<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Spor &#8211; Felek.org</title>
	<atom:link href="http://felek.org/category/spor/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://felek.org</link>
	<description>Felekten Yazılar</description>
	<lastBuildDate>Thu, 06 May 2021 12:38:36 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://felek.org/wp-content/uploads/2021/04/felek-1-150x94.png</url>
	<title>Spor &#8211; Felek.org</title>
	<link>http://felek.org</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>1936 Berlin Olimpiyatları (Milliyet Aktüalite)</title>
		<link>http://felek.org/1936-berlin-olimpiyatlari-milliyet-aktualite/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 06 Jul 1980 08:56:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7373</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet
Aktüalite</p>



<p>Yayın
Tarihi: 06.07.1980</p>



<p><strong>Geçmiş Zaman Olur ki…</strong></p>



<p><strong>1936 BERLİN
OLİMPİYATLARI</strong></p>



<p>Bu yazımda size sporculuk hayatımın en dramatik safhalarını hikâye
edeceğim. Ben yazarken hâlâ isyan ediyorum, siz okurken ne hissedersiniz?
Bilemem.</p>



<p>1936 seneleri başlarında Ankara’da toplanan bir “Türk Spor
Kurumu” kongresinde bugünkü devletçilik durumunun ilk adımı olarak spor
teşkilâtını Halk Partisi’ne kattılar. Frenkçe “ Incorporé” ettiler. Böylece en
ziyade beni çekemeyen Ankaralı dost ve arkadaşlarımca yüreğim yaralandı. Hemen
hemen diğer arkadaşlarımın hepsi Türk Spor Kurumu’ndaki yerlerini muhafaza
ettiler, ben seçilemedim. Unutmadan söyleyeyim. “Türkiye İdman Cemiyeti
İttifakı” ismini de “Türk Spor Kurumu” olarak bu kongrede değiştirdiler.
Böylece her şey, benim rakip dostlarımın istedikleri şekilde gelişti. Hatta bu
zatlar, bilmem ne nam ile bu amatör teşkilâttaki vazifelerinden dolayı
kendilerine aylık bile bağlattılar.</p>



<p>Ben 1936 olimpiyatlarına sadece gazeteci olarak ve kendi
paramla gittim. Tan gazetesi namına gittim. Patronlarından biri merhum Halil
Lütfü Bey’di. Ömer Besim merhum da galiba Cumhuriyet adına gazeteci olarak
gelmişti. Neyse, ben Berlin Olimpiyatları’nda gazeteci olarak itibar gördüm.
Gerçi Millî Olimpiyat Komitesi umumî katipliğine CHP’ce tayin edilmiş olan
arkadaşı­mız bana gazeteci kartı vermek istemedi ama, sonradan razı olmuştu.</p>



<p>Berlin Olimpiyatları, Hitler için Alman ırkının üstünlüğünü
ispat maksadı ile tertip edilmiş muazzam bir gösteriydi. Şimdiye kadar 6
olimpiyatta bulundum. Hiç biri 1936 Berlin Olimpiyatları’nın intizam ve
azametine erişemez. Belki, sportif neticeler bakımından, müsabaka ve ölçü
âletleri, stilleri bakımından daha sonra teknik ilerlemeler oldu ama, 110 bin
kişinin bir asker gibi muntazam şekilde birleştirildiği bu derece saat gibi
işleyen Olimpiyat’a rastlayamadım. Hitler, bu Olimpiyatlar’da büyük hayal
kırıklığına uğradı. Düş­man olduğu renkli insanlar, yani Zenciler, aslan gibi
güzel ve kabiliyetli idi. Alman gençlerini mağlûp ettiler. Bunların başında meşhur
sürat koşucusu ve uzun atlayıcı Amerikalı siyahi Owens gelir.</p>



<p>Gazeteci olarak bizim yerimiz Hitler’in locasının tam
arkasındaydı ve olduğumuz yerden Hitler’in bütün harekâtını görebiliyordum. Bir
kere bu adama şundan dolayı kızdım: Bildiğiniz gibi Olimpiyatlar’ı devlet
başkanları açar. Beynelmilel Olimpiyat Komitesi Başkanı da yanında bulunur. O
zaman bu Komite’nin Başkanı, sanırım Fransız asilzadelerinden Kont Baillot
Latour adında bir zattı. Hitler stadyuma bu zatın refakatinde, fakat ayağında
çizme, sırtında SS General kılığıyla girdi. Girer girmez önce Alman marşı,
sonra adı “Hors Wessel” olan Nazi marşı çalındı. Herkes bu marşları sağ elleri
Nazi selamı gibi ileri uzanmış olarak dinledi. Yalnız Türkler ellerini
kaldırmadı. Oraya giderken hükümet, Nazi selamı yapmamamızı bizlere sıkı sıkıya
tembih etmişti. Almanlar buna belki içerlemişlerdir, ama ses çıkaramadılar.</p>



<p>Müsabakalar hakikatte, Almanlar’la Amerikalılar arasında bir
mücadeleydi. Çok kıymetli Alman atletleri vardı. Fakat Amerikalılar da
kuvvetliydiler. Ben bu Olimpiyatlar’dan iki müsabakayı hiç unutamam. Birisi
uzun atlamaydı. Elene elene finale bir Alman genci ile bir de Amerikalı zenci
Owens kalmışlardı. Herkes üç defa atlar ya. Alman üçüncü atlayışında 7.90
metrenin üstünde bir atlayış yaptı. Bu mesafe o gün için fevkalâdeydi. Stadyum
kalktı kalktı oturdu. Sıra zenciye geldi. Sevimli arap hız alma sahasının
başında, namazda rükûa varır gibi ellerini dizine dayayıp koşacağı piste bir
baktı, ondan sonra ok gibi fırladı. Atlamayı muntazam yaptı. Ne kadar
atladığına bakmadan, Alman rakibinin elini sıktı, çekildi. Hâlâ hatırımdadır 8
metre 3 santim atlamış ve Alman’ı geçmişti. Stadyum alkışlamadı desem yanlış
söylemiş olurum. Alman olmayanlar, belki de Almanlar da, bu siyah adamı
alkışladılar.</p>



<p>İkinci unutamadığım şey, Almanlar’ın 4&#215;100 kız takımının
uğradığı felâket olmuştu. Gerçekten bu takım dünya çapında hazırlanmış ve bu
müsabakayı kazanması kuvvetle muhtemel bir takımdı. Yarış başladı, Almanlar
yarışı Amerikalı kızların önünde götürüyorlardı. Bayrak değişmesinde fevkalâde
muntazam bayan Alman takımının üçüncü kızı sol eliyle kendinden evvel koşan
arkadaşından aldığı bayrağı sağ eline geçirirken yere düşüvermez mi? Kız düşen
bayrağı eğilip aldı, ama Amerikalılar geçip gittiler. Bu kız orada intihar
etmediyse hayatından büyük kısmını harcayacak kadar üzüldü, saçlarını yoldu,
ağladı. Alıp içeri götürdüler.</p>



<p>Berlin’den döndük. Ben gazeteci olarak rahatça olan biteni
yazabiliyordum. İşin acaip tarafı, bu Olimpiyatlar’a iştirak eden “Türk Spor
Kurumu” mensuplarının falsolarını, bazı yakışıksız hareketlerini, bu kurumun İkinci
Başkanı merhum Necati Bey’in ya eniştesi, ya kayınbiraderi olan Bayezit mebusu
Halit Bey bana bildiriyordu. Bu neşriyat bana pahalıya patladı. Bilmiyorum
hangi sebep ve selahiyetle beni Türk spor camiasından tard ettiler
(uzaklaştırdılar, kovdular). Ne acaip şey değil mi? Benim Türklüğümü kimse elimden
alamaz, sporculuğumu da inkâr edemezdi. Buna rağmen Türk spor camiası denilen
mevhum zümreden ben kovuldum. Bu kararı bana rahmetli Adnan Menderes, imzasıyla
bildirmişti. İtiraz ettim. Bunun manası nedir diye o zaman Yüksek Haysiyet
Divanı Reisi ve Eskişehir mebusu Atıf Bey’e mektuplar yazdım. Hiçbiri ne
yapılanı, ne yapılacağını biliyordu. O devir, kına gecesi gibi dostların
yiyip-içip eğlendiği bir kapalı devir olarak geçti. Bu ebedî boykot Beden
Terbiyesi Kanunu çıkıp da, ilk Umum Müdür merhum Cemil Taner Paşa beni İstişare
Heyeti’ne alıncaya kadar devam etti. Sonradan bunu neden yaptığını merhum Adnan
Menderes Bey’e sorduğum zaman bana, “Biz seni o zaman iyi tanımıyorduk” diye
cevap vermişti.</p>



<p>Unutmayalım ki, bu boykot benim için tek menkûpluk (gözden
düşme) olmadı. Merhum Tevfik İleri Bey zamanında da beni tekrar boykot edip,
spor camiasından kovdular. Ben kendilerini affettim. Cümlesine rahmet olsun!</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Olimpiyat Oyunları: Amsterdam-3 (Milliyet Aktüalite)</title>
		<link>http://felek.org/olimpiyat-oyunlari-amsterdam-3-milliyet-aktualite/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Jun 1980 16:39:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7284</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet
Aktüalite</p>



<p>Yayın
Tarihi: 22.06.1980</p>



<p><strong>Geçmiş Zaman Olur ki…</strong></p>



<p><strong>(1928 Amsterdam Olimpiyatları)</strong></p>



<p><strong>Olimpiyat Oyunları: Amsterdam</strong></p>



<p><strong>&#8211; 3 – (devam)</strong></p>



<p>Güreşlere nezaret eden Federasyon Reisi Mösyö Brull’a gidip,
Nuri’nin yola çıktığını ve kendi sıkletinde en son olarak güreşini yapmasını
rica ettim. Adam anlayışlı bir zattı, kabul etti.</p>



<p>Evvelce de söylediğim gibi, güreş­lerin yapıldığı
Amsterdam’ın içindeki salonun bulunduğu yerle bizim oturduğumuz otelin arası
trenle 50 dakika sürüyordu. Ben salonun kapısında büyük bir heyecanla Nuri
Boytorun’u beklemeye başladım. Bir taraftan da kulağımı, güreş jürisinin
müsabıkları çağıran seslerine vermiştim. Bu beklemenin ne kadar heyecanlı ve
bir türlü geçmeyen bir zaman olduğunu takdir edersiniz. Nihayet Nuri, salon kapısından
kan ter içinde girdi ve o anda müsabaka jürisi de adını çağırdı. Hemen elbisesi
ile mindere götürdüm. Bu isbat-ı vücut ediş, güreş hakkını muhafazaya kâfiydi.
Jüri müsaade etti. Nuri soyunma odasına gitti, soyundu ve mindere çıktı. Rakibi
o ana kadar her güreştiğini perişan etmiş, Sperling (Şperling) adında bir Alman
güreşçi idi. Nuri de bu adamı tanıyordu.</p>



<p>Mindere çıktılar, el sıkışmasını müteakip minderde bir
fırtınadır koptu. Kimin kimi kovaladığı, kimin kimi hırpaladığı belli değildi.
Şimdi o günün heyecan dolu anlarını olduğu gibi hatırlamak mümkün değil tabiî.
Ama ben kendinden geçmiş halde güreşi seyrediyordum. Düdük çaldı, minder hakemi
etrafa baktı ve Nuri’­nin elini kaldırdı. Nuri güreşi kazanmıştı. Tabiî
arkadaşları ve hepimiz Nuri’yi kucakladık. Alman Sperling (Şperling) de
Nuri’nin elini sıkmaktan kendini alamadı. Güreşten sonra soyunma odalarında
Nuri ile görüştük. Bana anlattıklarından hatırımda kalan şuydu:</p>



<p>— Sancıdan kıvranıyordum, aklıma geldi. Sancılanan atları
koştururlar, sancısı diner. Ben de bunun üzerine sancılı sancılı güreşmeye
karar verdim. Allah da yardım etti, güreşi kazandık.</p>



<p>— Sancı?</p>



<p>— Bir şeyim kalmadı! dedi.</p>



<p>O akşam bizim otelde, otelci bize mükemmel bir ziyafet
çekmişti. Amsterdam Olimpiyatlarının güreş hatıralarında merhum Tayyar Yalaz’ın
bir hadisesi oldu. Tayyar o sene Harbiye’yi bitirmiş ve Muhafız Alayı’na tayin
edilmişti. Bu iyi bir sporcu için güzel bir mükâfat ve meslekî bir parlak
istikbal vaadiydi. Allah rahmet eyleye, Muhafız Alayı Komutanı Üsküdarlı
hemşehrim İsmail Hakkı Bey (sonradan İsmail Hakkı Tekçe Paşa) Tayyar’ı kıtasına
almakla, onu hem himaye etmiş, hem de ondan kıtasına lâyık spor başarıları
beklediğini açıkça söylemişti. Amsterdam’da Tayyar’ın sıkletinde (galiba 62
veya 67 kiloda) bir Yunanlı vardı. Bu Yunanlı, İstanbul’dan Yunanistan’a
gitmiş, meşhur güreş hocalarının yetiştirdiği bir Anadolu Rumu idi. Tayyar’a
daha önce yenilmiş bir güreşçiydi.</p>



