve memleket işleri daha rahat ve normal olarak görülür.</p>



<p>Ama bunun bir zor tarafı vardır. O da memurların ve idare âmirlerinin, salâhiyetlerini (yetkilerini) ferdin hukukuna tecavüz teşkil etmeyecek tarzda iyi ayarlamaları ve kullanmaları keyfiyetidir. Ruhları ve itiyatları itibariyle pek sorgu suale alışık olmayan, idaresi altındakilere hudutsuz tasarruf meylinde ve iştihasında olanlar -varsa- bu demokrasiden pek memnun olmayacaklardır.</p>



<p>Onlar olmaya görsünler, memleket ve bunu memlekete sağlayanlar bununla çok ama pek çok yükseleceklerdir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Halk Partisine düşen..</title>
		<link>http://felek.org/halk-partisine-dusen/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 May 2021 10:32:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7528</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Cumhuriyet</p>



<p>Yayın Tarihi: 18.05.1950</p>



<p>Sayfa: 3</p>



<p><strong>Hadiseler Arasında FELEK</strong></p>



<p><strong>(1950 Seçimleri)</strong></p>



<p><strong>Halk Partisine düşen..</strong></p>



<p>27 sene Türkiye Cumhuriyetini idare ettikten sonra son seçimlerde iktidarı kaybederek ancak elli mebusla Meclise girebilen Halk Partisi:</p>



<p>— Artık ben muhalefete geçtim. Çok şükür memleketi idare mesuliyetinden kurtuldum, diyerek ellerini uğuşturamaz.</p>



<p>Kimse sormasa bile, Halk Partisi 27 senelik idaresinin bilânçosunu kendi kendine yapmalı ve bugünkü mağlûbiyetinin sebeblerini, psikolojik, ekonomik, sosyal ve idarî hatta şahsî sebeblerini araştırıp birer birer tesbit etmelidir.</p>



<p>İnsanın karnı ağrısa:</p>



<p>— Ne yedimdi? diye bir kere düşünerek sebebini araştırır ve karnını ağrıttığını sandığı şeyi bir daha yemez.</p>



<p>Memleket idaresinde azim mesuliyetler yüklenmiş, büyük işler yapmış esaslı bir partinin iktidarı kaybetmesi küçümsenecek bir hâdise değildir. Bu hâdisenin Halk Partisi hesabına tahlilini yapmak tabiî Demokrat Partiye düşmez. Olsa olsa Demokrat Parti, rakiblerini iktidardan savan âmilleri kendince mütalea ederek aynı hareketleri yapmamaya çalışır. Ama Halk Partisini seçimi kaybetmekle iktidar hesabını kapamış sayamayız. Bunun için yepyeni organlar lâzımdır. Belki bir müteşebbis heyet lâzımdır. Yakında toplanması beklenen kurultayı geciktirmeden çağırmak ve durumu orada mütalaa etmek (irdelemek) de yerinde bir hareket olur. Belki kurultay böyle bir heyet kurabilir.</p>



<p>Futbol takımı bile mağlûbiyetten sonra, oyununun hatalı noktalarını sıcağı sıcağına mütalaa eder (irdeler), gelecek maçta o hataları yapmamaya çalışırken, bir siyasî partinin bu yolda hiç bir şey yapmaması mümkün değildir.</p>



<p>Ancak bütün bu «muhasebe» görülürken herkesin, her heyetin ve her kararın hissesine isabet eden sorumluluğu, açık yürekle ve cesurane ortaya koymak ve kabul etmek bu partinin istikbali namına bir zarurettir. Yapılmış hataların en derin menşelerine kadar, her şeyi kurcalamak ve Halk Partisini kemirdiği son seçimlerde görülen kurtları araştırıp meydana çıkarmak suretiyledir ki bu müessese büsbütün çökmekten kurtarılabilir.</p>



<p>Bu satırları yazarken şuraya da bilhassa işaret etmek yerinde olur ki; Halk Partisi tek parti olarak teşekkül etmiş, bünyesinde her türlü zıt kanaatleri toplamış bir siyasî halita (alaşım, farklılıkların bileşimi) olduğu için siyasî mezheb prensipleri mevzuu bahis olduğu, hatta bir sürü hükûmet icraatı tahakkuk ettiği sıralar, içlerinde bunlara inanmayan, bunları kerhen kabul eden bir çok azalar mevcuttu. Çok partili rejime geçip de kanaatlerin bir istikamete tevcihi zarureti ortaya çıkınca bütün bu zıt kanaat sahiblerinin durumları gayritabiî bir manzara almıştır. Muhalefete geçtiği sırada Halk Partisinin bu kanaat ebrularını da izale etmesi, onun normal ve sıhhatli bir bünyeye malik olması bakımından bir zarurettir. Esasen bu siyasî tasfiye zarureti kuvvetli bir muhalefet karşısında iktidarı muhafaza da etmiş olsa gene belirecekti. Seçimden mağlûp olarak çıkmış olan Halk Partisine yaptığımız bu tavsiyeyi, iktidarı kazanmış olan Demokrat Partiye de tekrarlamak zorundayız. Çünkü nasıl Halk Partisi bir tek parti olarak her sınıf ve her kanaati içine toplamış idiyse, Demokrat Parti de bir muhalefet partisi daha doğrusu Halk Partisine muarız parti olarak her sınıftan ve kanaatten kimseleri, hatta Halk Partililerini bile sinesine almıştır. Eğer demokratik bir nizamname ile idare edilecekse, iktidar partisinde yer yer bu zıt kanaatlerin tesirlerinin görülmesi mukadderdir. Onun için parti ileri gelenlerinin bunu daima kendileri için bir hassas nokta sayıp ona karşı tedbirli olmalarını hatırlatmakta fayda görürüz. Her şeyden evvel bu memlekette birbirine benzeyenlerin bir araya gelmesi lâzımdır. Partilerimiz, her siyasete kayan ‘passepartout’ azadan kurtulursa memleketimiz için büyük kazanç olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mizah muharrirliği</title>
		<link>http://felek.org/mizah-muharrirligi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 May 2021 10:31:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7526</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet</p>



<p>Yayın Tarihi: 12.02.1932</p>



<p><strong>FELEK</strong></p>



<p><strong>Mizah muharrirliği</strong></p>



<p>Gariptir&#8230; Bazıları, hem medenî geçinenler, mizah muharrirliğini sırası gelince, adamın yüzüne bir kara imiş gibi vururlar.. Evvelâ insanlık kanununda karşısındakinin ayıbını yüzüne vurmak pis bir şeydir ya!. Haydi o kadar ince eleyip sık dokumayalım. Lâkin mizah muharrirliğini, kâriyi (okuru) güldürmeyi ayıp telâkki edenlere ne dersiniz?..</p>



<p>Bu zihniyetle artistliği, musikişinaslığı namussuzluk addeden softa ve fodul düşünceler arasında büyük müşâbehet (benzerlik) görürüm.</p>



<p>Mizah muharriri kârie ,(okura) vak’aları en gülünç tarafından gösterir.. Tehzil eder, belki alay da eder. Çünkü alay, zekânın haracıdır. Ondan vazgeçemez&#8230;</p>



<p>Herkes vak’aları mizah muharririnin zaviyesinden göremez. Onun vazifesi bu zaviyeyi kârie işaret etmektir.</p>



<p>Ben mizah muharrirliğini zevk için yapan, amatör gibi çalışan bir muharririm. Biliyorum ki; mizah yapmak güçtür ve ben bunda muvaffak olamıyorum. Bununla beraber, mizah muharrirliği ile iftihar ederim..</p>



<p>Hattâ mizahın kıymetini takdir edemeyen ve yazılarımın manasını anlamayanlar ekseriyeti teşkil etse bile!..</p>



<p>Hikâye maruftur ya!..</p>



<p>Birisi bir tuhaf şey anlatmış.. Karşısındaki anlamamış.. Bir daha anlatmış yine anlamamış.. Üçüncü defadan sonra dinleyen gülmeye başlamış..</p>



<p>Hikâyeyi anlatan da:</p>



<p>— Hele şükür!.. demiş anlayabildin.. Ve şu cevabı almış..</p>



<p>— Hayır! ona değil, hâlâ anlamadım da ona gülüyorum..</p>



<p>Ben de hâlâ anlamayanlara, onlara gülüyorum&#8230;</p>



<p>Millyet 12.02 1932</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Devletinin makamları ve bunların adları</title>
		<link>http://felek.org/osmanli-devletinin-makamlari-ve-bunlarin-adlari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 May 2021 10:30:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7524</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>28.12.1975 Milliyet Magazin</p>



<p>Genç kuşağa mensup olduğunu sorduğu suallerin toyluğundan anlaşılan bir okuyucum bana eski devirde Sadrâzam’ın karşılığını, Harbiye Nezaretinin Millî Savunma mı, Yoksa Genelkurmay Başkanlığı mı olduğunu, Bahriye Nezaretinin ne olduğunu, Hava Kuvvetlerinin nereye bağlı olduğu gibi şeyler soruyor.</p>



<p>Bunlara ayrı ayrı cevap vermektense Cumhuriyetten önce, İkinci Meşrûtiyet’te Osmanlı Devletinin devlet ve hükûmet makamları ve bunların adlarını yazmayı daha faydalı buldum. Gerçi bunlar yakın tarihin pek kolay elde edilir “malûmat”ı olmasına rağmen galiba bu gibi şeyleri gençlerimiz, hatta orta yaşlılarımız bilmezler.</p>



<p>Onun için ömrümüzün 30 yaşından fazlasını yaşadığımız o devre ait şekil ve teşkilât bilgileri vermek fena olmaz.</p>



<p>Meşrutiyetten evvel olsun, sonra olsun Türkiye devletinin ismi Devlet-i Aliye-i Osmâniye idi. Bunun Türkçesi “<strong>Yüce Osmanlı Devleti</strong>” dir. Bu ibâre resmî ve birçok hususî metinlerde daima böyle geçer bir klişe olmuştu. Gerek muahedelerde (anlaşmalarda) gerek resmî yazılarda devlet hep böyle adlandırılırdı.</p>



<p>Meşrutiyetten evvel devlet mutlakiyet ile idare edildiğinden hükûmet şekli mevzubahis değildi. Kanunları Şura-yı Devlet Tanzimat Dairesi tertip eder. Padişah tasdik ederdi.</p>