<p>Fakat Tayyar, Amsterdam’da Yunanlı ile karşılaşmaktan çok
çekiniyor, Allah’tan kur’aların kendilerini birbirleri ile karşılaştırmamasını
temenni ediyordu. Çünkü o devirlerde güreş bugünkü kadar kısa, puan hesapları daha
doğru ve dikkatli değildi. Bir minder hakeminin bir köprüden dönüşe yenik
kararı vermesi daima muhtemeldi. Bütün bu endi­şelerine rağmen, tesadüf bu ya,
Yunanlı, Tayyar’a eş çıktı. Merhum Tayyar güreşi iyi bilen, iyi güreşen,
tecrübeli ve akıllı bir pehlivandı. Nuri Boytorun ve Tayyar Yalaz gibi zeki ve
namuslu güreşen pehlivan az gördüm.</p>



<p>Beklenen an geldi çattı. Tayyar’la Yunanlı mindere çıktılar.
Tayyar’ı öyle görünce benim ciğerim parçalandı. Sapsarı bir çocuk, bir karış
sakal. Üstünden düşen bol ve siyah bir mayo. Sırtından kaymasın diye arkasını
çapraz giydirmişler. El sıkıştılar. Yunanlı bir-iki elense çekti. Tayyar bir
hayal-i fener. Yunanlı çekiyor, Tayyar geliyor. Yunanlı itiyor, Tayyar gidiyor.
Benim ümidim kesildi. Çocuğun talihsizliğine müteessir oldum. Bir şey değil,
bana:</p>



<p>— Ben Yunanlıya yenilirsem, Türkiye’ye dönemem! Diyecek kadar
acı söylemişti.</p>



<p>Ne yalan söyleyeyim, ben Tayyar’dan ümidi kesmiştim. Çocuk
talihin kahrına uğramış, ümitsiz bir halde hasmının karşısında yaprak gibi
titreyip duruyorken, birden bire bir şimşek çaktı. Şimşek değil, Tayyar’da ani
bir hareket oldu. Yunanlının iki omuzu yerde, bacaklarını dimdik havaya
kaldırmış, Tayyar dişlerini sıkmış, üstünde ve minder hakemine bakarak kararı
bekliyordu. Düdük çaldı, Tayyar hasmı Yunanlıyı 7 dakikada — bunu çok iyi
bilirim — tuşa getirerek yenmişti. Sonradan Tayyar’la görüştüğüm zaman bana:</p>



<p>— Akıllı güreşmem lâzımdı. Yunanlıya yorgun ve zayıf olduğum
intibaını verdim. 7 dakika hep buna inandırdım. Taa ki, bana göre en muvafık
(uygun) an geldi, bir kafakol çektim ve yere indirdim. Planım da buydu. Allah’a
şükür başardım! Dedi.</p>



<p>Tayyar büyük ve çok namuslu bir sporcu idi. Aynı sıkletin
adamı ve Tayyar’ın dengi olan dostumuz Dürri ile Ankara’da yaptığı güreşteki
bir jesti hâlâ hatırımdadır, onu da size ilerde anlatırım.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Olimpiyat Oyunları:  Amsterdam-2 (Milliyet Aktüalite)</title>
		<link>http://felek.org/olimpiyat-oyunlari-amsterdam-2-milliyet-aktualite/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Jun 1980 16:38:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7280</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet
Aktüalite</p>



<p>Yayın
Tarihi: 15.06.1980</p>



<p><strong>Geçmiş Zaman Olur ki…</strong></p>



<p><strong>(1928 Amsterdam Olimpiyatları)</strong></p>



<p><strong>Olimpiyat Oyunları:&nbsp; Amsterdam</strong></p>



<p><strong>-2-</strong></p>



<p>Peşte’deyken bazı mühim spor hareketleri oldu. Tam o günlerde
Peşte’de Macaristan Atletizm Şampiyonası yapılıyordu. Bizim Ömer Besim bu
şampiyonaya girmek istedi. Macarlar kabul ettiler. 800 metre koşacaktı. Bu
mesafenin Macar şampiyonu Barji adında meşhur bir atletti. O müsabakalar yapı­lırken,
nişanlısı da stattaydı. Besim, Barji’yi sıkıştırdı ve eğer geçemediyse bu,
Barji’nin şöhretinden korkmasından ileri geldi. Çünkü yarışı Ömer Besim,
Barji’nin dört metre arkasında bitirerek ikinci oldu ve gümüş madalya aldı. Ama
iki atletin müsabaka sonunda hallerinden, Ömer Besim’in daha az yorulduğunu
gösteren alâmetler vardı.</p>



<p>Peşte’deki ikametimiz esnasında biz iki sporcumuzu iade
ettik. Bunlardan birisi, Mustafa adında bir asker güreşçi idi. Antrenman
sırasında bileği incindi, bu haliyle ancak 15-20 gün sonra güreş tutsa da,
orada bir zayıflık daima hissedilecekti. Bu çocuğu onun için İstanbul’a iade
ettik. Diğeri bizim arkadaşlarımızdan ve sürat koşucularından kolejli Enis’di.
Onun da belinde bir ağrı peyda oldu. Bir türlü geçmiyor ve çocuğun seri
hareketler yapmasına mani oluyordu. Onu da gönderdik. Enis — ki, benim şahsi
arkadaşımdı— bundan dolayı bize, yani başta ben olduğum halde Olimpiyat Kafile
idarecilerine çok içerlemiştir. Bu kadar zamanlık bir atlete bir Olimpiyat’a
girmek fırsatını vermediğimiz için çok kızmıştı.</p>



<p>Amsterdam kafilesinde böyle bir seyahati son derece neşeli bir
havaya sokabilecek birkaç arkadaş vardı. Tecrübelerim bana böyle neşeli
kimselerin kafilede bulunmasında çocukları oyalayıp müsabaka heyecanına
vakitsiz kapılmamaları için faydalı oluyorlardı. Bunlardan birisi, o zaman Edirne
Belediye Reisi olan Trakyalı Ekrem adındaki arkadaşımızdı. Bu zatın anlattığı
fıkralar hâlâ hafızamdadır. İkincisi, Sait Çelebi merhumdur. Sait Bey’in ne
kadar hoş sohbet olduğunu, hatta hayatta her hareketi ile insanlara ne kadar
kıymet verdiğini söylemeyi vazife bilirim. Bu fevkalâde esprili zat her
tanıdığı üzerinde son derece müsbet tesir bırakan bir insandı. Hayat
zorunluluğu ile tıbbiyenin üçüncü sınıfında tahsili bırakmış, çalışmaya
atılmıştı. Vefat ettiği zaman zengin değilse de, rahatça geçinecek bir servete
sahip olmuştu ve bunu sırf kendi emeği ve gayreti ile kazanmıştı. Bir de
bunlara âdeta latife konusu teşkil eden bizim meşhur artist Müjdat (Gezen)
oğlumuzun amcası Vamık Gezen’i katarsak kafilenin neşe grubunu tamamlamış
oluruz.</p>



<p>&nbsp;Biz Amsterdam’da Şeref
merhumun futbolcular için bulduğu küçük, fakat çok temiz ve rahat bir otele
indik. Otelin bulunduğu kasabanın adını hatırlayamayacağım. Vandezee gibi bir
şey. Şehre elektrikli trenle 5 dakika. Ama tertemiz bir kasaba. Sert tuğla
döşeli sokakları her sabah sodalı su ile yıkanırdı. Biz bu otelde çok rahat
ettik. Esasen otel gerçekten birinci sınıf bir oteldi. Verdiği yemekler ancak
birinci sınıf otel ve lokantalarda bulunabilirdi. Hiç unutmam, bir gün rengi
koyuca ve tadı ekşimiş bir çorba içiyorduk. Salt bir kaşık aldıktan sonra ağzı
dolu olarak işaretle çorbanın ne olduğunu sordu. Yemek listesine baktım Avrupa’nın
en lüks yemeklerinden kaplumbağa çorbası.</p>



<p>— Kaplumbağa çorbası Sait! dedim! Sait ağzı dolu, iğrenmekten
inleyip dururken ben:</p>



<p>— Yut Sait, yut! diyerek ısrar ettim.</p>



<p>Sait çorbayı yuttu, arkasından da:</p>



<p>— Allah belalarını versin! Kucakla para veriyoruz, bize börtü
böcek yediriyorlar! diye şikayet etmişti.</p>



<p>Kafilemizin başında federasyon reislerinden ayrı olarak ben
ve benim yardımcım Fethi Tahsin Bey merhum vardı. O çocuklarla meşgul oluyor,
ben Olimpiyat Oyunları Tertip Komitesi ile temas ederek o işleri görüyordum.</p>



<p>&nbsp;Biz Paris
Olimpiyatları’nda güreşte pek iddialı olamamıştık. Fakat Amsterdam’da Tayyar
gibi, Nuri Boytorun gibi, Saim gibi ümitli çocuklarımız vardı. Beynelmilel Güreşler
İdaresi de o devirde Macarların elindeydi. Beynelmilel Federasyon Başkanı,
Mösyö Brull adında Musevî asıllı bir zattı. Yanında yine kendi ırkından Çılag
adında gerçekten işini iyi bilen bir de Genel Sekreter vardı. Esasen o devirde
Beynelmilel Güreş Federasyonu ya İsveçlilerin, ya Macarların elinde olurdu.
Güreşte bu iki millet önde gidiyordu.</p>



<p>Nitekim Amsterdam’da ilk defa olimpiyatlara ilâve edilmiş
olan serbest güreş de dahil olduğu halde hem grekoromen, hem serbest güreş Olimpiyat
şampiyonluğunu Richthoff adında uzun boylu, şaşı bir İsveçli kazanmıştı.</p>



<p>Biz ise, bilmem ne sebeble elimizin çok daha yatkın olduğu
serbest güreşe girmemiştik. O gün bizim ümit bağladığımız güreşçilerden
Nuri’nin güreşi vardı. Fakat Fethi Bey bana — ben Güreş Müsabaka Salonu’nda
bulunuyordum — telefon ederek, Nuri’nin fena halde sancılandığını, bu hali ile
güreşe gelemeyeceğini bildirdi. Çok üzüldüm. Ama ne yapabilirdim? O üzüntü ile
güreş müsabaka salonuna girdim. Aradan yarım saat kadar bir zaman geçtikten
sonra Fethi Bey’den bir telefon:</p>



<p>— Nuri sancılarına rağmen güreşecek, aman geç kalmasın! dedi.</p>



<p>Ben ferahladım ama Nuri’nin sırasındaki güreşler başlamıştı.</p>



<p>(DEVAMI VAR)</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Olimpiyat Oyunları:  Amsterdam (Milliyet Aktüalite)</title>
		<link>http://felek.org/olimpiyat-oyunlari-amsterdam-milliyet-aktualite/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Jun 1980 16:33:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7272</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet
Aktüalite</p>



<p>Yayın
Tarihi: 08.06.1980</p>



<p><strong>Geçmiş Zaman Olur ki…</strong></p>



<p><strong>(1928 Amsterdam Olimpiyatları)</strong></p>



<p><strong>Olimpiyat Oyunları: &nbsp;Amsterdam</strong></p>



<p><strong>-1-</strong></p>



<p>Mademki, hatıralarımızı olaylarla paralel yürütmekte zaruret
var. Çünkü Moskova Olimpiyatları dünyanın güncel bir hadisesi olmaktadır. O
halde, bir de o istikamette olayları hatırlamaya çalışalım.</p>



<p>Dokuzuncu olimpiyatlarda da futbol turnuvası, müsabakalardan
iki ay kadar evvel yapılmış ve merhum Şeref bizim futbol kafilesini
Çekoslovakya’­ya götürüp orada köy köy dolaştırarak forma sokmak istemişti. Ama
çocuklar her hafta birkaç maç yapmaktan bıkmışlar ve futboldan âdeta
soğumuşlardı. O sebeple, asıl turnuvada rakibimiz olan Mısırlılara 7-1
yenilecek kadar bozulmuşlardı.</p>



<p>İkinci kafile bermutad (alışıldığı üzere) güreşçi, atlet,
halterci — belki— bisikletçilerden mürekkepti. Biz bu sefer futbolcuların
bizden evvel oturdukları, şehirden elektrikli trenle 50 dakika mesafede çok
güzel, küçük bir otele indik. Otel biraz pahalı, fakat yemekten yataklarına
kadar kusursuz bir yerdi. Biz Amsterdam’a Tuna tarikiyle gittik. Önce vapurla
Köstence’ye, oradan da trenle Peşte’ye gittik. Peşte’de, Doğu İstasyonu
civarında bir otelde kaldık. Odalar ikişer yataklıydı. Gece çocuklar kaçmasın
diye idarecilerden birisi daima nöbet beklerdi. Ama biz yine ihtiyatî tedbir
olarak odalara birbiriyle iyi geçinemeyen sporcuları, meselâ, bir güreşçi ile
bir atlet yatırdık.</p>



<p>Hatırladığıma göre, güreşlere Tayyar merhum — galiba— 67
kiloda iştirak etti. Hâlbuki Peşte’ye gittiğimiz zaman Tayyar’ın ağırlığı 80
kiloyu geçiyordu. Macarlar Tayyar’ı koşturarak ve böylece hamama sokmadan
terleterek erittiler. Kendilerine:</p>



<p>— Bu çocuk, bu sıklet kaybından dolayı kuvvetten düşmez mi?
dediğimiz zaman:</p>



<p>— Bunu deneriz, eğer üst üste iki güreş çıkarabilirse formunu
kaybetmemiş demektir! dediler.</p>



<p>Öyle yaptık. Ağustos sıcağında üst üste ceketler, paltolar
giyerek koşup eriyen ve 67 kiloya düşen Tayyar, hem de o zamanın nizamına göre
günde yirmişer dakikalık iki güreş çıkardı. Çıkardı ama bildiğiniz gibi genç
denilecek yaşta kalp sektesinden öldüydü. Bu fenomen büyük güreşçilerin
hepsinde görülmüştür. Bunların çoğu kalpten gidiyorlar. Yalnız Kara Ahmet’in,
hem de 24 yaşında ölümü kalpten midir, yoksa beyin kanamasından mıdır,
hatırlamıyorum. Çoban Mehmet’in ölümü de kalptendir. Doktor Emin Şükrü — ki
kendisi de güreşçiydi— daha çok evvelden Çoban’a kalp hastası teşhisini
koymuştu.</p>



<p>&nbsp;Neyse efendim,
kafilemizde Trakyalı Ekrem (Edirne Belediye Başkanı), Sait Çelebi, Talât Mithat
gibi şen şatır arkadaşlar olduğu halde biz Peşte’den kalkan Tuna vapuruyla
Almanya’nın Passau Limanı’na gittik. Yolda, suları çekilmiş olan Tuna Nehri’nde
vapurumuz birkaç defa karaya oturdu. Ama o seyahat fevkalâde bir tenezzüh
seyahati oldu. Nihayet Passau Limanı’na geldik. Elimizdeki seyahat takvimine
göre biz Passau’ya, bu şehirden Hollanda’ya hareket edecek olan trenin kalkış
saatinden iki-üç saat evvel varmalıydık. Halbuki vapurumuz Tuna’da birkaç defa
oturarak bize vakit kaybettirdiğinden Passau’dan hayli içerde olan tren garına
yetişmek için ancak birkaç dakikamız kalmıştı. Ben, merhum Vamık Gezer’e:</p>



<p>— Aman Vamık, sen koş, treni biraz beklet! dedim.</p>



<p>Bu, Alman trenleri için olmayacak şeydi ama çaresizlik
yüzünden çocu­ğu gönderdik.</p>



<p>Passau’daki Alman gümrükçüleri bize pek yumuşak davranmadılar
ve valizlerden birkaçını açmak istediler. Elleri ile bizim Çoban Mehmet’in
valizini gösterdiler. Çoban’ın hiçbir şeyi yoktu. Sadece Peşte’den nişanlısına
aldığı bir-iki ipekli eşarp gibi şeyler vardı. Kafilemizin İkinci Başkanı merhum
Fethi Tahsin Bey, Çoban’ın aldığı şeyleri Alman gümrüğü almasın diye, tıpkı
Çoban’ınkinin eşi olan kafilenin bavulunu indirdi. Fethi Tahsin Bey bunu
yaparken bu bavulda hediye vermek için Hollanda’ya götürdüğümüz lüks sigara
mamulatından süslü, yaldızlı, teneke sigara paketlerini unutmuştu. Bavul açılır
açılmaz, bu güzel sigaralar gümrük bankosuna “hurrr” diye dökülünce Almanlar:</p>



<p>— Ah zo, zigarette! dediler ve bizim bütün valizlerimizi
açmamızı istediler.</p>



<p>Ben çocuklara:</p>



<p>— Durmayın, açın! dedim.</p>



<p>Herkes valizini açtı. Almanlar sigaraları zapt ettiler. Biz
orada işimizi bitirip otomobillerle trene vardığımız zaman Vamık merhumun bir
ayağı trenin basamağında, bir ayağı yerde olduğu için tren bir türlü
kalkamamıştı.</p>



<p>Passau— Hollanda treni üç dakika tehirle kalktı. Bizi
karşılamaya gelmiş olan otelimizin sahip ve direktörü olan zat hepimize
“Hollanda’ya hoş geldiniz!” dedi. Biz böylece Amsterdam yolunu tuttuk.
Zannederim tren Utrecht şehrine gidiyordu.</p>



<p>Devamı var</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kralın huzurunda&#8230; (Milliyet Magazin)</title>
		<link>http://felek.org/kralin-huzurunda-milliyet-magazin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Mar 1980 08:54:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7367</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>&nbsp;(kutlayacak)Milliyet Magazin</p>



<p>Yayın
Tarihi: 09.03.1980</p>



<p><strong>Geçmiş Zaman Olur ki</strong></p>



<p><strong>KRALIN HUZURUNDA&#8230;.</strong></p>



<p>Şimdi aradan 41 yıl geçmiş bir hatıramı yazacağım. Bu hatıra,
gerek Yunanistan’a, gerekse spora ilişkin olması dolayısıyla çok aktüeldir.</p>



<p>Sene 1939. Yunanistan, Balkan Oyunları’nın 10. yılını tes’id
edecek (kutlayacak). Bunun için Kral’ın huzurunda bir merasim yapılacak. Biz
zaten o yıl Balkan Oyunları’nı Yunanistan’da yapacak ve Atina’ya gidecektik.
Fakat Yunanlı dostlarımız Kral’ın huzurunda merasim yapılacağını hareketimizden
bir-iki gün evvel bana telefonla bildirdiler ve:</p>



<p>— Kral’ın huzuruna çıkacaksın! dediler. </p>



<p>Jaket-atay getirdiler. Bu elbiseye biz Türkler, “bonjur takımı” deriz. Fantezi pantolon ve önü epeyce yuvarlak kesik, pantolonla bir örnek ceketten ibarettir. Bende frak takımı vardı, fakat “bonjur takım”ı yoktu.</p>



<p>— Benim jaket-atayım yok! dedim.</p>



<p>— Burada bir şey uydururuz! dediler ve biz kalktık gittik.</p>



<p>Yunanlılar bana göre bir “bonjur takımı” aramışlar ve Romanya
sefareti ikinci kâtibinde bulmuşlar. Lakin takımın boyu iyi geliyordu da,
göbeği dardı. Ne çare, çatlayacak gibi zorla pantolonu ilikledim. O gün
kahvaltı da etmedim. Ama gene de çok sıkı bir pantolondu.</p>



<p>Merasim galiba saat 11’de olacaktı. Balkan Oyunları’na mutad olarak (adet üzere) 5 millet iştirak ederdi. Fakat o gün biz 4 kişiydik. Bulgarlar, şimdi hatırlamadığım bir sebeple gelmemişlerdi. Merasimin yapılacağı akademi binası küçük bir salondu. Önünde bir de platform vardı. Biz Kral&#8217;ı bu platformda karşılayacaktık. Saat 10.45’de sırtımızda bonjur takımı, ellerimizde silindir şapkalar -o şarttır- akademi platformuna çıktık. 4 kişiydik. Romen murahhası Boeresku, Yugoslav murahhası galiba Ugriniç, Yunan murahhası Rinopulos ve Türk murahhası ben. Saat 11.00 oldu, Kral’dan haber yok. 11.30 oldu, gene haber yok. Nihayet, haşmetmeap 12.00’ye doğru geldi ve her birimizin elini sıktıktan sonra hemen akademi salonuna girdi. Tabiî arkasında bir sürü muhafız da beraber. O zamanlar, Yunan Kralı’nın adı, Yorgo idi. Bu Kral, Yunanistan’ı Almanların işgali sırasında hükümetiyle beraber Mısır’a kaçan kraldı. Aslında çok sert bir adamdı.</p>



<p>Merasim, evvelden hazırlanmış olan kısa birer tebrik ve takdim nutkunu alfabetik sırayla okumaktan ibaretti. Bu nutuklar evvelden hazırlanmıştı. Ben, nutkumu o zaman Atina Sefirimiz olan merhum Enis Bey&#8217;e okudum. Hem nutkun metnini, hem de benim telaffuzumu takdir etti. Zaten sefirler de merasimde bulunuyorlardı. Herkes alfabetik sırayla nutkunu okudu. Yalnız, Yunanistan ev sahibi sıfatıyla en son okuyacaktı. Bunu da dostumuz ve şimdiye kadar rastladığım en namuslu ve dürüst spor idarecisi olan müteveffa Rinopulos okuyacaktı. Rinopulos’un nutkunu bir beyaz Rus olan karısı Madam Rinopulos yazmıştı. Nutuk güzeldi ama, Rinopulos Fransızca bilmezdi. Ne kadar bilirdi? Meselâ benim hakkımda konuşurken, “Le Burhan” derdi. Şivesi en kötü Yunan şivesiydi. Bildiğiniz gibi, Yunanca alfabede “ş” ve “b” yoktur. Bunlara bile dikkat edemeyecek kadar fena okuyan Rinopulos, nutkunu bitirdikten sonra, Kral fırladı gitti ve giderken yanındakilere:</p>



<p>— Daha fena Fransızca konuşacak kimse bulamadınız mı? diye
küfürler etti, ama olanlar olmuştu.</p>



<p>O sene tarihî Averof Stadı’nda yapılan Balkan Oyunları’nın
şampiyonlarına madalyalarını oyunlarda hazır bulunan Kral veriyordu. Delegasyon
heyetleri Kral’ın hemen arkasında bulunmak mecburiyetindeydik. Bu durum, benim
hiç hoşuma gitmiyordu. Çünkü, o zamanlarda krallara da, hele Yunan Kralı’na bir
suikast ihtimali mevcuttu.</p>



<p>Akşam Atina’nın meşhur büyük oteli “Büyük Britanya Oteli”nde
şerefimize bir ziyafet verildi. Ziyafete o zaman veliaht olan son Kral’ın
babası Prens —galiba— “Jean Yanis” riyaset ediyordu. Yemekte hepimizin
bildiğimiz bir nevi patlıcan böreği olan pabuçaki adındaki yemek verilirken
Prens’e hizmet eden metrdotel bir pabuçakiyi Prens’in sağ omuzu üzerinden
kolalı gömleğinin içine kaçırıverdi. Veliaht, babasının zıddı olarak çok
yumuşak ve hoşsohbet bir adamdı. Güldü, metrdotele hiçbir şey söylemedi. Bu
hadiseyi böylece geçiştirdik.</p>



<p>Bu Prens, son Kral Konstantin’in babasıdır. Bilmiyorum
hangisi hastalık dolayısıyla gözlerini kaybetmiştir.</p>



<p>Bu merasimin yapıldığı 1939’da biz Balkan Oyunları’nda
Romenlerle sayı itibarıyla beraber ve ikinci olmuştuk. O zaman bizim takımda
futbolcu Melih adında ceylan gibi koşan bir çocuk vardı. Yunanlılar ilk defa
gördükleri Melih için bana sordular:</p>