<p>Meşrutiyet devrinde kanunlar Meclisler’den geçer Padişahın imzasından sonra bir resmî gazete olan “<strong>Takvim-i Vakayî</strong>” de neşrolunarak yürürlüğe girerdi.</p>



<p>Meşrutiyet devrinin adı “<strong>Saltanat-ı Meşrute</strong>” idi ki, bunun Fransızca “<strong>Monarchie Constitutionnelle</strong>” tabirinden tercüme edildiği anlaşılmıştır.</p>



<p>Anayasanın adı “Kanûn-u Esâsiye” yâni “<strong>temel kanun</strong>” idi. Bu kanuna göre, “<strong>Padişah mukaddes ve gayri mes’ul</strong>” idi. Bunun ne demek olduğunu ben hâlâ anlayamamışımdır. Çünkü Zât-ı Şahane (Padişah) “<strong>Mukaddes ve gayri mes’ul</strong>” olduğu halde 31 Mart’tan sonra hiç kimseye sorup sual etmeden “<strong>Zât-ı Şahane”</strong>yi hem tahttan indirmişler, hem de hapsetmişlerdi.</p>



<p>Bence bu ibâre “her şeye karışır” ile “hiçbir şeye karışmazlığı” gûya mezceden bir madde olarak düşünülmüştü. Hakikatte Meşrûti hükümdarlıklarda, Kralların görevi Başvekili tayin etmek, fiilen Meclisi feshetmek, nişan, rütbe vermek gibi şeylerden idi. Hiçbir salahiyeti yoktur. Hakikatte de Meşrutiyet devri padişahları böyle olmuşlardır.</p>



<p>Mutlakiyet devrinde her şey elinde idi. Teşrii meclisler yoktu. Bir takım istişârî meclisler vardı.</p>



<p>“Meclisi Valâyı Askerî”, “Meclisi Valâyı Adlî”.. gibi..</p>



<p>Şûra-yı Devlet de bugünkünden daha ayrı nitelikte idi. Padişah’a resmî metinlerde Zat-ı Hazret-i Padişah, Zat-ı Hazreti Şehriyari, Zat-ı Şahane gibi lâkaplar verilirdi. Padişahın isminden evvel, Şevketlû, Kudretlû, Mehâbetlû tabiri mutlaka sıralanırdı.</p>



<p>Hükûmete, Heyet-i Vükelâ denirdi. Bu tabir Cumhuriyetin ilk senelerinde Heyet-i Vekile olarak kullanılmıştır.</p>



<p>Cumhuriyetten evvel Türkiye bir saltanat idaresi, yani imparatorluk olduğundan, Nazırlar, Padişahın memleketi idareye memur ettiği vekilleri idi. Bu itibarla, bir ara Sadrazam’a (<strong>Başbakan</strong>) Başvekil tabiri kullanıldığını hatırlıyorum. Amma devrini tayin edemedim. Kitap karıştırmaya da pek iştahım yok.</p>



<p>Saltanat devrinde “<strong>Bakan</strong>” ın mukabili Nazır idi. Amma Başbakan’a Başnazır denmez idi. Onun adı tarihten beri söküp gelen “Vezir-i âzam” ve Sadrazam olmuştur.</p>



<p>Son zamanlar (<strong>Başbakan</strong>) a Sadrazam denilmiştir. Makama da Sadaret adı verilirdi. Kabineyi Sadrazamlar kurardı. Amma Meşrutiyetten evvel bütün Nazırları(Bakanları) Padişah tayin ederdi.</p>



<p>İkinci Meşrutiyet devrinde Osmanlı devletinin kabinesinde şu Nazırlar (Bakanlar) ve Devlet kadrosunda şu Nezaretler (<strong>Bakanlar</strong>) vardı.</p>



<p>Sadrazam (<strong>Başbakan</strong>) bunun bir takım Kalem ve Daireleri vardı ki; devlet işlerinin tevsiki (belgeleme işleri) ile mükelleftiler (yükümlüydüler). Fermanlar, beratlar, buyrultular, falan…</p>



<p>Bâb-ı Meşihat &#8211; Şeyhûlislâmlık (Şeriat umuru ve şer’i mahkemelerle fetva işleri). Buna halk dilinde Şeyhülis Kapısı denirdi.</p>



<p>Bâb-ı Seraskerî sonradan Harbiye Nezareti (<strong>Kara Millî Savunma İşleri</strong>). Buna da halk dilinde Serasker Kapısı denirdi. Genelkurmay Başkanlığı Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Riyaseti adı ile buraya bağlı bir makam idi. Ancak başkumandan, daima Padişah olduğundan her harbe ayrı bir başkumandan tayin edilirdi. Bu arada meşhur harplerde kumandanlık yapmış müşirlere (<strong>Mareşaller</strong>) “Serdar-ı Ekrem” unvanı da verilirdi.</p>



<p>Dahiliye Nezareti (<strong>İçişleri Bakanlığı</strong>)</p>



<p>Hariciye Nezareti (<strong>Dışişleri Bakanlığı</strong>)</p>



<p>Şura-yı Devlet Riyaseti (<strong>Şura-yı Devlet Reisi</strong>) kabineye dâhildi.</p>



<p>— Maliye Nezareti</p>



<p>— Adliye ve Mezâhib Nezareti</p>



<p>— Bahriye Nezareti</p>



<p>— Nafia Nezareti (<strong>Bayındırlık</strong>)</p>



<p>— Orman Maadin Nezareti</p>



<p>— Ticaret ve Nafia Nezareti</p>



<p>Meşrutiyette İttihatçılar bu iki nezareti Ticaret ve Nafia olarak ikiye ayırmışlardı. İttihatçıların bu tasarrufuna içerleyen eski devir ricalinden birisi ilk Meşrutiyette ittihatçılarla beraber olan <strong>Hoca Ubeydullâh </strong>efendiye:</p>



<p>— <strong>Efendi Hazretleri Ticaret ve Nafia Nezaretini ikiye ayırmanızın hikmetini sual edebilir miyim?</strong> Deyince, hazır cevap olan Ubeydullâh efendi;</p>



<p>— Vallâha Beyefendi! Bu işde ben de bunun sebebini anlayamadım; merak edip sordum. Ticaret ve Nafia Nezaretini idare edecek kuvvette bir zat bulunamadığından ikiye ayrılıp ayrı birer Nazıra tevdi etmişler. Cevabını vermiş diye işitmiştim.</p>



<p>Orman Maadin Nezareti.</p>



<p>Rusumat Emaneti (Gümrükler), Rusumat Emini olan zat Nazır rütbesinde idi ve kabineye dahildi.</p>



<p>Posta—Telgraf Nezareti (İttihatçılar zamanında meşhur Oskan Efendi isminde titiz ve muktedir bir zat getirilmişti. İdareyi gerçekten ıslâh etmişti).</p>



<p>Maarif-i Umumiye Nezareti (<strong>Millî Eğitim</strong>)</p>



<p>Defterhane-i Hakanî Nezareti (<strong>Tapu</strong>)</p>



<p>Evkafı Hümayun Nezareti (<strong>Vakıflar</strong>)</p>



<p>Burada sağlık işlerinin nereye bağlı olduğunda tereddüdüm var. Ve bir “Sıhhiye Nezareti” hatırlıyorum.</p>



<p>Devletin dış borçlarını ilk elden tahsil etmek üzere yabancı alacakların kurduğu bir Düyûn-u Umûmiye idaresi vardı. Şimdiki Cağaloğlu’nd İstanbul Lisesi’nin olduğu binada idi.</p>



<p>Hatırladığım kadarıyla Sadaret, Hariciye, Dahiliye, Şura-yı Devlet (<strong>Danıştay</strong>) büyük kısmı yanmış olan şimdiki Vilâyet Konağı yerinde idi.</p>



<p>Maliye, Beyazıt’ta sonradan Askerî Tıbbiye binası olan eski <strong>Fuat</strong> <strong>Paşa</strong> konağında idi.</p>



<p>Evkaf Nezareti <strong>Atik Ali</strong> Camii karşısındaki sokakta Merkez Kumandanı <strong>Saadettin Paşa</strong>’nın konağında idi.</p>



<p>Maarif Nezareti <strong>Sultan Mahmut</strong> Türbesi mukabilindeki eski Belediye Fen işlerinin binasında idi.</p>



<p>Defterhane denilen Defter-i Hakanî şimdiki Tapu binasında idi.</p>



<p>Rüsumat Emaneti Sirkeci’de şimdi yıkılmış olan müstakil bir binada idi.</p>



<p>Zaptiye Nezareti Sultanahmet’e çıkan ve yerinde şimdi bir ilk mektep olan yan sokaklardan birinde idi.</p>



<p>Orman Maadin Nezareti Sultanahmet meydanında deniz tarafındaki şimdi mektep olan binada idi.</p>



<p>Ticaret ve Nafia, şimdiki Maarif Müdürlüğü binasında idi.</p>



<p>Bâb-ı Meşihât, Süleymaniye’de eski Bâb-ı Fetvâda.</p>



<p>Bâb-ı Seraskeri, şimdiki üniversite merkez binasında idiler. Bahariye de şimdiki Kasımpaşa’da Divanhane binasında idi.</p>



<p>Devletin galiba 32 vilâyeti vardı. Bunlar şimdikilerin ikisi, üçünü içine alır vilâyetlerdi. Başlıcalarını sayayım.</p>



<p><strong>Rumeli’de</strong>; Edirne, Selânik, Manastır, Kosova, Yanya, İşkodra,<strong> Anadolu’da</strong> Hüdâvendigâr (Bursa ve civarı) Kastamonu, Aydın, Konya, Adana, Urfa, Diyarbakır, Ma’mûretü’l- Aziz (Harput, sonra Diyarbekir vilayetine bağlı), Sivas, Erzurum, Trabzon, Erzincan, Van, Bitlis, Musul, Halep, Bağdad, Basra, Şam, Beyrut, Kudüs Mutasarraflığı, Yemen, Cezayir-i Bahr-i Sefid, belki unuttuklarım vardır. Kusura bakmayın…</p>



<p>Mülkî taksimata göre vilâyetler mutasarrıflıklara, mutasarrıflıklar kaymakamlıklara, onlar da nahiyelere bölünmüştü.</p>