<p>— Nereden buldunuz bu zehir gibi çocuğu?</p>



<p>Çünkü hatırımda kaldığına göre, 400 metreye kadar bütün
koşuları Melih kazanmıştı. O sırada Türkiye’de Beden Terbiyesi Kanunu çıkmış ve
sporu devlet eline almıştı. İlk umum müdür merhum Tahir Paşa —ki kimse
alınmasın — şimdiye kadar gelmiş geçmiş umum müdürlerin en tarafsız ve
iyisiydi. Geldiği günden itibaren bilmediği bir işin başına geldiğini itiraf
ederek, hepimizden fikir sorar ve yardım isterdi. Tahir Paşa’ya Melih’in Atina’daki
muvaffakiyetini anlatarak elinden futbolcu lisansının alınmasını istedim.
Aslında Melih iyi bir aile çocuğuydu. Babası albaydı. Fakat aynı zamanda çok
iyi bir futbolcu olan Melih’i Fenerbahçe bırakmak istemiyordu. Tabii çocuğu
maddi menfaatler vaadederek futbolcu olarak kalmasını ve atletizme geçmemesini
temin ettiler. Ondan sonra Melih’in kaç sene futbol oynadığını bilmiyorum ama,
iyi bir vaziyette olmadığını sonradan öğrenmiş ve bu yıldızı kurtaramamanın
acısını hissederken futbolda onu bu hale götüren Fenerbahçe’nin o zamanki
idarecilerine hiç de hayır dua etmemiştim.</p>



<p>Bu hatıra yazısını bitirirken, daima zorluğunu çektiğim bir
noktaya parmak basacağım. Bilmem hâlâ bu problem devam ediyor mu?</p>



<p>Balkan Oyunları bildiğiniz gibi, atletizm ve tenisten
ibaretti. Atletlerimiz ve tenisçilerimiz belki pek kuvvetli sporcular
değildiler. Fakat, iyi bir tesadüf eseri olarak çocukların yüzde 90’ı boylu boslu,
güzel delikanlılardı. Bunların bu güzellikleriyle alâkadar olan pek çok genç
kız bulunuyordu ve bu bizim için bir mesele olurdu. Doğrusunu isterseniz bir
gencin bütün spor hayatında uçkurunu düğümlemesi diye bir kaide yoktur. Fakat
bizim zikredeceğimiz düzende, bu işin dozunu iyi tayin edecek atlet ve sporcu
yoktu. Daha doğrusu vardı ama, içlerinde yüksek tahsil ve iyi spor terbiyesi
almış olanlar bile bazı hallerde gevşeyivermişlerdi.</p>



<p>İşte benim idareciliğim devrinde çektiğim büyük sıkıntı
buydu. Hatta 1928 Amsterdam Olimpiyatlarına giderken Peşte’de kaldığımız 15-20
günlük kamp devrinde birbirleriyle iyi geçinemeyen bir atletle bir güreşçiyi
iki yataklı odalara ayrı ayrı koyardık. Böylece birbirlerini kontrol
ettirirdik.</p>



<p>1939’da oldukça parlak neticelerle Atina’dan döndüğümüz zaman
gene muarız taraf —ki, bu ekseriya Fenerbahçeli neşriyat olurdu &#8211; bizim
atletlere iyi bakmadığımız için iyi netice almadığımızdan yakındılar durdular.
Basını, ne sporda, ne politikada ağız birliğiyle memnun etmek kabildir. 60
senelik idarecilik hayatım beni iyice buna inandırmıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bize bir türkü lazımdı (Milliyet Magazin)</title>
		<link>http://felek.org/bize-bir-turku-lazimdi-milliyet-magazin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jan 1979 16:31:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7268</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet
Magazin</p>



<p>Yayın
Tarihi: 07.01.1979</p>



<p>Sayfa: 16</p>



<p><strong>Geçmiş Zaman Olur ki</strong></p>



<p><strong>(1928 Amsterdam Olimpiyatları)</strong></p>



<p><strong>Bize bir türkü lazımdı</strong></p>



<p>Benim hatıralarımı sınıflandırırsak, mahalle hayatı, mektep
hayatı, spor hayatı, gazetecilik hayatı fasıllarına ayırabiliriz. Spor bahsi
her cephesiyle ömrümün en büyük kısmını kapsadığı için de, bunun hatıraları
ötekilere göre daha çoktur. Ama belki hepsi ömrüm için ilginç olmayabilir.</p>



<p>Bugün size anlatacağım anılar, tam 50 senelik, yani 1928 yaz mevsimine tesadüf eder. 1928 senesinde Olimpiyat Oyunları Hollanda’nın Amsterdam şehrinde yapıldı. Bu oyunlar, Modern Olimpiyatlar&#8217;ın dokuzuncusuydu. Biz, Türkiye olarak bu oyunlara futbol, güreş, atletizm, halter dallarında girmiştik. Eskrim ve bisiklet var mıydı hatırımda değil. Bu seyahatler eskiden tren veya vapurla yapılırdı. Biz uçakla seyahate 1948 Londra Olimpiyatları’nda başladık ve hususi iki tayyare kiraladık. Adam başına gidip gelme o zamanın parasıyla bin liraya yakın para ödemiştik.</p>



<p>Neyse, gelelim 1928 Olimpiyatları’na&#8230; Seyahatler uzun sürdüğü için, müsabıklar yorulup formlarını kaybetmesinler diye seyahatleri çok
iyi şartlar altında tertip ederdik. 1928 Olimpiyatları’nın yapıldığı Amsterdam
şehri de, Avrupa’nın en batısında Şimal Denizi (Kuzey denizi) sahilinde bir
şehirdi. Denizden gitmek en azından 10 gün alırdı ve pahalı olurdu. Çünkü Cebelitarık
Boğazı’ndan Atlas denizine çıkılacak ve Manş denizi geçilerek oraya varılacak.
Tren de, uzun ve yorucu olacaktı. Bundan ayrı olarak benim 1924 Paris Olimpiyatları
için düşünüp tatbik ettiğim hazırlık ve forma girme kampını o devrin şartlarına
göre, Türkiye’de yapmak hem zor, hem de faydasız oluyordu. Çocuklar kamptan
kaçıyorlardı, disiplin kurulamıyordu. Onun için ben, asıl Olimpiyat kafilesi
olan futboldan gayri sporlara katılacak sporcuları içeren kafilenin Budapeşte’de
Macarların hazırlık kampında çalışmalarını tezgâhladım. Bu kamp bize, Türkiye’den
daha ucuza mal oluyordu. Çünkü biz, Macarların bütün sportif vasıta ve
hocalarından istifade ediyor, yalnız Peşte’de kaldığımız otelin ücretini
ödüyorduk. Bu da o devrin Macar parasına göre 2 yataklı odalarda kalmak
şartıyla tam pansiyon 38 pengö idi. Şimdi bu para var mı ve bize göre ne eder
bilmem. Ama ucuza geldiğini iyi hatırlıyorum.</p>



<p>Futbol turnuvaları 1924’de Paris’te olduğu gibi, asıl Olimpiyat
Oyunları’ndan evvel ayrıca yapılırdı. Ve asıl Olimpiyat Oyunları’na 16 takım
kalırdı. Bizim kafileyi rahmetli Beşiktaşlı Şeref —ki, Futbol Federasyonu Umumî
Kâtibi idi— aldı. Çekoslovakya’ya götürmüştü ve kendine göre tertip ettiği bir
program mucibince orada kamp kurup haftada üç defa bir köy veya kasaba
takımıyla maç yaptırmıştı. Hâlbuki bizim bildiğimiz büyük müsabakalara girecek
müsabıklar en az iki hafta müsabaka yapmamalı ve oyuna iştahlanmalıdır. Bizimki
tersine oldu. Çocuklar futboldan bıktılar ve ilk rakibimiz Mısır Millî Takımı’ na
7-1 yenildilerdi. Biz, yani ikinci kafile futbolcular memlekete döndükten
sonra, Amsterdam’a, daha dorusu ilk kamp yerimiz olan Peşte’ye hareket ettik.
Kafilede benim hatırımda kalan idareciler, Güreş Federasyonu Reisi Ahmet Bey
merhum, aziz arkadaşımız Adil Giray Bey, bendeniz ve mutemet olarak da Göztepe’nin
Hilâl kurucularından ve idman Cemiyeti faal erkânından Fethi Tahsin Bey merhum
vardı. Kafilede gazeteci olarak da Spor Âlemi sahibi Çelebi Sait merhumla
Kırmızı-Beyaz dergisi sahibi Talât Mithat merhum vardı. Antrenörlerden Macar
Raul Peter’i iyi hatırlarım. Atletizm antrenörü Abraham da vardı sanırım. Başka
kimseyi hatırlamıyorum.</p>



<p>&nbsp;Yalnız kafilenin 24-25
kişi kadar olduğunu biliyorum. Müsabıklardan Çoban Mehmet, Küçük Burhan, Tayyar
merhum ve Nuri Boytorun, Saim’i hatırlarım. Atletler Semih, Mehmet Ali, Enis,
Haydar, Besim, Gülleci Cemal merhum&#8230; Daha vardı ya!</p>



<p>Biz, İstanbul’dan vapurla Köstence’ye, oradan trenle Bükreş’e,
Bükreş’ten de trenle Peşte’ye gittik. Peşte’de doğu istasyonuna karşı Park Otel
adında bir güzel otelde kaldık. 18 gün orada Macarlarla çalıştık. Bize Macar
Demiryolları Spor Kulübü olan zengin bir kulüp, (galiba MTK) dostluk gösterdi.
Bütün çalışma imkânlarını hazırladı. Macar federasyonları da tamamen kardeşçe
yardım ettiler. Adamlardan çok istifade ettik. Hatta biz oradayken Olimpiyatlar’a
katılarak Macar atletlerini hazırlayacak Macar Milli Atletizm Şampiyonası’na
bizim Ömer Besim de iştirak etti ve 800 metrede Macar şampiyonu Barji adındaki
meşhur atletin 4 metre gerisinde Macaristan ikincisi oldu. Adamlar madalyayı
Besim’e verdiler. Yani, millî bir şampiyonaya bir yabancı atlet kabul ettiler
ve ona derece verdiler. Övünerek söyleyebilirim ki, kafilede disiplin tamdı.
Hatta Peşte’de muhtelif sebeplerden dolayı üç müsabıkımızı Memlekete iade
etmiştik. Onlar da bunu teessürle, fakat itirazsız kabul ettilerdi. Birisi,
idman esnasında bileği incinmiş ve güreş tutamayacak hale gelmiş olan
Muhafızgücü’nden Mustafa adında bir pehlivandı. Öteki de, bizim eski
atletlerimizden dostumuz ve arkadaşımız Kolejli sürat koşucusu Enis’ti. Enis’in
beli ağrıyor ve koşamıyordu. Üçüncüsü de, galiba Beşiktaşlı üç bin metreci
Kekeme İbrahim’di. Enis, uzun zaman sonra bizi gördükçe:</p>



<p>— Amsterdam’ı görmemize bile müsaade etmediniz! diye sitem
eder duyurdu.</p>



<p>Peşte’de mümkün olduğu ve gücümüz yettiği kadar hazırlandık.
Ama bizim o senelerde sporun hiçbir dalında iddiamız yoktu ve olamazdı. Biraz
ümitli olduğumuz futbolda da, Zeki, Bekir vs. bütün yıldızlardan mürekkep en
iyi takımımıza Mısırlılar 7 gol atmışlardı.</p>



<p>Peşte’den Amsterdam’a geçmek için seyahat programını Almanya’nın
Passau şehrine kadar giden Tuna vapurlarıyla yaptık. Bu seyahat, dünyanın en
güzel, rahat ve keyifli seyahatlerinden biri oldu. İskele iskele uğrayarak
güzel Tuna kıyılarını gezdiren vapurda servis o zamanın yataklı vagon şirketine
verilmişti. Biz Peşte’den Passau’a kadar, ne kadar zamanda gittik bilmiyorum ama
vapurda bir gece kamarada kaldık.</p>



<p>Peşte seyahatinde bizi en çok düşündüren güreşçi merhum
Tayyar oldu. Çünkü Tayyar’ın boyu ve kemik çatısı itibarıyla güreş sıkleti
ancak 62 kiloydu. Ama Tayyar 80 kilo geliyordu. Aradaki 18 kiloyu eritmesi lâzımdı.
Bu çocuğun her gün ağustos sıcağında palto ile iki saat koşması ve terleyerek,
gene de idmana devamı beni endişelendirdi. Macar teknik adamına bu işin Tayyar’ı
yorup sıhhatini bozup bozmayacağım sordum. Bana:</p>



<p>— İki defa arka arkaya iki güreş çıkarırsa bir şey
kaybetmiyor demektir! dediler.</p>



<p>Tecrübe ettik. O zaman güreşler 20 dakika sürerdi. Tayyar iki
güreşi çıkardı ve Amsterdam’da normal sıkletine düştü. Ama Tayyar, 40 yaşlarındayken
kalp sektesinden vefat etti. Uzun sporculuk ve idarecilik hayatımda rastladığım
Türk veya yabancı en mert ve terbiyeli sporculardan biriydi.</p>