<p>Askerî idareye gelince: Osmanlı Devleti’nin yedi ordusu vardı.</p>



<p>Birinci Ordu İstanbul’da (Hassa Kıtaatı)</p>



<p>İkinci Ordu Edirne.</p>



<p>Üçüncü Ordu Manastır.</p>



<p>Dördüncü Ordu Erzincan.</p>



<p>Beşinci Ordu Şam.</p>



<p>Altıncı Ordu Bağdat.</p>



<p>Yedinci Ordu Yemen.</p>



<p>Ayrıca Mekâtib-i Askerî Nezareti vardı.</p>



<p>Saltanat devrinde İstanbul Şehremini, Heyet-i Vekileye dahil idi. Meşrutiyet devrinde çıkarıldığını sanıyorum. Bahriye Nezareti’ne bağlı Donanma-yı Hümayun Kumandanlığı ile Mekteb-i Bahriye Nezareti vardı.</p>



<p>Boğazlar Kumandanlıklarının da Bahriye’ye bağlı olduğunu sanıyorum. Tersane de buraya bağlı idi.</p>



<p>Görüldüğü gibi o zaman bir Hava Nezareti yoktu. Buna lüzum da yoktu. Çünkü havacılık yok gibi idi.</p>



<p>Jandarma teşkilâtı rütbe isimleri biraz farklı olarak gene askerî sistemde idi. Polis teşkilâtı hemen hemen bugünkünün aynı idi. Şu farkla ki Emniyet âmirlerine, Merkez memuru adı verilirdi.</p>



<p>Mahalle ve köyler muhtarlar ve ihtiyar heyetleriyle idare edilirdi. Ancak bunlara imamlar da katılırdı.</p>



<p>Osmanlı Bankası emisyon yâni banknot çıkarmak salahiyetiyle Merkez Bankası vazifesini görürdü.</p>



<p>Hususî banka olarak ancak yabancı bankalar vardı. Ziraat Bankası Emniyet Sandığı ise Mithat Paşa’nın hediyesi olarak pek güzel işlerdi. Osmanlı devrinde İstanbul Vilâyeti yoktu. İstanbul’u Dahiliye Nezareti idare ederdi.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>OLMAK</title>
		<link>http://felek.org/olmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 May 2021 08:34:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7501</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet</p>



<p>Yayın Tarihi:21.05.1971</p>



<p>Sayfa: 2</p>



<p><strong>OLMAK</strong></p>



<p>Türkçede — bilmem dikkat ettiniz mi? — ne kadar çok renk ismi vardır. Yâni ne kadar çok renk farklarını ifade edebilmek mümkündür. Bu olsa olsa tabiata ve onun renklerine düşkünlüğümüzün delilidir. İddia edebilirim ki; bazı renk isimlerini bugünkü kuşaklar — kırkın altındakiler — bile bilmezler. Meselâ sarnıç kapağı, yavru ağzı, pişmiş ayva, gül kurusu, cam göbeği, limon küfü, vişne çürüğü, hünnâbî renkleri&#8230; Daha çok var ya! Bu sarnıç kapağı denilen renk bir nevî açık yeşil mavi. Bu incelik bizdeki kadar olmasa bile Frenklerde de var. Meselâ: Pomme pas mûre = Yâni olmamış elma rengi&#8230; Açık yeşilin bir başka farklısı&#8230; Ve burada duralım. Renkleri bırakalım. Şu olmamış elma sözünden olmamışı ayırıp ele alalım&#8230;</p>



<p>Olmamış ne demek?&#8230; Henüz kemale ermemiş, ham demek… Olmamış ne demek?&#8230; İyi olmamış, güzel olmamış demek&#8230; Bu «olmak» masdarı Türkçenin bir çeşit zengin mânalı yardımcı fiillerinden biridir. İnsan olmak, adam olmak, hasta olmak, usta olmak, müdür olmak, bakan olmak, damat olmak, mesul olmak, mahkûm olmak, mühendis olmak doktor olmak, aziz olmak, rezil olmak, zengin olmak, fakir olmak&#8230; Ve siz bu diziyi istediğiniz kadar uzatabilirsiniz&#8230; Bu «olmak» hepsinde bir başka incelik anlatır.</p>



<p>Olmak bir kazâdır. Olmak bir tesadüftür. Olmak bir marifettir. Olmak bir sabır işidir. Olmak bir zaman işidir. Olmak bir kısmet işidir.</p>



<p>Bunların rastgele misallerini verebiliriz:</p>



<p>Nezle olmak bir kazâdır. Zengin olmak bir kısmettir. Şahit olmak bir tesadüftür. Hekim olmak bir marifettir. Bakan olmak bir şanstır. Usta olmak bir sabır işidir.</p>



<p>Şimdi de aramıza dönelim&#8230; Şu vesile ile bu vesile ile açığımızda bir takım kimseler kendilerine «gazeteci» derler, «yazar» derler. Aramızda görünmek isterler. Bu gazeteci olmak, yazar olmak yukarıya birkaç çeşidinin misalini verdiğim en gücü değilse bile, zorlarındandır. Çünkü bu oluş, ne nezle olmak gibi bir kazâ, ne bakan olmak gibi âni bir şans, ne mühendis olmak gibi bir muayyen okulu bitirip diploma almakla olur. Ne de piyangoda büyük ikramiye kazanıp zengin olmağa benzer. Diyecek odur ki; gazeteci olmak, yazar olmak, uzunca bir zaman ve sürekli bir sabır işi olduğu kadar iç istekle, dış şartların izdivacına bağlı bir «oya»dır. Onun için, hele şu son hâdiselerde türlü vesilelerle adı geçenler arasında sayısı on parmaktan fazla bir gazeteci kalabalığı işitiliyor. Bunları birçok gazeteci arkadaşlar tanımıyoruz. Basın ailesi bu memleketin mukadderatı üzerinde, bu memleketin efkârı üzerinde, az çok tesir yapan hizmet yapanların ailesidir, kusurludur, kusursuzdur, iyidir, kötüdür&#8230; Ayrı dâvâ… Ama bir adam ne «Ben gazeteciyim», ben yazarım demekle gazeteci veya yazar olur, ne başkaları ona bu adı takmakla&#8230;</p>



<p>Gazeteci ve yazar hayatını bu yoldaki çalışmasiyle sağlayan, az çok muayyen hizmet yapmış veya yapmakta olan ve adı sanı, basın içinde veya dışında bilinen kimsedir. Ben çok devlet adamı, çok profesör, çok âlim, çok edib görmüşümdür ki kendini gazeteci saymış, mevkiinin tesiriyle gazete sahifelerine yazılar yazmış, ama asla gazeteci olamamıştır. Gazetecilik bize göre rizikolu ve o nisbette şerefi çok, zahmetli bir meslektir. Her isteyen olamaz&#8230; Hattâ beş on makale yazmakla da gazeteci olamaz. Gazeteci, bilerek bilmeyerek bir okuyucu kitlesinin, yazılarını aradığı veya bulduğu zaman okumadan geçemediği bir kişidir. Nasıl yetişir, ne zaman yetişir, neden yetişir?&#8230; Ne kendi bilir, ne başkası&#8230; Böyle olunca rastgele herkesin kendine gazeteci demesi — yerine göre — bizi övündürse de, çoğu zaman üzmektedir. Bizler olanların, yâni gerçek gazetecinin günahı ve sevabı ve bundan doğan tatlı acı âkıbetlerini bile bile kabulleniriz&#8230; Ama her «öyleyim» diyen gazeteci olamaz. Buna, bir sahip çıkmalıdır.</p>



<p>Olmak her şey için kolaydır. Hattâ abdestsiz namaz kılmak da Bektaşi’ye göre olur&#8230; Ama herkes, her isteyen, her söyleyen gazeteci olamaz.</p>



<p>Bunu basın ailesinin türlü mesuliyetleriyle en çok karşı karşıya olduğu bugünlerde söylersek bizi kıskançlıkla maIûl görenler, herhalde daha da az olur.</p>



<p>B. F.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>BURUN</title>
		<link>http://felek.org/burun/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 May 2021 08:33:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7499</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet</p>



<p>Yayın Tarihi:01.10.1969</p>



<p>Sayfa: 1</p>



<p><strong>BURUN..</strong></p>



<p>Siz bilmezsiniz, Sultan Hamit devrinde burun lâkırdısı netâmeli bir lâf idi. Uluorta burunla alay edilemezdi. Çünkü padişahın burnu büyüktü. Bütün Osmanlı hanedanının burunları büyüktü. Avrupa’da Bourbon’lar, Asya’da Osmanlıların burnu meşhur idi. Zaten burun bir acaip âzadır. Kırk göbek miras olarak babadan evlâda kalır. Yapısı bakımından da orjinaldir. Herkesin bir burnu vardır. Halbuki burun iki deliktir. Burun başın estetiği üzerinde en çok tesiri olan bir organdır. Onun için birçok kadınlarımız, hattâ erkeklerimiz burun ameliyatı yaptırıp çehrelerini değiştiriyorlar. Ama bana sorarsanız burun insana şahsiyet verir. Frenklerin;</p>



<p>— Büyük bir burun güzel bir çehreyi asla çirkinleştirmez, diye Türkçeleştirebileceğimiz bir sözü, benim iddiamı teyideder. Gerçi:</p>



<p>— Kaşlan göz, kusuru söz, demişlerdir ama bu güzellik vecizesi burunun insan şahsiyeti üzerindeki rolünü asla küçültmez..</p>



<p>Burun burundur.. Rivayete göre insanı çamurdan yaratırken burunu bizzat Allah yapmış.</p>



<p>— Onunla artık görüşülmez. Burnu büyümüş!</p>



<p>— Herifin burnu Kaf dağında!..</p>



<p>Gibi sözler burnun ahlaki kişiliği temsil ettiğinin de delilidir. Kaldı ki öfkelenmiş birinden bahsederken:</p>



<p>— Adam burnundan kıl aldırmıyor.. sözü de buruna bir dokunulmazlık vermektedir.</p>



<p>Burnun bir de direği vardır ki fena kokularda kırılmazlığını:</p>



<p>— Burnumun direği kırıldı.. sözünü söyleyenler rivayet ederler. Burun mütehassısı hekim dostlarımızdan izahını beklesek yeridir.</p>



<p>Dikkat ederseniz sümüklülüğüne bakmaz da burun, bir de azamet sembolü olmaya çalışır.. Onun için, birini küçük düşürmek için:</p>



<p>— Sen onun burnunu kırmaya bak! diye tavsiye ederler. Başımızdan geçtiği için biliriz.</p>



<p>Burunun da diğer baş tetümmâtı (tamamlayıcı tüm unsurları) gibi çeşitleri vardır. Gaga burun, balta burun, pat burun, sivri burun, kemerli burun, fındık burun, kıvrık burun, koç burun.. çekme burun, basık burun.</p>



<p>Burun, nedense öfke ve kibir gibi nahoş huyların birleştiği yer olmuştur.</p>



<p>Burnundan solumak çok öfkelenip çatacak yer aramak anlamına gelir bir sözdür ki mecazi kuvveti, direkt &nbsp;ifadeden üstündür.</p>



<p>Burnu sürtmek ne demektir. Efendim, Allah bildirmesin! Sen onu siyasi liderlere karşı gelip pabucu dama atılan politika esnafına hele bir sor!</p>



<p>Diyecek odur ki, Türkiye’mizde insan tutumlarının envâi türlüsünü ancak burunla ifade edebiliriz. Burnun böyle bir «dilbilim» vazifesi de vardır.</p>



<p>Burun buruna, burnunun dibinde olmak: burnun ucunu görmemek gibi mesafe ifadelerinden başka, benzemek anlamına gelen “burnundan düşmüş!” sözü çok defa –hıh demiş!- ekiyle kuvvetlendirilir.</p>



<p>Buruna dair atasözlerini birden bire hatırlayamadım.. Ama:</p>



<p>— Hım hımla burunsuz, birbirinden uğursuz! lâfı bir tekerleme olarak gayri ciddi konuşmalarda geçer.</p>



<p>Lûgat kitaplarına göre burnaz sözü, büyük burun mânasına gelirmiş; ben işitmedim.. Eğer yanılmıyorsam tarihte galiba bir Burnaz Mustafa vardır. Kimin nesidir? Pek hatırlayamadım.</p>



<p>Aslına bakarsanız «Burun» ileriye, öne doğru çıkıntı mânasına geldiğinden karaların denize doğru çıkmış kısmına burun denir.</p>



<p>— Sarayburnu, Akıntıburnu, Defterdarburnu, Tokmakburnu, Kireçburnu. İstanbul’un meşhur burunlarındandır.</p>



<p>Madem ki buruna iliştik. Bari devam edelim:</p>



<p>Danaburnu bir nevi zararlı toprak böceğidir ki; bahçıvanlar hiç sevmezler. Bitkiyi kökünden keser.</p>



<p>Kargaburun bir nevi pense, yâni kerpetendir. Eskiden enfiyeye burun otu denirdi. Zaten enfiye kelimesi de Arapça burun demek olan enf’den gelir.</p>



<p>İsterseniz yazımızı buruna dair bir fıkra ile bitirelim:</p>



<p>Meşhur Fransız devlet adamı Herlot’ya son derece yalancılığıyle meşhur bir diplomattan bahseden bir dostu:</p>



<p>— Ben kendisiyle düşüp kalktığım müddetçe ağzından yalan bir söz çıktığına şahit olmadım.. deyince Herlot sormuş:</p>



<p>— Demek hep burnuyla mı konuşmuş! demiş.</p>



<p>Burnun bu önemini bilin ve her yere sokmayın! Saygıdeğer bir âzadır. Bakınız buruna hiç küfür edilir mi?..</p>



<p>Şimdi bu yazıyı okuyanlar:</p>



<p>— Acaba hangi burnu büyüğe sataşmak için yazdı bu fıkrayı? diye kuruntuya düşerler. Hattâ onu bulurlar da insanın bir kere adı çıkmasın. Üst tarafını -Allah eksik etmesin- dostlar tamamlar.</p>



<p><strong>B. F.</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ertuğrul Muhsin</title>
		<link>http://felek.org/ertugrul-muhsin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 May 2021 08:33:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7497</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Cumhuriyet</p>



<p>Yayın Tarihi: 21.04.1969</p>



<p>Sayfa: 3</p>



<p><strong>Hadiseler Arasında FELEK</strong></p>



<p><strong>Ertuğrul Muhsin</strong></p>



<p>Bu konuyu yazmak en son bana düşer; ama belki en tarafsız ben olabileceğimi düşünerek kalemi elime aldım…</p>



<p>Son zamanlarda Muhsin Ertuğrul hakkında gene bir sürü dedikodu ve çekişmeler oldu&#8230; Sanat âlemimizde bu, zaman zaman müşahede edilen (gözlemlenen) bir «fenomen» dir. Bu seferki de evvelki sene başlamış bir «alerji» nin yeni bir «dökme» si oldu.. ve bu esnada açılışı yapılan «Opera» nın küşadına (açılışına) Muhsin Ertuğrul’un çağırılmamış, sahneye çıkarılmamış olması haklı tenkitlere yol açtı.</p>



<p>Soruşturdum.. kimseden ciddi malûmat almak kabil olamadı; fakat nihayet tesadüfler yardım etti. Bazı şeyler öğrendim&#8230; Ama bırakalım bunları da daha Toptaşı Rüştiyesi’nde okurken İbrahim Ağa çayırında top oynadığı zamandan tanıdığım Ertuğrul Muhsin Beyi topyekûn ele alalım&#8230;</p>



<p>Ertuğrul Muhsin Bey Türkiye’de kendi kendini yetiştirmiş bir tiyatro hocasıdır. Türkçeyi iyi bilir.. yabancı dili kendi kendine öğrenmiştir. Hayatı bolluk içinde geçmemiştir. Mahcup, mütevazı çocuktur. Türk tiyatrosuna unutulmayacak hizmetleri dokunmuştur. Yani tiyatromuz bakımından büyük kıymettir.</p>



<p>Ne var ki Ertuğrul Muhsin Bey titiz bir adamdır. Tiryakilikleri vardır. Hatta kaprisleri vardır; ama hangi artistin böyle huyu veya huysuzlukları yoktur? Kaprisleri yoktur?</p>



<p>Bugünkü haliyle Ertuğrul Muhsin, Türk tiyatrosunun bir numaralı otoritesidir. Ertuğrul Muhsin Beyi bu haliyle almak lâzımdır.</p>



<p>Ertuğrul Muhsin Beye komünist veya komünizan derler; değildir. Ertuğrul Muhsin Bey bütün ömrünü yüzde 10 memnun, yüzde 90 kırgın ve mahzun geçirmiş bir adamdır. Her gayri memnun gibi zaman zaman isyan etmiş, zaman zaman etrafını, hatta dostlarını kırmıştır. Ertuğrul Muhsin Bey içine kapanmış çetin bir adamdır. Dostu az, mahremi hiç yoktur.</p>



<p>Ertuğrul Muhsin Bey, her rejisör gibi «yeni dalga» eserlere rağbet eder. Bu eserlerin çoğu siyasîdir. Sola bakar.. veya öyle görünür.. sol âlem bunları tutar.. solun her tuttuğunu komünist sananlar vardır. Hele son zamanlarda solun neyi tuttuğu, neyi tutmadığı belli olmamış bir «yön» dür.</p>



<p>Zaten topyekûn kimin solcu, kimin sağcı, kimin komünist, kimin anti komünist olduğu bir türlü belli olmayan —geçen sene— Belediye mahafilinde (meclis salonunda) Muhsin Ertuğrul’un aleyhinde konuşmuşlardır. Bunlara gene orada cevaplar verilmiştir. Ama Muhsin durur, durur; birden patlar&#8230; Almıştır eline kalemi, Tiyatro mecmuasında İstanbul Belediye Meclisi üyeleri için ağır şeyler yazmıştır. Biz de o esnada o Mecliste idik.</p>



<p>Muhsin Ertuğrul’un beğenmediğim tarafları budur. Sanat âleminde pek az konuşur. Hatta bütün hayatında çok az yazar.. fakat böyle hiç bir sanat ve ilimle alâkası olmayan dedikoduya balıklama atılır ve o zaman hiçbir şeyi gözü görmez.</p>



<p>Bu adam artisttir. Yaşını başını almış kimsedir. Hakkında böyle sözler söylenmesine tahammül edemez.. bunların hepsi hakkıdır; ama bir Belediye mensubudur. Belediye Meclisiyle çatışmaya stratejisi müsait değildir. İşte Muhsin’in son serüveni böyle başlamıştır.. günlük gazetelere intikal etmiş.. ondan sonra tiyatro bütçesinden Başrejisörlük tahsisatı kaldırılmıştır. Hiç bir idarî, hatta siyasî sebep yokken, mahza (görünüş itibariyle) Şehir Meclisi ile arasının bu makale yüzünden açılması sebebiyle.. Türkiye’de işlerin yüzde doksanı hislerle, ancak yüzde onu mantık ve sağduyu ile yürür. Bundan sonra yeri lâğvedilen Muhsin Ertuğrul açıkta kalmıştır. Ben Muhsin’in yerinde olsam bu münakaşaya böyle girmem: Sadece temiz bir istifa ile işi umumî efkâra (kamuoyuna) intikal ettirirdim.</p>



<p>Ne ise olan oldu.. bu seneki bütçeye Başrejisörlük tahsisatı tekrar kondu.. bir de yeni talimatname yapıldı.. ben taaa 1946’dan beri bu tiyatro talimatnamesinin bir dertli iş olduğunu bilirim, dokunmaya gelmez.. ama politikacılar, hele mahallî politikacıların bir takım hesapları vardır. O hesaplara göre talimatnameler yapılır. Ve her zaman bu talimatnameler tatbik edilemez. Ne ise.. bu sefer de bir talimatname yapılmış.. ve Şehir Tiyatrosunun bütün sanat ve idare bakımından en büyük salâhiyeti Muhsin Ertuğrul’a verilmek istenmiş. Yani her şey, her iş, her meselenin halli Başrejisörlüğe verilmiştir.</p>



<p>Bizde sanatkârlar, artistler yani zevk-i selim adamları idare işlerinde hep heder edilmiştir. En iyi doktorlarımız başhekimlik gibi hastahane kâhyalıklarında çürütülmüştür. Büyük sanatkâr, küçük idare hesaplarından ne anlar? Anlarsa sanatı nerede kalır? Ne ise buna rağmen Muhsin oraya getirilmek istenmiştir. Şimdi orada bir şeyler dönmüş görülüyor.. Meclisin ve âmme efkârının arzusu üzerine Muhsin Ertuğrul’un oraya gelmesi kararlaşmış.. bunu Muhsin’e duyurmak lâzım. Resmen duyurmak lâzım.. telefon edilmiş.. Muhsin konuşmamış.. ve bunun üzerine tayin yapılmamış.. bunlar «püf» noktalar ama insanın da «ofsayt» olmaması lâzım. Şimdi herkes bir tarafta..</p>