<p>Neyse, Almanya’nın Passau şehrinden trenle Amsterdam’a
gittik. Orada futbolcularımızın kaldığı pek güzel bir lüks otelde kaldık. Hepsi
tamam. Asıl anlatacağım nokta bu değil. Yabancı sporcular bizi gördükleri veya
vapurla, yahut trenle geçerken bayrağımızdan veya trene gerdiğimiz “Olimpiyat
Türk Kafilesi” pankartından bizi tanıdıkça, birtakım sporcu marşları ve
türküleri söylüyor, bizse, onlara mukabele edemiyorduk. Kafile idarecileri
olarak, pek mahcup oluyorduk. Ahmet Bey’in teklifi ile hepimiz İstiklâl Marşı’nı
talim etmeye başladık. Doğrusu beceremedik. Sonra sporcuların şarkıları, millî
marşları da değildi. Biz onlara millî marşla mukabele edersek, belki de
tanımayacaklar, layık olduğunca hürmet gösteremeyeceklerdi. Onun için, düşündük
taşındık, ben de dahil olduğum halde, çoğu sporcuların bildiği bir curcuna
türküyü kendimize Sporcu Marşı yaptık. Kim anlayıp, kim ne diyecekti! Şarkı şu
idi:</p>



<p>“Hamsi koydum tavaya</p>



<p>Hamsi koydum tavaya</p>



<p>Sıçradı gitti havaya ha &#8211; ha havaya</p>



<p>Sıçradı gitti havaya ha &#8211; ha havaya</p>



<p>Gittii de gelmez o kız buraya</p>



<p>Aman Mino Mino, Canım Mino Mino</p>



<p>Mino Kuzum, Mino Mino</p>



<p>Papazın kızı, hoh Papazın kızı”</p>



<p>Aman efendim, bu öyle bir beğenildi, o kadar sevildi ki,
lâflarını bilmeden bütün yabancı sporcu arkadaşlar, bu bizim uydurma türküyü
bizimle beraber her yerde tekrar eder olmuşlardı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gözüm nasıl açıldı? (Milliyet Magazin)</title>
		<link>http://felek.org/gozum-nasil-acildi-milliyet-magazin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 17 Sep 1978 16:46:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7298</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet
Magazin</p>



<p>Yayın
Tarihi: 17.09.1978</p>



<p><strong>Geçmiş Zaman Olur ki…</strong></p>



<p><strong>(1924 Paris Olimpiyatları)</strong></p>



<p><strong>Gözüm nasıl açıldı?</strong></p>



<p>Modern olimpiyatlara ilk defa olarak, iştirakimiz vesilesiyle
1924 yaz aylarında Paris&#8217;te geçirdiğim hayatı, spor hadiseleriyle karışık
olarak anlatırken bu yazı serisinin asıl amacı olan “Gözüm Nasıl Açıldı?”
konusunu burada düğümleyip başka manzaralarımıza geçmeye vakit gelmiştir.</p>



<p>Biliyor musunuz? İnsan da kedi yavrusu gibidir. Şu farkla ki,
kedi yavrusunun muayyen kısa bir süre sonra gözleri açılır, ama insanoğlu
olduğu yerde kalır ve mümkün olduğu kadar geniş bir dünya parçasını, hele
doğduğu kasabanın dışını görmezse gözü bir türlü açılmaz. Ne kadar çalışkan bir
talebe, ne derece parlak bir hukuk mezunu olsam bile ben Fransızca bilmeme, bu
dilden neşriyatı takip etmeme rağmen gene de Üsküdarlı Burhanettin Efendi
olarak görgüsü az bir gençtim. O bakımdan Paris seyahati beni duble etti
dersem, mübalağaya yormazsınız. Ben Paris&#8217;te sadece spor hadiselerini değil,
Fransa&#8217;nın hadiselerini, oraların yaşayış tarzlarını ister istemez takip ettim
ve alacağım dersleri aldım.</p>



<p>İki kafile arası ben Paris’te iken Modern Olimpiyat Oyunları’nın
kuruluşunun 30’uncu yıldönümü Paris’te kutlandı. Ben de davetliydim. Zannederim
bizim Fransız Ataşemiz Mösyö Lacroix (Lakrua) da beraberdi.</p>



<p>Galiba meşhur St. Michel (Sen Mişel) Bulvarı’ndan geçerken
büyük bir talebe grubunun</p>



<p>— Kahrolsun Millerand! (à bas
Millerand) diye bağırarak yürüyüş yaptıklarını gördüm.</p>



<p>Bu kafilenin etrafını, birlikte yürüyen büyük bir polis
kordonu çevirmişti. Yanımdaki ataşeye sordum:</p>



<p>— Nedir bu hareket?</p>



<p>— Millerand’ı (Alexandre Millerand) istemiyorlar! dedi.</p>



<p>— Kim bu Millerand?</p>



<p>— Cumhurbaşkanı. Dün sağ partileri tutan bir beyanat vermiş.
Bu protesto odur! dedi.</p>



<p>Ben gerçi İkinci Meşrutiyet’te Sultan Hamid aleyhinde de böyle bağırıp çağırmalar görmüştüm. Ama o devir Sultan Hamid’e karşı yapılmış bir ihtilâl devriydi. Fransa’da ne ihtilâl vardı, ne bir şey. Cumhurbaşkanı da yerinde oturuyordu. Nasıl oluyor da talebeler Devlet Başkanı aleyhine böyle nümayiş (gösteri) yapıyorlar! diye şaşmıştım. Halbuki o zaman Fransa Üçüncü Cumhuriyeti yaşıyordu. Merasim nasıl oldu? Doğrusu ben hatırlamıyorum. Çünkü şahsen ve fiilen katılmadığım ve sadece, o da zorlukla anladığım Fransızca nutukların teati edildiği bir merasimden bende bir şeyler kalmadı. Bunu da şuna yoruyorum. Görüştüğüm beyin doktorları, hafızanın kulaktan ziyade göze dayandığını söylerler. Ben de orada dinlediğim nutuklardan bir şey anlasam da, hafızama nakşolunmadığından bir şeyler hatırlayamıyordum. Sadece evvelce gördüğüm için modern olimpiyatların kurucusu Baron de Coubertin’i tanımıştım. Günlerden 23 Haziran’dı&#8230;</p>



<p>Merasimin ertesi günü Fransa Cumhurbaşkanı’nın istifa
ettiğini gazeteler yazdı. Şüphesiz bu sadece bu bulvardan bağırarak geçen
talebenin marifeti değildi. Fransa efkârı umumiyesi (kamuoyu), devlet
başkanının taraf tutan bir beyanına tahammül edemedi.</p>



<p>Mösyö Millerand’ın yerine Mösyö Gaston Doumergue seçildi ve Cumhurbaşkanı oldu. Bu zat Fransa tarihinde güler yüzlü başkan diye anılır, çok sempatik hatıraları vardır. Olimpiyatlar münasebetiyle Cumhurbaşkanı’nın yaptığı bir ayakta resm-i kabulde (kabul töreni)  bu zatı gördüm ve elini sıktım. Elysée Sarayı’nın ön kapısının peronunda durmuştum. Üç bin kişi kadar olan Olimpiyat Kafilesi’nin üyelerini birer birer selâmlıyor ve elini sıkıyordu. Fransa’da iki cumhurbaşkanı yüz ifadeleriyle şöhret bulmuştu. Bunlardan birincisi bu Mösyö Doumergue’dir. Daima güler yüzlü ve her yerde mütebessim olmakla şöhret bulmuş, dalgın, fakat son derece iyi kalpli bir adamdı. İkincisi Mösyö Lebrun (Albert Lebrun) idi ki, her konuşmasında gözyaşlarını tutamayan bir hassas vatanperverdi.</p>



<p>Bu hatıraları sadece kendi durumumuzla doldurmaya imkân olsa
da, bir yemek gibi hazırlanmış bir eser olan yazılarda da bazı tuz, biber ve
lezzet verici şeyler nasıl lüzumluysa, bu çeşit yazılara da kaçamaklı fıkralar
katmak fena olmaz. Onun için size bu münasebetle güler yüzlü Fransız
Cumhurbaşkanı Gaston Doumergue’e dair küçük bir vaka nakledeyim.</p>



<p>Bir mühim kişinin cenaze alayı. Reisicumhur kortejin başında
gidiyor. Arkasında bakanlar falan var. Alayın iki tarafında toplanmış halkı
Cumhurbaşkanı silindir şapkasını çıkararak ve gülerek selâmlıyor. Bir müddet
böyle devam ettikten sonra seryaver kulağına,</p>



<p>— Ekselans! Cenaze alayındasınız. Bu kadar mütebessim
olmayınız! diyecek kadar cesaret göstermesine karşı o da:</p>



<p>— Ya! Evet, evet! Mersi! deyip tekrar halkı gülerek selâmlamaya
devam etmiş.</p>



<p>Olimpiyat Oyunları tertip edilen her şehirde bazen umumî,
bazen yalnız idareci ve şampiyonlara, eğlence ve resm-i kabuller tertip
ederler. Bizi de bir gece Paris Operası’na davet etmişlerdi. Herhalde
müsabakaların sonuna doğruydu. Gülleci Şevki Bey merhum var mıydı, yok muydu,
şüpheliyim. Ama ben ve Ali Sami merhum operaya gittik. Ben ömrümde ilk defa
olarak opera salonu görüyordum. Hem de salonların en muhteşemini. O devirde
henüz Şapka Kanunu çıkmadığından ben klasik fes giyiyordum. Ali Sami de siyah
ve Atatürk biçimi tepesi geniş bir siyah astragan kalpak. Koyu renk
elbiselerimizi giydik, operaya girdik. Fuaye falan benim başım döndü. Acemilikle
birinin ayağına basmayayım, bir vazo devirmeyeyim diye korkuyor, bir an evvel
yerimize varmak istiyordum. Biletlerimizi gösterdik. Konuşmayan, pırıl pırıl
elbiseli hademeler bize istikamet gösteriyordu. Bizim gibi daha neler de vardı,
ama benim onlara bakacak halim yoktu. Nihayet bizi ikinci mi, üçüncü mü katta
bir locaya soktular. Önde iki sandalyeyi gösterdiler. Arkasında da daha birkaç
sandalye vardı. Az sonra oraya da tanımadığımız kimseler geldi. Sonra öğrendim
ki, Avrupa’da localar bizdeki gibi tüm kiralanmıyor. Tiyatrosuna göre beherinde
dört-altı sandalye olan bu localar teker teker kiralanıyormuş.</p>



<p>Operada benim gözüm kamaştı. Biliyorsunuz, tiyatroda
konuşulmaz. Şöyle baktım. Herkesin bize baktığını gördüm. Anladım ki, muhtelif
milletlere mensup olimpiyatçıların kılıkları, kıyafetleri Parisli seyircileri çok enterese ediyormuş. Herkesin başı açık
oturduğu tiyatroda ben güzel bir kırmızı fes, Ali Sami de siyah bir astragan
kalpak giyiyordu. Kalpak o kadar değil, ama fes adamları çok ilgilendirmişti.
Ben o tarihte —şimdi de öyle ya— operadan ne anlarım. Aslına bakarsanız operayı
seyretmek için operanın hikâyesini bilmek ve söylenen aryaları ve sözleri kendi
dilinden hatırlamak lâzımdır. Operet de öyledir ya! Onun için operayı
seyredenler, bilerek seyredenler, hangi dilden olursa olsun zevk alırlar. Çünkü
adamın Almanca okuduğu parçayı bir İngiliz anlayabilir. Bir Türk Türkçesini
bilir. Onun için bizim opera veya operetlerde bazı misafir artistler gelirler. Bizimkiler
Türkçe oynar, o da kendi dilinden cevap verir. Ve opera güzelce oynanır. Ama opera uzadıkça benim uykum geldi. Hareket yok, kıpırdamak yok. Ali Sami’ye:</p>



<p>— Benim uykum geldi! dedim.</p>



<p>Bana rahatça:</p>



<p>— Uyu! dedi.</p>



<p>— Ayıp olmaz mı? cevabını verince, önünde duran kutuya bir
frank attı, bir dürbün çıkardı.</p>