<p>— Öyle olmamalı idi, böyle olmalıydı&#8230;</p>



<p>Kim haklı, kim haksız&#8230;</p>



<p>Geçmişte iftiraya uğramış bir artistle, hakarete uğramış bir Şehir Meclisi’nin arası bulunacak ve Belediye bir sanatkâr kazanacak.. burada herkese iyi niyetle çalışmak düşer.. Belediyeye, Meclise, tiyatroya ve Muhsin Ertuğrul ile dostlarına.. bütün bu gayretlerin —tam yapıldığına kani değilim— hiç bir taraf bu işin müspet yola girmesi çaresini düşünmemiş.. ama hiç kimse… Herkeste bir kapanıklık ve inat.</p>



<p>Şimdi:</p>



<p>— Muhsin Ertuğrul feda edilir mi idi .. diye dövünüyoruz.. Muhsin Ertuğrul feda edilmezdi ve edilmemeliydi; ama her yandan da biraz bu işe yardım edilmeliydi.. kışkırtmak değil&#8230;</p>



<p>Meselâ Muhsin Ertuğrul dâvet edildiği Opera’nın açılışına gitmemiş. Dostları onu oraya getirselerdi bu iş kendiliğinden hallolurdu.</p>



<p><strong>B. FELEK</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zavallı Naşid</title>
		<link>http://felek.org/zavalli-nasid/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 May 2021 08:32:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7495</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Cumhuriyet</p>



<p>Yayın Tarihi: 27.04.1943</p>



<p>Sayfa: 3</p>



<p><strong>Hadiseler Arasında FELEK</strong></p>



<p><strong>Zavallı Naşid</strong></p>



<p>Kim derdi ki; daha ilk gördüğüm andan itibaren sanatına, zevkine, zekâsına hayran olduğum Naşid&#8217;in ölümüne mersiyeyi de ben yazacaktım.</p>



<p>Evet! Biçareyi kaybettik ve onunla son devrin en büyük Türk artistlerinden birini kaybettik. Naşid Muzikai Hümayun ismi verilen Saray konservatuvarının en değerli ve en genç sanatkârı olarak Meşrutiyet ilânı ile birlikte «şehir» e çıkmıştı. Onu daha gençliğinin ilk ateşi ve sanatının ilk filizlenmesi sıralarında gördüm. Müşterek dostlarımız vasıtası ile onu ve arkadaşlarını tanıdığım zaman merhumun yüksek seviyesini hemen ölçtüm. Bu benim için olduğu kadar zaten herkes için de kolay bir işti. Çünkü Naşid nerede olsa yanındakilerin üstüne çıkan bir kudret ve kıymet gösterirdi.</p>



<p>En nankör rollerden en güç taklidlere kadar hepsini büyük bir kolaylıkla adeta ibda eden Naşid&#8217;in başlıca hasletlerinden biri «müşahede» kuvveti idi ve ancak o vasıta iledir ki; şahıs olsun, şive ve şemail olsun hepsini büyük bir isabetle taklid ederdi.</p>



<p>Naşid yalnız bir alaturka komik değil; icabında en kuvvetli bir Clown yani cambazhane komiği de olabildiğini Cambazbaşı Rıza Beyle yaptığı bir çok «temaşa» hareketlerinde göstermişti.</p>



<p>Naşid bu san’ata hayatını kazanmak için değil sırf zevki için, sahneye olan sevdasından dolayı sülük etmiş iken türlü inkılâbat onu nihayet «sahne esnafı» arasına sokmuştu. Lâkin ona ne zaman raslasam ilk tanıdığım sıralardaki heveskâr Naşidin şakaları ve nüktelerile karşılaşır, tesadüfümden aldığım zevkle günlerce avunurdum.</p>



<p>Naşid&#8217;i kaybetmekle; adedleri yavaş yavaş parmak ucunda sayılabilecek kadar azalan ortaoyunu ve tulûat artistlerinden yerine konmaz bir eleman zayi ediyoruz. Başka yerlerde dar ve basit bir sahne san’atı olan; fakat bizdeki kıymeti Şehir Tiyatrosunun teklidli eserlerine halkın gösterdiği rağbetle meydana çıkan ve zaten dilimizin hususiyeti bakımından gerçekten ehemmiyetli bir iş olan «taklid» konservatuvarımızda talebeye öğretilmeye değer bir şube sayılır da, bu müstaid milletin sanatkâr efradı arasından bazı «Naşid» ler yetişmesine yol açılırsa, belki onun yerini doldurma imkânı hasıl olur.</p>



<p>Naşid&#8217;in zıyaından duyduğumuz büyük elemi ancak bu uzak ümid biraz sindirebilecektir.</p>



<p><strong>B. FELEK</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bazı düşünmeler</title>
		<link>http://felek.org/bazi-dusunmeler/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 May 2021 08:32:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7493</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Cumhuriyet</p>



<p>Yayın Tarihi: 24.04.1963</p>



<p>Sayfa: 3</p>



<p><strong>Hadiseler Arasında FELEK</strong></p>



<p><strong>Bazı düşünmeler</strong></p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Eski bir kıraat kitabında okumuştum. Galiba Fransızca bir kıraat kitabı idi..</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bir çocuk, karşıdaki ormana veya dağa karşı:</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Eşek.. diye! bağırıyor ve seda aksedip ses geri dönüyor):</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Eşek! diye mukabele görüyor ve şaşırıyor.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hikâye, bu küçük fizik fenomenden bir ahlâk ahkâmı çıkarıyordu.. çoğumuz bu hâle geliyor, kendi sesimizin akisleriyle üzülüyor, hatta gocunuyoruz.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Çocuk ormana:</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Eşek! diye bağırmasa, ormandan:</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; — Eşek! mukabelesini görmeyecekti.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hakikatte, bu bir tabiat hadisesidir ve hareket noktası, ilk sestir.</p>



<p>* * *</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; İnsanlar, yirmi beş yaşa kadar beğenir.. yirmi beşten kırka kadar yine beğenir.. ama, kendini beğenir.. kırktan sonra ne kendini beğenir, ne başkasını.. sadece eskiden beğendiği, insan, hareket, fikir ve eserlerin kusurlarını görerek lâ&nbsp; havle çeker, durur.</p>



<p>* * *</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Ankara&#8217;da 15 hekim ve bir sosyoİog, bir açık oturumda yaşlılık mevzuunu mütalaa etmişler ve insan yaşadığı kadar değil; nefsine olan güveni kadar genç olduğu tezini kabul etmişler.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bilmem hatırlar mısınız? Bundan birkaç ay evvel General Mac Arthur&#8217;un masası üzerindeki bir neşri (yayını), bu sütunlara geçirmiştim. İşte, o neşrin (yayının) bir kısmını bu toplantıda anmışlar.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bence, hadise şudur:</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hayat, bir ölüm-kalım kavgasıdır. Çocuk doğarken, babasının yerine göz diker. Bu bir tabiat kanunudur. Neslin temadisi (uzayıp devam etmesi) için bu amansız kanun hüküm sürüp gider. O kadar ki, günümüze yaklaşan bir tarihte, değil genç ihtiyar, yeryüzünde yaşayan bütün insanlar, 25 milyar gibi akılları durduracak bir sayıya çıkabilecek ve bunu şüphesiz dünyamızın yorgun ve perişan topraklarından alınacak mahsuller besleyemeyecektir.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Onun için, daha şimdiden, «insanlar, ne kadar az üremelidir?» diye, memleket ve dünya çapında etüdler yapıyorlar. Elbette bir karara varacaklar.. varmazlarsa torunlarımızın torunları, aç kalmamak için yamyam olacaklardır.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şimdi bu parantezden çıkıp asıl mevzua gelelim.. gençlik, ihtiyarlık nedir?</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Dava, pek basit olmamakla beraber, bunun fizik ve moral cepheleri vardır. Ama, muhakkak olan şudur: Genç, enerji, yaşlı da tecrübe ve temkin kudretine maliktir. Demek ki, işleri buna göre ayarlamakta fayda vardır.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Modern dünyada cemiyeti bir piramit sayarsak, tabandan tepeye doğru, 20&#8217;sine kadar olan kısım ile, 50&#8217;den tepeye kadar olan zümreyi, arada 30 yaşlara mensup kuşaklar besler. Sosyalist memleketlerde, meselâ İsveç&#8217;te, bu büyük yük sadece 25 senelik kuşaklara binmiştir. Üstelik oralardaki çocuk ve ihtiyar yardımları çok bol olduğu için, çalışan ve kazanan nesillerin yükü daha da ağırdır. Ama bu hal, meseleleri halletmemiş ve refah içindeki bu halk çalışmamaktan ve insan gücünü harcayamamaktan doğan bir can sıkıntısı içinde bunalmıştır.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Şimdi, o memleketler, buna bir çare aramaktadırlar.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Hatta İngiltere&#8217;de emeklilik meselelerini tetkik ile görevli bir krallık komisyonu, işleri yaşa ve yaşların özelliklerine göre dağıtmayı, daha ziyade enerjiye muhtaç işlerin gençlere ve durgun vazifelerin de yaşlılara verilmesini uygun bulmuştur.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bunun yanıbaşında, dünkü yaşlı sözü, bugün manasını kaybetmiştir. Vaktiyle 40 yaş ihtiyarlık idi. Bugün vasati yaş, 70&#8217;in üstündedir. Buna göre, bir adamı aşağıdan 20 yaş, yukarıdan da 20 yaş, ki ceman (toplamda) 40 sene boş ve işsiz bırakıp, beslemesini diğer kuşaklara yüklemek reva mıdır? Kaldı ki, ilk 20 sene için çocukluk, tahsil ve askerlik gibi sebepler, belki «tam» çalışmaya engel olan sebeplerdir.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Fakat 45 &#8211; 50&#8217;den yukarı yaştakilerin işten ayrılması sadece bir rakam yüzünden milli enerjiden, bir kısmının heder olmasına, hem de bu adamların işsiz kalarak ekşimelerine, hatta hayat bağlarının kopmasına sebep olmaktadır. Bu o kadar memnunluk verecek bir müşahede olmadığı gibi faydalı da değildir. Kaldı ki bir an evvel bir işe kavuşmak isteyen genç kuşakların yaşlıları itmeleri ile izah edilebilen bu hareket, ihtiyarladıkları zaman aynı gençlerin de başlarına gelecek bir akıbettir. Şu halde yapılacak iş, 1-70 yaşların teşkil ettiği piramiddeki çalışma devresini yalnız 30 yıla sıkıştırmayarak daha da genişletmek ve hiç olmazsa sıkıntılı devreleri genç iken göze alıp yaşlılıkta daha rahat bir işte çalışmak cihetine gitmek, her yaş için faydalı bir çare olacaktır.</p>