<p>— Al şu dürbünü. Bak karşımızdaki localarda kaç kişi uyuyor!
dedi.</p>



<p>Baktım, hele bir yaşlı kalantor adamın çenesi göğsü hizasına
düşmüştü. Karısı ise muttasıl yelpazesini sallıyordu. Operadan hatırımda iki
şey kaldı. Birisi oynanan opera, daha doğrusu operalar: Biri Pelléas et Mélisande,
öteki Salome. Hatırımda kalan ikincisi Salomé’de birinin kesik kafasını bir
tabakta veriyorlardı. Gönlüm bulandı, uykum kaçtı. Fakat bu seyahat vesilesiyle
Paris Operası’nı ve sanatkârlarını görmüş oldum. Bu da büyük bir kârdı. Bir
daha Paris Operası’na gitmedim mi? Gittim. “Hint Şaşaları” gibi bir isimle
Hindistan’a ait fevkalâde zengin 15-20 tabloluk bir müzikal seyrettim. Bizim
yanan Kültür Sarayı’nda gördüğüm Damdaki Kemancı ve Ayda operaları şimdi
hafızamda cisimleşmiş birer nefaset olarak hâlâ duruyor.</p>



<p>*</p>



<p>Evet sevgili okuyucularım! Ben Paris’e o yaşta gittim ve
bunları gördüm. Şimdi sizleri görüyor gibiyim. Bıyık altından:</p>



<p>— Hele hele! diyorsunuz.</p>



<p>Allah rahmet eyleye, Ali Sami bu işin profesörü ve filozofu
olarak bize iş bırakmıyordu.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ümitlerimiz ne idi? (Milliyet Magazin)</title>
		<link>http://felek.org/umitlerimiz-ne-idi-milliyet-magazin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Sep 1978 16:45:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7296</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet
Magazin</p>



<p>Yayın
Tarihi: 10.09.1978</p>



<p><strong>Geçmiş Zaman Olur ki…</strong></p>



<p><strong>(1924 Paris Olimpiyatları)</strong></p>



<p><strong>Ümitlerimiz ne idi?</strong></p>



<p>Biz 1924 tarihinde Paris’teki Sekizinci Olimpiyat Oyunları’na
katıldığımız zaman dünya milletlerinin spordaki yerlerini ve bizim bunlara
nazaran değerimizi bilmiyorduk. Yani, biz Paris’e gittiğimiz zaman benim gibi naçizane
dünya sporunu gazetelerden takip etmiş olan bir idareci dahi, Paris’e gelmiş
olan dünya spor yıldızlarını tanımıyordu. Ancak, biz futbolda hayal
kurmamıştık. Çekleri, Avusturyalıları falan biliyorduk da, diğer dalları, hele
ümitli olduğumuz güreş ve halterde kimler var, kimler yok, biz ne yapabiliriz?
Hiçbir fikrimiz yoktu. Onun için de bu branşlarda biraz ümitliydik.</p>



<p>Bu sporlar da oyunların sonlarına doğru başlamıştı. Bizim güreşçilerimizin
üçü bizce birer as güreşçiydi. Tayyar, Seyfi Cenap ve Fuat. Bunlar grekoromende
çok maharetliydiler. Tayyar’ın tecrübe ve kuvveti, Seyfi Cenap’ın meşhur
kırılmaz köprüsü ve Fuat’ın sol taraftan tatbik ettiği kafakol emsalsizdi.
Mazhar’a gelince, bu çocuk umulmadık bir kabiliyet göstererek rakiplerini
yenmiş ve kafileye girmişti. Ağır sıkletlerde adamımız yoktu. Aslına bakarsanız,
bizim Macar antrenörü gelmeden evvel güreş sporu anlayışımız, ağırlık üstüne
dayanıyordu. O sebeple üç meçhul güreşçimiz vardı. Bunun ikisinin sıkleti 90
kilonun üzerindeydi. Birisi Anadolu Kulübü’nden Danyal, ikincisi Beşiktaşlı Kemal
beyler idi. Tayyar da boyunun kısalığına rağmen 80 kilonun üzerindeydi. Ve bu sıkletten
aşağıya çok zor inebiliyordu. Macar hoca bize bu ağırlıkların lüzumsuz ve
zararlı olduğunu anlattı ve biz onun üzerine küçük 4 sıklette güreşe girdik.</p>



<p>Müsabakalarda maalesef, kur’alarda şanssız çıktık. Çünkü o
devirde güreş sporunun en iyi olduğu memleket olan İskandinavlara düştük. Seyfi
ile Mazhar İsveçlilere, Fuat Finlandiyalı’ya düştü. Tayyar şanslı çıktı, bir İspanyol’a
eş oldu. Hiç unutmam İspanyol Kafile Başkanı bana geldi. “Biri Avrupa’nın batı
ucunda, öteki doğu ucunda iki dost memleketiz, aman bizim çocuğu çok hırpalamayın!”
gibi bir şeyler söyledi. Anlaşılan Türklerden korkuyorlardı.. Seyfi Cenap
köprüyü kurdu, İsveçli birinci köprüyü kıramadı fakat az kalem çocuğun boynunu
kıracaktı. Ne ise uzatmayalım Fuat’ın yanlış yerde tatbik ettiği oyunla Finlandiyalı
tuşa geldi ama minderin dışında. Ve Fuat’ın oyununu öğrenince bir daha tuzağa
düşmedi. Kısacası, Tayyar üç maç yaptı, birini İspanyollara karşı kazandı, diğer ikisini
kaybetti. Öteki çocuklar ikişer maçla beş fena puanla güreşten düştüler. Zannederim
Tayyar bu galebesiyle dördüncü ve beşinci oldu ama o devirde üçüncüden ötesi
sayılmazdı.</p>



<p>Haltere gelince, iki haltercimizden Şevki’nin müsabakaya
girdiğini sanmıyorum. Çünkü Şevki, orta ağır bir çocuktu. Onun kategorisindeki
müsabıklar canavar gibi gülle kaldırıyorlardı. Onun için müsabakalara sokup
fena duruma düşmesine razı olmadık. Ama Cemal öyle değildi. Cemal 52 kilo, yani
en küçük kategoride kuvvetli bir halterciydi. Ne var ki&#8230; Müsabakalardan bir
gün evvel Cemal’e bir güzel siyah mayo almak istedim. Faubourg Montmartre’daki
spor malzemesi dükkânlarından birine gittik, Cemal, Allah rahmet eyleye, biraz
haşarı çocuktu. Dükkânın duvarlarında asılı kuvvet aletlerine ilişmeye başladı.
O devirlerde pek meşhur olan ve mucidinin adıyla tanınan “sandro” isimli iki
kolla gerilerek açılan kuvvet illetlerinden birini eline almış bakıyorken, bana
mayo göstermekle meşgul olan dükkâncı:</p>



<p>— O senin işin değil, oynama onlarla! diye Cemal’e lâf attı. Gerçekten
de Cemal’in elindeki “sandok”, dokuz çelik yaylı çok sert bir kuvvet âletiydi.
Cemal bana sordu:</p>



<p>— Ne diyor mösyö?</p>



<p>— Oynama onunla, o senin oyuncağın değil! diyor diye cevap
verdi. Cemal bunu işitince herifin karşısına geçti ve bu “sandok”u, yavaş yavaş
olmak şartıyla üç defa açtı kapadı, açtı kapadı. Herifin de ağzı açık kaldı.
Mütemadiyen:</p>



<p>— C’est formidable! (Müthiş bir şey) diye söylendi durdu.
Malları aldık ve çıktık. Ertesi sabah Cemal:</p>



<p>— Kollarım ağrıyor! diye dünkü hovardalığının faturasını
verdi. Halter müsabakaları o devirde Paris’te pek rağbet görüyordu. Onun için
bu müsabakaları Paris’in büyük kapalı salonlarından “Velodrom d’hiver” (Kış
Veledromu) denilen büyük hangarda yapıyorlardı. Cemal’in sıkletinde de çok
müsabık vardı. Müsabakada jüri arasında o devirde dünyanın kuvvet krallarından
Maspoli adındaki şöhretli ve yaşlı sporcu da vardı. Bu Maspoli’nin kol ve göğüs
adalelerinin mulajını (kalıbını) alıp teşhir ederlerdi. Cemal’in de küçücük
vücuduna rağmen, kolları pek güzel teşekkül etmişti. Maspoli, küçük canavarı
görünce dayanamadı, geldi bizimle konuştu. Ve Cemal’in kolunun mulajını almaya
karar verdi.</p>



<p>Cemal müsabakaya girdi. O güne kadar Cemal halteri yerden
alıp başının üzerine kadar kollarıyla kaldırarak dikiyordu. Halbuki rakipleri
bir hamlede gülleyi yerden koparıp altına diz çökmüş olarak giriyor, sonra
ayağa kalkarak güllenin yarı mesafesini bacaklarıyla kaldırıyordu. Cemal bu
usulü tatbik edemediği için sıkletinde sekizinci, millet olarak da dördüncülük
elde edebildi. Ama kollarının ağrısı Cemal’in normal olarak kaldırdığı ağırlığı
kaldıramamasına sebep oldu. Sebep sadece bir gösteriş ve bir afi kesmek
hevesiydi. Bunun ne zararlı şey olduğunu o bilmiyordu, ben de takdir
edememiştim. Etsem de zaten gördüğüm zaman Cemal sandok ile başlamıştı gücünü
denemeye.</p>



<p>Halter müsabakalarında Cemal’in yanındaydım. Onunla beraber
yarışan Marlin adında bir Fransız çantasından çıkardığı bir şişeden avucuna
döktüğü bir beyaz tozu ağzına atıp yutuyordu. Sordum:</p>



<p>— Bu kola şurubudur, kuvvet verir. Bizimkiler görürse benim
gözümü parçalarlar! dedi. Bu kola bizim bildiğimiz kola olmadığını ve tabanında
“kola” adında bir kuvvet ilacı bulunduğunu sonradan öğrendim. Bu hadise bana
müsabakalardaki ilk doping hareketi gibi geldi, ama neden sonra gerçekten &nbsp;doping meydana çıktığı sıralarda.</p>



<p>Atletler, müsabıklar, hemen hemen herkes gece yapılan halter
müsabakasından çıkmış gitmişlerdi. Ben otobüsü kaçırmıştım. Bizim kafileden de
kimse kalmamıştı. Zaten onlar başka yerde oturuyorlardı. Müsabaka salonundan
çıktığımız zaman Paris sokakları tenhaydı. Bisikletli polislerden başka kimse
görünmüyordu. Metroların kapalı olduğunu gördüm. Otobüs de gece yansından sonra
işlemiyordu. Yürüyerek otele gitmeye karar verdim ve yola düştüm. Kestirme
yolları pek bilmesem de elimdeki haritadan işimi uyduruyordum. Tam bir buçuk
saat oldukça süratle yürüdükten sonra otele geldim. Turşu gibi olmuştum. Bu
gece yolculuğu, bana Paris’in ne büyük şehir olduğunu gösteren ilk ve son
hadise oldu.</p>



<p>Anlattıklarıma göre, biz 1924 Paris Olimpiyatları’nda hiçbir
müspet netice elde edemedik. Ama hepimiz kabiliyetimiz ve işimize göre bir
beynelmilel şampiyonada, bir Olimpiyat Oyunları’nda neler olmalıdır, neler
yapılmalıdır, nelere dikkat edilmelidir? Bunun dersini aldık. Bu da bir
kazançtı.</p>



<p>1924 Paris Olimpiyatları hatıralarını kapatırken, bu Oyunlar
dışında, fakat onunla ilişkili hâdiseleri, enteresan gördüğüm hâdiseleri
yazmakta fayda gördüm. Şimdiki kuşaklar, baba, hatta dedelerinin neler yapıp,
neler düşündüklerini görsünler.</p>



<p>1924 Paris Olimpiyatları için hükümet Türkiye İdman Cemiyetleri
İttifakı’na on yedi bin Türk lirası tahsisat verdi. Bunu bir akşamüzeri aldım.
Bankalar kapalıydı. Ali Sami, müdürü olduğu Ordu Donanma pazarındaki kasasına
koymak istemedi.</p>



<p>Ya ölüverirsem! Dedi</p>



<p>Düşündük, taşındık, başka çare bulamadık. İdman Cemiyetlerinin
kurucu ve amatör sağlam temellerinden Vefalı Saim Ağabey, Altınordulu meşhur
Mahmut ağabey ve muhasebeci Sabit Servet, Beyoğlu’nda İngiliz Sefareti
yanındaki Emperyal Oteli’nde bir oda tuttular. Parayla oraya gittiler. Gece
nöbetleşe beklediler ve ertesi sabah parayı bankaya yatırdılar. O devrin
amatörleri böyle titiz ve gözü emniyetli adamlardı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İkinci kafile (Milliyet Magazin)</title>
		<link>http://felek.org/ikinci-kafile-milliyet-magazin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 03 Sep 1978 16:45:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7294</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet
Magazin</p>



<p>Yayın
Tarihi: 03.09.1978</p>



<p><strong>Geçmiş Zaman Olur ki…</strong></p>



<p><strong>(1924 Paris Olimpiyatları)</strong></p>



<p><strong>İkinci kafile</strong></p>



<p>Paris Olimpiyatlarının ikinci ve ana kafilesi 3 &#8211; 4 Temmuzda
Paris’e geldi. Asıl Olimpiyat Oyunları Temmuz 1924’de başlayacağına göre,
bizimkiler 1 gün evvel geldiler. Tam tarih hatırımda değil. Bu kafilede iki
antrenör, beş güreşçi; birkaç atlet, iki hakemi, bir-iki bisikletçi vardı.</p>



<p>O devirde küçücük spor teşkilâtı üç dalda yabancı antrenör
tedarik etmişti. Futbol için meşhur İskoçyalı antrenör Billy Hunter’i, güreş
için meşhur güreş hocamız Macar Raoul Peter’i ücretle angaje etmişti. Atletizm
için de Amerikan sefaretinin memurlarından Tubini adında bir amatör
antrenörümüz vardı. İkinci kafileyi Birinci Reis Ali Sami Bey getirmişti ve
sanırım o zamanlar pek meşhur olan Orient Expres denilen Paris &#8211; İstanbul
treniyle gelmişlerdi. İkinci kafilede mevcudiyetlerini hatırladığım kimseler
şunlardı: Ali Sami Bey kafile Reisi idi. Onun gelmesiyle ben Başkan Yardımcısı
olarak kaldım. </p>



<p>Ahmet Fetgeri Bey merhumun riyasetinde beş güreşçi vardı.
Tayyar merhum, Seyfi Cenap Bey, Mazhar ve güreşçi Fuat. Bunlar güreşe bilfiil
katıldılar. Bir de Tayyar’ın sıkletinde ve birinci olan Dürrü Bey vardı. Tayyar
ile Dürrü’den hangisinin gideceğini son bir müsabaka tayin edecekti. İkisi de
ayrı kıymet ve maharetteydi. Lâkin Dürrü bu müsabakadan bir gün evvel kendisine
idman veren Abdullah adındaki Karadenizli bir Bahriye askeriyle olan güreşinde
kaşını yardı. Bu haliyle en azından 15 gün güreş tutamayacak hale geldi. Çünkü
bir güreşçi müsabaka esnasında yaralanır ve kanı durmazsa güreşi kaybederdi. Bu
çocuk bu haliyle değil güreşe girmek, Tayyar ile olan müsabakasını yapamaz hale
gelince Tayyar kafileye girdi. Fakat federasyon Dürrü’yü de Olimpiyatlara
götürmeye karar verdi. Dürrü, bu hâdisede Abdullah’a çok kızdı. Fakat pek de
haklı olmadan Tayyar’a da darıldı. Çünkü onun kanaati, Tayyar’ı son deneme
müsabakasında yeneceği merkezindeydi. (Nitekim Paris’ten dönüp, Ankara’da hesap
vermeye gittiğimiz sıralarda bu güreş yapıldı ve Dürrü, Tayyar’ı yerde çift
bravule ile yenmişti)</p>



<p>Bisiklet var mıydı? Varsa&#8230; bisikletçimiz Cavit Cav idi? Bu
münasebetle yazmak isterim. Bu çocuk kendini bisiklete vermiş ve o yolda hayatını
heder etmiştir. Hâlâ berhayat ise bu temiz bisiklet amatörüyle, teşkilâtın bir
antika gibi meşgul olmasını dilerim. Halterde meşhur gülleci Cemal, Neyzen
Şevki, atlet olarak aklımda sadece rahmetli Ömer Besim var. Halbuki birkaç kişi
daha vardı. Yanılmıyorsam Trabzon’dan, İzmir’den, Balıkesir’den birer çocuk
vardı. Bunları o devrin bültenlerine bakıp çıkarmak kabil.</p>



<p>Biz bu oyunlarda eskrime de iştirak ettik. Fakat bu, o devrin
tek eskrimcisi ve muteber sporcusu Beşiktaşlı meşhur Fuat Balkan Bey kendi inisyatifi
ile gelmiş, müsabakaya da kabul edilmişti. Teşkilâtın bundan haberi yoktu. Ama
o devirlerde 30’uncu yıl olmasına rağmen, kaideler ve nizamlar pek ciddiyetle
tatbik edilmiyordu. Çünkü Baron de Coubertin sağdı ve oyunların herkese açık
olması fikrini her şeyin üstünde tutuyordu.</p>



<p>İkinci kafile tuttuğum yere yerleşti. İlk iş, Şimal (Kuzey
Ülkeleri) turnesinden dönecek olan futbol kafilesiyle birleşip, bayrağımızın
altında 1924, 8. Paris Oyunları’nın açılış geçit resmine katılmamız olacaktı.</p>



<p>&nbsp;“Otomobil” Nuri’den
bir telgraf aldım. Yani futbol kafilesi mutemedinden. Şöyle diyordu: “Federasyon
Reisi Ziya Bey ile ikinci Reisi Hamdi Emin Bey, kafileyi Paris’e getirmek
istemediler. Onlar İstanbul’a gittiler. Ben kafileyle geliyorum.” Rahmetli Ziya
(Yusuf Ziya) sporda ve bilhassa futbolda kendinden başka ve üstün bir otorite
tanımayan bir idareciydi. Paris’e dönmek ve yeniden Ali Sami’nin emrine girmek
istemiyordu. Zaten uzun zaman İsviçre’de tahsil ettiği ve Paris’i de tanıdığı
için kendisinde bir Avrupa hasreti de yoktu. Hamdi Emin ise, Ziya’nın kayıtsız
şartsız emrindeydi.</p>



<p>Burada bir parantez açmak isterim. Bu hatıra yazı serisi daha
ziyade parça parça birbirinden ayrı konuları anlatagelmiştir. Biz de Paris’teki
ilk acemilik devrimizin birkaç yakasını; anlatmak için Paris Olimpiyatları’nda
geçirdiğimiz günleri yazmak için bu mevzua girmiştik. Fakat hikâyenin akışı ve
yakaların birbirini kovalayışı, bu yazıları, Türkiye’nin ilk Olimpiyat Oyunları’ndaki
durumunu anlatacak bir küçük tarihçe haline getirmemize ister istemez bizi sevk
etti. Onun için bu yazılarda bazen şahısların karakterlerine
kadar inmesini, bu tarihçenin oluşma zaruretlerine yormanızı dilerim.</p>



<p>Nuri, futbol kafilesini vaktinde getirdi ve tuttuğu pansiyona
yerleştiler. Bu çocuklar resmigeçide iştirak edecekler, iki gün daha kaldıktan
sonra memlekete iade edileceklerdi. İşi gücü bitmiş sporcuları Paris’te
haftalarca tutmaya tahsisatımız ve ihtiyacımız yoktu. Bugün de olimpiyatlarda
ve beynelmilel dış temaslarda aynı usul tatbik edilir. İşi biten memleketine
döner. Resmigeçit bize göre fena olmadı. Kırk kadar sporcu geçti. Bayrağımızı
hatırımda kaldığına göre Tayyar taşıyordu. Tayyar o zaman Harbiye talebesiydi.
Resm-i küşadı (açılışı), hatırladığıma göre Fransa Cumhurbaşkanı Gaston Doumergue
yaptı. Esasen — hâlâ da öyledir ya— <strong>Olimpiyat Oyunları’nı her yerde devlet
başkanları, yani hükümdar veya cumhurbaşkanı açar. Ve sadece “8. Olimpiyat
Oyunlarını açıyorum” demekle yetinir, başka söz söylemez. Siyasî propagandaya
mahal vermemek için bu usul konmuştur ve her yerde ısrarla ve ciddiyetle tatbik
edilir. 1936 Berlin Olimpiyatları’nda bile bütün ısrarına rağmen Hitler’e dahi
başka söz söyletilmemiştir.</strong></p>



<p>Müsabakalar başladı. Her zaman olduğu gibi her gün statta
atletizm müsabakaları vardır. Bizim de bu branşta tek ümidimiz Ömer Besim’di. Ömer
Besim o zaman daha spor hayatının zirvesine erişmemiş idiyse de Türkiye’deki
başarıları, dünya atletizmden pek de haberi olmayan bizler için bir ümitti.</p>



<p>&nbsp;Müsabaka gününün
sabahı antrenör Tubini geldi. Evet! Tubini adında bir Amerikalı antrenörümüz
vardı. Türkiye’deki Amerikan sefareti memurlarından bir amatör antrenördü. Bize
fahrî olarak hizmet ediyordu. Diğer iki yabancı antrenörümüz ise ücretli
idiler. Bunlar futbolda meşhur İskoç Billy Hunter’di. Birkaç sene Türkiye’de
kalmış ve bize pek çok şey öğretmiştir. Üçüncü antrenörümüz meşhur Macar güreş
hocası Raoul Peter idi ki, bu zat uzun zaman Türkiye’de kalmış, hatta Türk tabiyetine
(vatandaşlığına) geçmek için müracaat ettiği sırada maalesef bizim o zamanki
federasyon erkânıyla güreş bilgisi bakımından arası açılmış ve kötü iftiralara
uğrayarak Türkiye’den çıkıp gitmiştir. Amerikalı antrenör bana.</p>



<p>— Ömer Besim koşudan evvel bir yoğurt yemek istiyor, buluruz!
dedi.</p>



<p>1924 Paris’inde yoğurt, hele bizim pansiyonun bulunduğu kenar
mahallede satılan değil, bilinen bir şey değildi. Bulamadık. Besim de
sabahleyin sadece bir şeftali yiyip 800 metre koşuya girdi ve kaybetti. Zaten
kazanamayacağını, koşuyu seyrettiğimiz zaman anlamıştık. Ama o memlekete
döndüğü zaman Olimpiyat şampiyonluğunu kaybetmesine sebep, bizim kendisine bir
kâse yoğurt bulamayışımız olduğunu anlattı durdu. Ve bu çeşit hikâyeleri
dinlemeyi seven matbuat da (basın) bunu yazdı.</p>



<p>Aslına bakarsanız, benim senelerce süren tecrübem, kendinden
emin olmayan müsabıkların (yarışmacıların) dışarıya çıktıkları zaman mutlaka
bir mazeret ve kusur aramaları adeta insiyaki bir adet olmuştu. Bilmem hâlâ
devam ediyor mu? Nitekim, 1948’de ikinci tayyareyle (uçakla) Londra’ya
indiğimiz zaman futbol kafilesinin başında bulunan aziz dostumuz Ulvi Yenal
Bey, Lefter’in kulağının ağrıdığını ve barsaklarının bozulmuş olduğunu bize ilk
müjde! olarak söylemişti. Besim’in yarışı kaybetmesi bizim için büyük bir
sürpriz değildi. Fakat şekli itibariyle, yani bir yoğurt bahanesiyle birlikte
oluşu bu müsabakanın hafızama nakşolmasına sebep olmuştur.</p>



<p>İkinci kafilenin müsabakalarının neticelerini anlatmadan önce
kronolojik sırasını takip ederek size bir dış seyahatteki ilk disiplinsizlik ve
itaatsizlik hâdisesini nakledeceğim. Futbol kafilesi geldi, resm-i geçite
iştirak etti. Üç gün Paris’te kaldı. Biletleri alınmıştı, pasaportlar
yapılmıştı. Trenle Türkiye’ye döneceklerdi. Hareketten bir gün evvel
futbolumuzun üç “As”ı merhum Zeki, Nihat ve İsmet, Ali Sami Beye müracaat
ettiler:</p>



<p>— Bize bilet paralarımızı verin, biz Paris’te kendi
hesabımıza birkaç gün daha kalmak istiyoruz! dediler.</p>



<p>Ali Sami şimdiye kadar rastladığım en bükülmez bir disiplin
adamı sıfatiyle hemen reddetti ve sebep olarak da:</p>



<p>— Siz üçünüz de askersiniz (gerçekten de Nihat Bahriye
Mektebi talebesi, Zeki Askeri Baytar talebesi, İsmet de stajyer askerî
doktordu. Bunlara Ali Sami Bey şahsen zamanın Erkânı Harbiye Reisi Mareşal Çakmak’tan
izin almıştı.) Size ben izin aldım. Memlekete dönmenizi de ben tekeffül ettim
(kefil oldum), yapamam! deyince, bizim “as”lar aslan kesildiler.</p>



<p>— Biz gitmeyeceğiz, zorla gönderemezsiniz! dediler. Ali Sami
de</p>



<p>— Pansiyonla ilişiğiniz kesilmiştir. Ben biletlerinizi ve
pasaportlarınızı Türk konsolosluğuna veriyorum! dedi ve öyle de yaptı.</p>