<p><strong>B. FELEK</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ramazan ve tatlılarımız</title>
		<link>http://felek.org/ramazan-ve-tatlilarimiz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 May 2021 08:31:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7491</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet Magazin</p>



<p>Yayın Tarihi: 12.09.1976</p>



<p>Sayfa: 14</p>



<p><strong>Geçmiş Zaman Olur ki…</strong></p>



<p><strong>Ramazan ve tatlılarımız</strong></p>



<p>Aslına bakarsanız Ramazan tümü ile bir ibadet ayıdır. Otuz gün gündüzleri oruç tutarak ibadet edilir. Bu münasebetle namaza da rağbet artar. Üstelik Ramazan’a mahsus teravih namazı da ayrı bir sevap vesilesidir.</p>



<p>Leyle-i Kadr (Kadir gecesi) ise İslam’ın en büyük dua ve ibadet gecesidir. Allah Kur’an’ında “Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır” buyurduğuna göre Ramazan ayı gündüzüyle gecesiyle dört başı mamur bir sevap devresidir.</p>



<p>Çünkü bütün bu ibadetler sadece ahrete ait hesaplarımıza geçer. Dünya ile alakası yoktur. Ama şüphesiz bu sevap vakitleri dünya hayatına inikâs eder (yansır, yankılanır). Namaz kılınır, oruç tutulur, hayır işlenir.</p>



<p>Ramazan ayı bu bakımdan İslam’ın sevineceği bir aydır ve Türk cemiyetinde ve cemaatinde Ramazan yalnız ibadetiyle değil, ticaretiyle, sanatiyle, eğlencesiyle halkın sevindiği ve sevdiği bir ay olmuştur. Türkler Ramazan’ı ibadet, ticaret, sanat, neş’e ve şetaret (şenlik) ayı olarak değerlendirmeyi bilmişlerdir. Başka İslam memleketlerinde de böyle midir?&nbsp; Kuzey Afrika’yı gördüm. Onlarda da biraz böyledir. İbadet ve tâat (ibadet) zamanı İslam’ın daime (devamlı olarak) me’yûs (kederli) ve mahzun (hüzünlü) olduğu bir vakıadır.</p>



<p>Mevlit okunur, bilhassa Peygamberimizin doğumuna ait bahis gibi sevinilecek bir fasıl okunurken dinleyenler çoğu zaman ağlar, hatta,</p>



<p>— Allah! Diye feryat ederler. Sebebi ruhidir. Ağlanacak şey eğer halimiz, günahlarımız ise Cenab-ı Hak tövbeden ve nedametten (pişmanlık) başka bir şey istemeden bunları bağışlar. Ve daima bunu kavimlerine vaadetmiştir.</p>



<p>Gelgelelim, nedense İslam dini bir mahzun din gibi görünür.</p>



<p>Ramazan bunun tam aksidir. Ramazan ayı Müslümanlar ve bilhassa Türkler katında bir sevinç ve bahtiyarlık ayıdır. En fakirinden, en zenginine kadar. Oruçlu ve oruçsuzuna kadar. Sadece, Sâbit’in meşhur Ramazaniyesi’nde söylediği gibi..</p>



<p><strong>“Kalb-i mümin gibi mescid müteselli ma’mûr</strong></p>



<p><strong>Dil-i fâsık gibi meyhane harâb ü virân</strong>”</p>



<p>Yalnız meyhanelerin çoğu kapalıdır. Bilhassa Müslüman mahallesinde ve sofu şehirlerde açık meyhane bulmak mümkün değildir.</p>



<p>*</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Bunları anlattıktan sonra, eski Ramazanların karakteristliklerinden tablolar çizmek istiyorum. Çünkü bugünkü yaşanılan hayat ve çalışma şartları ve devlet sistemi bir daha o devrin yaşanmasına imkân bırakmamaktadır. Şöyle ki:</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Cumhuriyetten evvel, hatta İkinci Meşrutiyet devrinde dahi Ramazan ayı devlet dairelerinin tatil devresi sayılırdı.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Devlet dairelerinde iş öğleden sonra başlar, o da son derece rölanti (yavaşlatılmış) olarak sürerdi. En geç iftara yarım saat kala herkes evine gider daireler kapılarını kaparlardı. Memurların büyük bir kısmı oruçlu, binaenaleyh tiryaki olduklarından, görüşüp iş gördürmek pek zor olurdu&#8230; Onun için &nbsp;devlet dairelerinde daha ziyade memur ve tiryakiler arasındaki şakalaşmalar resmî büroların başlıca meşgalesi olur, tabii bu arada işler de rafa konurdu. Aslına bakarsanız pek müstacel (acele yapılması gereken) ve mühlete (zamanla sınırlı) bağlı işlerden başka muameleleri, sahipleri de Ramazanda takip etmezdi. Nakil vasıtaları bugünkü gibi çok ve çabuk olmadığından, mesela Üsküdar’da Divitçiler semtinde oturan bir kimse öğleden sonra kalkıp vapura binip, köprüden mesela Sultanahmet’e kadar yaya çıkıp Defterhane’deki işini takip etmezdi.</p>



<p>Onun için devlet daireleri tatil sayılırdı, devam, hele yaşlı başlı kimseler için mevzubahis (söz konusu) olmazdı. Sorulunca:</p>



<p>— Camide idim! Dedim mi, müdürün vereceği cevap yoktu.</p>



<p>Sivil mekteplerin tatili yazın temmuz ayında olurken askerî mekteplerin tatili daima Ramazan ayında olur, böylece askerler, sivillerden on gün eksik okurlardı.</p>



<p>Oruç münasebetiyle gündüz hayatı hemen hemen ikindiye kadar durgun geçerdi. Çarşı ancak akşamüzeri hareketlenir, iftar esnasında herkes yemekte olduğu için biraz durur ve gece, bazen sahura kadar devam ederdi.</p>



<p>Beyazıt Camii’inin avlusuna Ramazan-ı Şerif’e mahsus bir sergi açılır ve her türlü dini eşya, Kur’an-ı Kerim, Enâm-ı Şerif, türlü muskalar, teşbihler, sigara ağızlıkları, nazarlıklar, din kitapları, reçeller, hurmalar ve şarka ait yiyecekler, baharat ve kokular satılırdı.</p>



<p>Hindistan’da yapılıp Türkiye’ye ithal edilen ve mavi çini kavanozlar içinde satılan bir nevi zencefil reçeline bayılırdım.</p>



<p>*</p>



<p>Ramazan-ı Şerif’te şekerci dükkânlarının önü ayaklı bakır, yüksek kapaklı ve kalaylı bidonlarla süslenirdi. Bu güzel kaplar da envayi türlü reçellerle dolu idi.</p>



<p>Rahmetli dostum coğrafya hocası İzzet Bey, çocukken Aksaray’daki şekerci dükkânlarının birinin böyle bir reçel kabından, başındaki fese reçel doldurup kaçtığını anlatırdı. Şekercilerden sonra tatlıcılar da büyük rağbet görürdü. Her nevi tatlılar, baklavalar tepsi tepsi yapılır ve halka satılırdı.</p>



<p>Bu münasebetle size Türk hamur tatlılarını saymak isterdim. Bakalım hafızam beni koruyacak mı?</p>



<p>Başta bildiğiniz gibi baklava gelir… Bu baklava Arabistan’da da yapılır ama tam manasıyla bir Türk tatlısıdır. Bütün Rumeli ve Anadolu kadınları baklavalık hamur tutup, açmasını bilirlerdi. Arabistan’da ise, bunu sadece baklavacılar yaparlardı.</p>



<p>Baklavanın envaı&nbsp; (çeşitleri) vardır. Bildiğiniz gibi, cevizli ve bademli, daha sonra fıstıklı ve kaymaklı baklavalar. Kuru baklava, beyaz baklava dediğimiz fırına sokmadan hamurun üstüne kızgın yağ gezdirerek pişirilen baklavalar. Aynı hamurdan yapılan Sarığıburma ismindeki burma burma tatlılar. Bülbülyuvası denilen gene aynı hamurdan tatlılar. Ve Dilberdudağı.. Bunlar aynı hamur ve harçlarla, şekilleri değişik olarak yapılan baklava ve çeşitli tatlılardır. Bunların hemen hepsi fırında pişer. Yalnız beyaz baklava kızgın yağ haşlayarak pişirilir.</p>



<p>&nbsp;Bunlardan baklava ismi yalnız baklava biçiminde kesilmiş olanlara denir&#8230;</p>



<p>Diğer tatlılardan, yağlı ve yumurtalı hamur tatlıları vardır ki, bunların büyük bir kısmı tavada, kızgın yağda kızartıldıktan sonra tatlıya atılırdı. Başlıcaları: Tulumba tatlısı, vezirparmağı, kadıngöbeği, tatlılarıdır. Bunlardan başka, tavada pişen ve adına Mafiş denilen, kalınca açılmış hamurdan el biçiminde kesilmiş, yağda kızartıldıktan sonra şerbete atılan basit tatlılar vardır ki, bunlar arasında yalancı baklava denilen tatlı da vardır.</p>



<p>&nbsp;Diğer hamur tatlıları: Yağlı ve yumurtalı hamurun tepsiye dökülerek pişirilmesinden sonra üstüne şerbet dökülen revani, yağsız olanı kaygana. Ondan sonra hazır alınan yassı kadayıf, tel kadayıf ve meşhur ekmek kadayıfı ile baba tatlısı. Türk mutfağının belli başlı tatlıları bunlardır. Evlerde pek yapılmayan saray lokması ile lalanga da hamur tatlısı sayılmalıdır.</p>



<p>Sonunda bu araya sokulmuş, peynir tatlısı ve kaymaklı kadayıf klasik listeye ithal edilemez.</p>



<p>Dostlarım&#8230; Şu zenginliğe bakınız! Bunlar yalnız un, yağ ve yumurta ile yapılan tatlılardır. Bir de bunlardan ayrı olarak, un ve irmik helvaları, bir de sütlü tatlılar vardır ki, nasıl bulunduğuna insanın aklı ermez&#8230;</p>



<p>Bunların başında tavuk göğsü gelir&#8230; Tavukgöğsünü alacaksınız, sütle ezecek ve macun gibi yapacaksınız. İçine şeker koyup, çevire çevire pişireceksiniz. Bunun bir de kazandibi var. Yani, fırında dibi tutturularak ayrı bir lezzet verilir&#8230;</p>



<p>Muhallebiler ise üç kısımdır: Ev muhallebisidir ki, pirinç unu ile yapılır ve şekeri içine konur. Diğeri sütlü ve nişastalı şekersiz muhallebidir ki, yine üstüne şeker ve gülsuyu dökülerek yenen sütlü muhallebidir. Başka zannedersem şimdi artık pek yapılmayan nişastalı su muhallebisi vardır ki, üstüne pekmez dökülerek yenirdi.</p>



<p>… Ve nihayet sırf Ramazan’a mahsus ve bilhassa sahurda yenen Güllaç!</p>



<p>Bu listeyi kaparken, aklıma iki hamur tatlısı daha geldi ki, pek lezzetli olmalarına rağmen, yağlı ve yanmış yağlı oldukları için hazmı son derece zor olduğundan piyasada rağbetini kaybetmiştir. Bu da yalnız un, yağ ve şekerle yapılan şekerpâre adındaki tatlı ile çarşıda rastlanmayan, gene aynı halitadan yapılan hurma tatlısıdır.</p>



<p>Ramazan münasebetiyle Türk mutfağının zengin tatlı listesini kaparken yalnız adı kalmış bir nevi muhallebi olan keşkülüfukara &#8211; ki badem ve sütle yapılırdı -, &nbsp;geleneksel tatlımız aşûre ve düğün-dernek tatlısı zerde’yi unutmamak lazımdır&#8230;</p>



<p>Elmasiye dediğimiz bir nevi jöle tatlısı halen mevcut değildir.</p>



<p>Vişne ekmeğini de mevsim tatlısı olarak saymamak elden gelmediği için buraya kaydettik&#8230;</p>



<p>Bu tatlılar, usta veya acemi aşçılar elinde türlü değişiklikler geçirmiş, fakat asıl temelleri sarsılmamıştır.</p>



<p>Hangi dünya mutfağında bu kadar tatlı vardır? Aa! Tahin helvasını unutuyordum&#8230; Nerede bu tatlı bolluğu, söyler misiniz?</p>



<p>Tabii Türkiye’nin birçok yerlerinde mahalli mahiyette birtakım tatlılar, helvalar, kurabiyeler vardır. Bunları benim bilmeme imkân olmadığı gibi, Türk mutfağına katmamıza mahal yoktur. Çünkü onu her zaman bulamaz ve yiyemeyiz. Bunlar susam helvası, kâğıt helvası, koz helvası, keten helvası, pişmaniye gibi spesiyalitelerdir. Ve yemekten ziyade, yem-yemiş kabilinden şeylerdir. Türlü yemiş pelte, pestilleri gibi&#8230;.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nisan balığı!</title>
		<link>http://felek.org/nisan-baligi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 May 2021 08:31:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7489</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet</p>



<p>Yayın Tarihi: 02.04.1935</p>



<p>Sayfa: 4</p>



<p><strong>FELEK</strong></p>



<p><strong>Nisan balığı!</strong></p>



<p>Dün bizim taraflarda Nisanın biri idi. Bilmem o taraflarda da mevsim bu kadar ileriledi mi?.. Kardeş, Nisan gelsin istiyorum bir taraftan, yaşlanmayayım istiyorum öte taraftan. Bunun ikisini biribirile nasıl uyuşturacağız? Nisanın birinde herkes biribirini aldatıyor. Bıldır (geçen yıl) da yazdım ya! Zamanla Nisanın biri en masum aldatma günü oldu. Ya bir telefonla sizi falan yere boşuna çağırıyorlar, yahud sevinecek yalan bir haberle yüreğinizi oynatıyorlar. Aldanıyorsunuz. Bilmiyorum, neden? Buna Nisan balığı adını takmışlar. Acaba balık çabuk koktuğu için mi?</p>



<p>Bu yıl gazetelere baktım. Geçen yıllara nazaran çok az balık var. Mutlaka krizden olacak. İğneada&#8217;dan gelen kalkanın kilosu 70 kuruşa satılırken Nisan balığına kim yanaşır!</p>



<p>Kuzum bana söyler misiniz? Bize bu Nisan balığı merakı nereden geldi? Marsilya&#8217;dan, Portekiz&#8217;den sardalya gelemez oldu, fakat Nisan balığı ithaline kimse ses çıkarmıyor. Neden? Acaba aldanmaya ve aldatmaya çok mu susadık? Az aldatıyor ve seyrek mi aldanıyoruz?.. Nisan balığı yaptım diye herkesin yüzünde bir neşe görüyorum&#8230; Ne tatlı şey bu! Ben de deneyeyim dedim. İlk rastladığım arkadaşa:</p>



<p>— Merhaba! dedim. Seni filân zat arıyor, bir iş verecekmiş.</p>



<p>Güldü:</p>



<p>— Nisan balığı mı yapıyorsun?. Dedi.</p>



<p>Tutturamadık. Bu balığın kötüsü ne fena kokuyor. Evdekileri aldatayım diye:</p>



<p>— Anne, bana Tayyare piyangosu çıktı.. dedim.</p>



<p>— Oğlum dedi, bu balığı 11 Nisana kadar saklayabilirsen o zaman belki dinlerim&#8230;</p>



<p>Bozuldum, anladım ki; kimse aldanmıyacak. Bari beni aldatsınlar diye bekledim, bekledim. İlişen olmadı. Can sıkıntısından aldım elime gazeteleri birer, birer okudum&#8230; Ve biraz müteselli oldum. Her haberde azçok bir Nisan balığı kokusu vardı.</p>



<p>Eğer aldatacak yere, Nisanın birinde halkın biribirine bir hakikat söylemesi lâzım gelseydi, ne ocaklar yıkılır, ne şirketler top atar, ne foyalar meydana çıkardı. Bereket versin ki; Nisan balığı yalan dolan balığıdır. Onu sevdim ve ürkmeyelim</p>



<p><strong>B. FELEK</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Keşke Masal Olsa idi!.</title>
		<link>http://felek.org/keske-masal-olsa-idi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 May 2021 11:44:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7471</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Tan</p>



<p>Yayın Tarihi: 30.05.1938</p>



<p>Sayfa: 3</p>



<p><strong>FELEK</strong></p>



<p><strong>Keşke Masal Olsa idi!.</strong></p>



<p><strong>Yazan: B. FELEK</strong></p>



<p>İstanbul’u güzelleştirmek isteyenlere</p>



<p>Bir varmış, bir yokmuş, bir pazar günü bir adamın işi, gücü yokmuş, yürümek için yola çıkmış. Muayyen bir maksadı yokmuş. Memleketin güzelliklerini, tabiatin zenginliğini görmek istiyormuş, başka arzusu yokmuş. Yürümek için yola çıkmış. Lâkin yol yokmuş. Yolda yanında başka kimse de yokmuş. Yol olmadığı İçin tabiî otomobil, araba, otobüs de yokmuş.</p>



<p>Bir takım taş, toprak yığınlarının, çalı ve dikenlerin arasından atlayarak, sıçrayarak yürümüş, yürümüş, yürümüş. İnmiş, çıkmış. Bir de bakmış ki, bir su başı. Bir takım adamlar öbek öbek oturmuşlar, yemek yiyorlar. Adamcağız susamış. “Bir su içeyim” demiş. Lâkin pınarın başında maşraba, çapçak, bardak hulâsa su içecek bir şey yokmuş.</p>



<p>— Elbette buralarda bir kahveci vardır. Şunu bir araştıralım da bana bir kahve yapsın! Bir de su getirsin. Şurada bir nefes alayım, diye kahveciyi aramış, bulamamış. Orada oturup yemek yiyenlere sormuş:</p>



<p>— Buranın bir kahvecisi yok mu?</p>



<p>— Yok! Cevabını vermişler. Ve:</p>



<p>— Görmüyor musun hemşeri? Kahveci olsa, biz böyle toprağa mı oturur, sardalya kutusu ile su mu içerdik?</p>



<p>Adam dikkat etmiş. Hakikaten bu güzel su başında bir tek sandalye, bir hasır ve bir fincan kahve sunacak bir kahveci yokmuş. Yorgun olduğundan oradaki harap taş setlerden birinin ucuna ilişmiş ve biraz dinlendikten sonra oradakilere sormuş:</p>



<p>— Bu güzel yerin adı nedir?</p>



<p>Hep bir ağızdan cevap vermişler:</p>



<p>— Küçük Çamlıca!</p>



<p>Adamcağız şaşırmış.</p>



<p>— Hani şu suyunun güzelliği ile maruf olan yer mi?</p>



<p>— Evet!</p>



<p>— Su nerede?</p>



<p>— İşte, şu musluksuz, maşrapasız akıp duran harap çeşme.</p>



<p>— Allah Allah! Burası bir harabe ayol! Ne diye böyle yere geliyorsunuz?</p>



<p>— Öyledir. Amma ne yapalım? Su güzel, hava güzel. Manzara güzel.</p>



<p>— Yani Allahın verdikleri hep güzel değil mi? Ona bir şey ilâve etmek aklınıza gelmiyor mu?</p>



<p>— Nasıl gelmiyor! Ara sıra geldikçe sardalya kutularını buralara atıyoruz ve büyücek çınar ağaçlarına da bıçakla adımızı kazıyoruz. Eğer kebap pişirmek icap ederse, işte şu gördüğünüz anaç çınarın dibinde olduğu gibi, ateş yakıp ağacın gövdesini kavuruyoruz.</p>



<p>— Güzel! Lakin bu ağaçlar kurur, bu çeşme kurursa sonra nereye gidersiniz. Buna bir baksanız olmaz mı?</p>



<p>— Hemşeri! Sen galiba taşralısın! Bunun burasına İstanbul derler. Adım başında bir pınar, bir ağaçlık bir mesiresi vardır. Burası harap olursa Büyük Çamlıca’ya gideriz. Orası harap olursa Libadiye’ye gideriz. Orası harap olursa Tomruk suyuna gideriz, orası harap olursa Kısıklı’ya gideriz. Orası harap olursa&#8230;</p>



<p>— Aman kuzum! Yetişir bu kadar harabe!&#8230;</p>



<p>Ve adamcağız yorgun ve üzülmüş bir halde yine aynı yoldan yerine dönmüş.</p>



<p>*</p>



<p>Bu adamın kim olduğunu sormaya, öğrenmeye hacet yok! Her aklı başında ve yüreği yerinde olan vatandaş.</p>



<p>İnanın! Dün Küçük Çamlıca’yı gördüğüm zaman içim sızladı. Bir vakitler İstanbul’un en güzel mesiresi olan burası bugün ağlanacak haldedir. Allahın verdiği güzelliğe bir şey ilâve etmek şöyle dursun orayı mahvetmek için ne mümkünse yapmaktayız.</p>



<p>Bu yerler, ya Emlâk Bankası’nındır, yahut İdare-i Hususiye’nin. Herhangisinin olursa olsun böyle harap halde bırakmak revayı hak mıdır?</p>



<p>Ne diyeyim? Ne nasihat vereyim? Ne akıl öğreteyim? Küçük Çamlıca’nın bugünkü halinden ders almayan bir müesseseye, bir memura veya bir âmire benim söyleyeceğim dört çift lâf ne tesir yapar?</p>



<p>Bir ecnebi dostum var. İstanbul’u gezdi, gördü ve pek beğendi.</p>



<p>Bir gün bana:</p>



<p>— Cennet gibi yerleriniz var. Dediği zaman göğsüm kabardı, gözlerim sulandı. Bilmezsiniz ne sevindim. Arkasından ilâve etti:</p>



<p>— Lâkin hakikî cennete gitmek kadar zor gidiliyor.</p>



<p>O zaman yüzüme bir kırmızılık geldiğini hissettim. Halbuki bu kırmızılığın yeri benim suratım değildi.</p>



<p>Bir gün Kısıklı’dan, Küçük Çamlıca’ya yani Üsküdar’ın en yakın su başından en maruf diğer bir su başına gitmeye kalkınız. Giderken yanınıza biraz sargı bir miktar kantaron yağı ve bir çift koltuk değneği almayı da unutmayın! Çünkü dilimizde üzerinde gidilen yere başka isim verilmediği için adına yol dediğimiz bu yer Alp dağlarına tırmanmak kadar tehlikeli bir geçittir. Âlem Sahrayı Kebir’i otomobille geçerken siz burada yayan bile yürüyemezsiniz. Belki bir yeriniz sakatlanır. Aman dikkatli yürüyün.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zekânın hakkı</title>
		<link>http://felek.org/zekanin-hakki/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 May 2021 11:43:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7469</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Tan</p>



<p>Yayın Tarihi: 22.05.1936</p>



<p>Sayfa: 3</p>



<p><strong>FELEK</strong></p>



<p><strong>Zekânın hakkı</strong></p>



<p>Mizah, hiciv ve hezel zekânın hakkıdır. Aptal, alay edemez. Gerçi alay, mizah ve hiciv acı ve yaralayıcı şeydir; lakin zekânın, içtinabı kabil olmayan(kaçınılmaz) bir tezahürüdür; O, onun hakkıdır.</p>



<p>Ben bir zeki adam tanırım, dalkavukluğu hicivle mezcetmek (birbirine katmak) iddiasındadır.</p>



<p>Timur&#8217;a Nasreddin Hoca’nın söylediği söz malûmdur:</p>



<p>Hamamda imişler; Timur sormuş:</p>



<p>— Hoca, şu halimle bana ne kıymet biçersin?</p>



<p>Hoca cevap vermiş:</p>



<p>— Üç akçe.</p>



<p>— Bre hoca! Belimdeki peştemal yalnız üç akçe eder.</p>



<p>— Ben de onun için üç akçe dedim ya! demiş.</p>



<p>Timur nüktedanları sevmez bir adam olsa idi Hocanın başını uçurabilirdi.</p>



<p>Nef’i&#8217;yi hicvi için boğmuşlardır. Bu katletme, Nef’i&#8217;nin hayatına mal olmaktan ziyade o devrin nükte, zekâ ve hicve karşı olan &#8216;tolerans&#8217;sızlığını göstermesi yüzünden elimdir.</p>



<p>Hiciv ve mizahın, kanun, âdap, saygı gibi makaslarla kırpıla kırpıla meydana çıkabilen kısmı, doğrusu insanı doyuracak derecede değildir. Onun için nükteperdaz dediğimiz Sprituel (espri gücü olan) adamlara, yazıları ile kıymet vermeye kalkmak haksızlık olur.</p>



<p>Ben ara sıra mizah yazmaya mecbur bir muharrir sıfatıyla kendimi yanlarında pire kadar küçülmüş gördüğüm ne nüktedanlara rastlamaktayım ki, dinledikçe böyleleri varken yazı yazmaya nasıl cesaret ettiğime kendi kendime şaşıyorum.</p>



<p>Bir memleket zekânın hakkını verdikçe ve bu hakkın genişlemesine müsaade ettikçe yani espri sahasındaki tolerans’ı genişlettikçe medeniyet gradosu yükselir.</p>



<p>&nbsp;Derhal ilâve etmeliyim ki: Bu tolerans genişliği, kanunların verdiği bir vüs’at (genlik) değil, fertlerin zihniyetlerinde beliren bir genişliktir.</p>



<p><strong>B. FELEK</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çallı da gitti</title>
		<link>http://felek.org/calli-da-gitti/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 04 May 2021 11:43:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Geçmiş Zaman Olur Ki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7467</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Cumhuriyet</p>



<p>Yayın Tarihi: 24.05.1960</p>



<p>Sayfa: 3</p>



<p><strong>Hadiseler Arasında FELEK</strong></p>



<p><strong>Çallı da gitti</strong></p>



<p>Çekiver kuyruğunu, bu fâni dünyanın… İşte Çallı da kimseye haber vermeden geçti, gitti. Zaten kalendermeşreb adamdı. Külfetsiz, hafif ruhlu, bir Türk filozofu ve sanatkârı idi. Resmi iyi mi yapardı? Fena mı yapardı? Bunu hiçbir zaman, hiçbir şeyi kusursuz bulmayan tenkitciler görüşe dursunlar, o mükemmel, medenî bir insandı. Hayat felsefesini anlamış, insanlığa inanmış bir kıymetti. Bizim en ünlü ve verimli hocalarımızdandı.</p>



<p>Ne zaman rastlasam, gülümser, yüzü zekâ fışkıran gözleriyle ruhi bir münasebet tesis ederdim.</p>



<p>Çallı, Türkiye’nin orijinal tiplerinden biri idi. Bir cemiyete çeşni verenler de bunlar değil midir? Bunlar gittikçe bizim gibi sıra adamlarından birteviye dizilmiş bir cemiyet, insana dümdüz bir boşluk tesiri yapıyor. Yeni kırpılmış bir çimen gibi&#8230;</p>



<p>Çallı, «hür insan» seviyesine ulaşmış bir adam olduğu için bir çok sözleri ve fıkraları darbımesel (halka mal olan özdeyişler) veya nükte olarak dillerde dolaşır.</p>



<p>Rivayet ederler ki bir gün rahmetli Recep Beyle görüşürken bir palto lâfı olmuş. Doğrusu tam şeklini bilmiyorum.. da Recep Bey galiba kendi paltosunun kıymetinden bahsetmiş.. Ve Çallı’nın paltosunu beğenmemiş.. İş birbirine nispet verme şekline girince Recep Bey diyesi ki:</p>



<p>— Bak benim paltonun içinde kürk var. Buna Çallı:</p>



<p>— Benimkinin içinde de Çallı var, cevabını vermiş. Verir. Gururlu adamdı. Kendine, fikrine, zekâsına, sanatına güvenirdi.</p>



<p>Bununla beraber -vebali boynuna- Eşref Şefik&#8217;ten naklederler. Çallı Paris&#8217;te resme çalışırken, tabiî her züğürt talebe gibi tavan arasında bir yerde oturur, tablolarını orada hazırlarmış. Aynı katta başka bir tavan arasında da bir Fransız genci resme çalışıyormuş. Her ikisi de bir sergi veya müsabakaya eser hazırlamışlar. Çallı güzel bir tablo yapmış, fakat merak etmiş, gitmiş kat komşusu Fransız çocuğunun resmini görmüş. Geri dönmüş.. işte rivayet burada başlar. Almış çakıyı eline, kendi tablosunu lime lime etmiş..</p>



<p>— Ne yapıyorsun? diye sorduğu zaman Eşref Şefik’e:</p>



<p>— Bu çocuğun eserinin yanında ben benim tablomu teşhire utanırım, cevabını vermiş.</p>



<p>Evet, hem mağrur idi, hem de sanattan anlar ve takdir ederdi.</p>



<p>İnsanlar için doğmak kadar ölmek de tabiidir. Her başlayan şeyin bir sonu olacaktır; fakat elemi şudur ki, biz henüz insanları öldürmeyecek, lâyık olanlara &#8216;ölmezlik&#8217; verebilecek bir şekilde cihazlanmış değiliz. Ne sağlara bir akademi, ne ölenlere bir Panteon kurabilen veya münevverlerinin fikir ve kalbinde onlara lâyık birer daimî ve hissesiz mevki ayıramayan topluluklar, bedbaht değilse bile &#8216;nâkâm&#8217; (nasipsiz, mahrum kalmış) sayılır. Çünkü bir milleti manen ve ruhen yükseltecek kıymetler ancak bunlardır.</p>



<p>Çallı bunlardan biri idi. Ölümü bütün fikir ve sanat âlemimizi kedere soktu.</p>



<p>Ben şimdi, ötede, Mikelanj&#8217;la falan nasıl alay eder diye düşünüyorum.</p>



<p>Ömür adamdı. Çallı İbrahim, çok ömür adamdı. Neyleyelim ki kimseye haber vermeden çekti gitti.</p>



<p><strong>B. FELEK</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