<p>Bizim aslanlarda para yok. Bir iki gece gizli gizli
pansiyonda arkadaşlarının yanında kaldılar ve sonra tıpış tıpış Türkiye’ye
döndüler. Bu hâdisede şayan-ı dikkat olan (dikkat çekici olan) bu üç çocuğun
üçünün de asker oluşu, yani bir disiplin ocağına mensup bulunuşları idi.
Sonradan bunun ikisi, Nihat ve Zeki askerlikle alâkalarını kestiler. Yalnız
merhum İsmet, askerî doktor olarak albaylığa kadar çıktıydı.</p>



<p>İkinci kafilenin spor müsabakalarında neler elde ettiklerini
haftaya anlatmak istiyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir seyyah gibi (Milliyet Magazin)</title>
		<link>http://felek.org/bir-seyyah-gibi-milliyet-magazin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Aug 1978 16:44:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7292</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet
Magazin</p>



<p>Yayın
Tarihi: 27.08.1978</p>



<p><strong>Geçmiş Zaman Olur ki…</strong></p>



<p><strong>(1924 Paris Olimpiyatları)</strong></p>



<p><strong>Bir seyyah gibi</strong></p>



<p>Paris’teki ikametim tam bir tembellik içinde devam ederken,
her gün dolaşmakta olduğum Opera Meydanı’nın kıyısındaki turizm bürolarının kapılarına
dayanmış büyük bir reklâm levhasını okuyacağım tuttu. Versailles (Versay) ve
Trianon saraylarını gezmek şartıyla Versay’a otogar servisi reklâm ediliyordu.
Girdim içeri. Öğle yemeği ve ikindi çayı dahil olmak üzere, galiba 75 frank
gibi bir para ödedim, bileti aldım. Otobüs hemen oracıkta bir yerden kalkıyordu.</p>



<p>Vaktinden evvel gittim. Pencere kenarına düşen bir yere oturdum..
Ben akıllıyım ya! Pencereden geçeceğimiz yerleri göreceğim. Çift koltuklardan
içerdeki yere düşersem pencereden dışarıyı göremem diye. Otobüs tam vaktinde
kalktı. Arabada 30 kişiden fazlaydık. İçerde bir de rehber vardı. Paris’ten
geçerken şehrin abidelerini sayarak, geçtiğimiz bulvarların isimlerini
söyleyerek şehir dışına çıktık. Paris’in varoşları güzeldir. Nihayet Versay’a
geldik. Hâlâ gözümün önündedir. Kasabanın bir köşe başında bir lokantanın
önünde durduk. Bir kır lokantası olduğu, damalı ve renkli yemek örtülerinden
belliydi. Bizi orada indirdiler. Seyyahları konuştukları dillere göre masalara
dağıtıyorlardı. Ben yalnız bir turisttim. Beni birisi kadın, ikisi erkek olan
bir masaya oturttular. Masalar dörder kişilikti. Masaya otururken selâmlaştık.
Masa arkadaşlarımın hepsi Fransızca konuşuyorlardı. Yalnız birisi yabancı
şivesiyle konuşuyordu. Öteki kadın-erkeğin karı-koca olduğunu, birbirini küçük
isimle çağırmalarından keşfettim. Yemekte falso etmemek için elimden geleni
yapıyordum. Masanın üstündeki yemek listesini ötekiler aldılar, ben elimi sürmedim.
Servisin başlaması için epeyce bekledikten sonra her birimizin önüne birer
dilim kavun getirdiler. Doğrusunu söylemek lazım gelirse, ben o zamana kadar
kavunu yemek üstüne yenen bir yaz yemişi ve İstanbul tabiri ile “soğukluk”
sayardım. </p>



<p>Herkesten evvel başlamadım. Bunun için de hemen yemek
listesini ele aldım, mütalâaya koyuldum. Bakalım ötekiler ne yapacaklar diye. Gördüm
ki, adamlar kavunu aç karına güzelce yemeğe başladılar. Ben de aynını yaptım.
Kavun bizim eski zamanlarda İstanbul’da yerli kavunu dediğimiz üstü pürtüklü,
güzel kokulu, kavuniçi rengindeydi. Tadı az, kokusu pek güzeldi. Bu kavunların
adının kantalup olduğunu sonra öğrendim. Kavunu yedik. Bu esnada ötekiler
birbirleriyle tek tük lâkırdı ediyordu. Kavunlar yendikten sonra, bir nevi et
yemeği, et yahnisi geldi. Ben beğenmedim. Ama yemeğe gayret ederken karı-koca
çift bu yemeği beğenmediler. Listeyi alıp okudular. Birbirlerine:</p>



<p>— Fransız mutfağında ne acayip yemekler var. Biz Belçikalı
olarak biliyoruz bu yemeği! demeleri üzerine ben cesaret aldım:</p>



<p>— Siz komşusu olduğunuz halde, bu yemeği yadırgadınız, ya ben
çok uzaklardan geliyorum. Ben ne yapayım? deyince sordular:</p>



<p>— Siz nereden geliyorsunuz?</p>



<p>— Türkiye’den, İstanbul’dan geliyorum.</p>



<p>Belçikalı erkek:</p>



<p>— Ya! Türk müsünüz? diye sordu.</p>



<p>— Evet Türk’üm! deyince:</p>



<p>— Nasıl olur! Türkler renkli değil midir? der demez, benim
içim gene “cız” etti. Avrupa bizi hep renkli sanıyordu. Halbuki Viyana’ya kadar
gitmiş olan Türkler hep beyaz adamlardı.</p>



<p>— Yanılıyorsunuz. Biz renkli değiliz. Görüyorsunuz.</p>



<p>— Affedersiniz, siz gerçekten Türk, yani Müslüman Türk müsünüz?</p>



<p>— Tabiî, neden tereddüt ediyorsunuz?</p>



<p>— Biz öteden beri Türkleri renkli sanırdık, değil mi? diye
karısına sordu. Karısı da:</p>



<p>— Evet! dedi.</p>



<p>Bu sırada üçüncü adam lâfa karıştı:</p>



<p>— Yanılıyorsunuz. Türkler beyazdırlar. Mösyönün hakkı var
(diye beni tasdikten sonra) ben Romanyalıyım. 9 ay kadar İstanbul’da kaldım.
Türklerin bizden farkı yoktur. Yalnız onlar 5-6 kadınla evlenirler! deyince,
ben artık şirretliği ele aldım:</p>



<p>— Rica ederim. Hadi Belçikalı dostlarımız bize uzaktır,
Türkiye’de olup bitenleri bilmeyebilirler. Ama siz Romanyalıymışsınız. İstanbul’a
her gün Köstence’den vapur seferleri var. Üstelik 9 ay da İstanbul’da
kalmışsınız. Türklerin birden fazla kadınla evlenmesi yasaktır.</p>



<p>— Ama, sultanlar, paşalar&#8230;</p>



<p>— Bunlar tarihte kalmış şeylerdir. Şimdi ne sultan var bizde,
ne de o sizin söylediğiniz paşalar.</p>



<p>Adamlar özür dilediler bu münasebetle ahbap olduk. Yemekler
de yenmişti, Versay’ı gezmeye gittik. Versay güzel bir saraydır. Tarihî kıymeti
vardır. Büyük özel salonları ve birbirine geçilir sıra odaları vardır. Bu
salonlar içinde zannederim “aynalar galerisi” denilen bir meşhur salon da
vardır. Doğrusu, Fransız tarihinin bu kısmını pek iyi bilmem.</p>



<p>Rehber bizi mümkün mertebe odalardan geçiriyor ve basmakalıp
izahat veriyordu. Sarayda başka rehberlerin idaresi altında muhtelif diller
konuşan başka seyyah grupları da vardı.</p>



<p>Şimdi burada rahmetli Vâlâ Nurettin Bey’i hatırladım. 1953
tarihinde Fransa hükümeti 10 kadar Türk gazetecisini Kuzey Afrika’daki Fransız
bayrağı veya himayesi altındaki toprakları ve sonra bizzat Fransa’yı gezmeye
davet etmişti. Şimdiye kadar katıldığım en kuvvetli gazeteci grubu bu idi.
Hatırımda kalanları sayayım. Merhum Ercüment Ekrem Talû, Sabri Esat Siyavuşgil,
Bahadır Dülger, Cevdet Perin, Vâlâ Nurettin, ben Burhan Felek, bir iki de hanım
gazeteci. Kuzey Afrika’da bir ay kadar dolaştıktan sonra Fransa’ya geçtik. Bize
Fransa’nın Ankara sefareti kâtiplerinden Mösyö Dolo adında bir zat refakat
ediyordu. Paris ikametimiz sırasında Versay’a gezmeye gittik ve aynı yolla
gittik. Yani, otokarlarla gittik. Yemek yedik. Ve sonra grup halinde sarayı
gezerken Vâlâ Nurettin Bey rehbere sordu:</p>



<p>— Mösyö, bu gezdiğimiz yerlerde bir banyoya veya bir tuvalete tesadüf etmedik.
Yok mudur sarayda bir tuvalet?</p>



<p>Rehber fena halde kızdı:</p>



<p>— Yoktur mösyö! dedi.</p>



<p>Vâlâ adamın
cevabındaki şiddetten, hiddetlendiğini anladı ve sustu. Aslına bakarsanız o devirlerde
Fransa’da abdesthane ve banyo olmadığı bir hakikattir. Sonradan belki ilave
edilmiş olabilirdi. Rivayet odur ki, krallar oturaklı sandalyelere def’i hacet
ederler ve yıkanma diye bir adetleri olmadığından zamanla kokmaya başlayan vücutlarının
fena rayihasını (kokusunu) örtmek için lavanta suyu sürünürlerdi. Fransa’da
ıtriyat sanayiinin başlamış ve ilerlemiş oluşunun ilk sebebi budur ve Türkçede
kokuya “lavanta” denmesinin esası da Fransa’da ilk yapılan kokunun lavanta
çiçeğinin suyu oluşudur. Hatta şâyan-ı dikkat olan cihet, Fransa’da hamamların
ve banyo dairelerinin, inanın, tiyatro salonlarından sonra yapılmış olmasıdır.</p>



<p>Avrupa’yı istila eden Türklerin hamamı ve yıkanmayı beraber
götürüp öğrettikleri muhakkaktır. Nitekim Budapeşte’nin eski kısmı ve asıl
ismini aldığı yer olan Buda sırtlarında bir-iki tane Türk hamamı vardır ve faal
haldedir. Adına hâlâ Türk hamamı
derler. Budapeşte’nin gezilerinde turistik yerlerinden biri olan bu hamam, bu
güzel su şehrinin ilk hamamıdır. İçlerinde Ziçini Bad (Széchenyi Tıbbi
Kaplıcası) gibi büyük yüzme havuzu ve lüks plajları olanları da vardır. Pek
sonra inşa edilmiştir.</p>



<p>Versay gezisinde dikkatimi çeken nokta, bahçenin güzelliği ve
havuzların azameti oldu. Biz gerçi hamamlarımızla, hamamlarımızda sudan
istifade etmeyi onlara öğrettik ama onlar da bize bahçe ve havuz zevkleri
göstermişlerdir. 28. Mehmet Çelebi seyahatnamesinde gördüğü bahçeleri ve
havuzları yazar ve memlekete döndükten sonra, bahçeler ve havuzlar yapılmasını
tavsiye eder.</p>



<p>Versay’ı gezdikten sonra tekrar otokarla Paris’e döndük.
Yolda mola verdiğimiz bir kahvede de, bir sıcak çay içtik. Paris’e avdet
ettiğim zaman bayağı değişmiş. Avrupa görmüş bir Türk halini almıştım.</p>



<p>Acemilik ne fena şey!</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Paris sokaklarında (Milliyet Magazin)</title>
		<link>http://felek.org/paris-sokaklarinda-milliyet-magazin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 20 Aug 1978 16:42:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7290</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet
Magazin</p>



<p>Yayın
Tarihi: 20.08.1978</p>



<p><strong>Geçmiş Zaman Olur ki…</strong></p>



<p><strong>(1924 Paris Olimpiyatları)</strong></p>



<p><strong>Paris sokaklarında</strong></p>



<p>Parası bol, vakti çok bir yabancı için Paris’te yapılacak şey
sokaklarda, bulvar dediğimiz iki tarafı büyük mağaza ve kahvehanelerle bezenmiş
caddelerde dolaşmaktır. Paris, bu bakımdan Avrupa’nın hiçbir şehrine benzemez.
İki yanı yıllanmış ağaçlarla örtülü bulvarlar vardır ki, çok insana pabuç
eskitecek kadar ilginçtir.</p>



<p>Ben de ikinci 0limpiyat kafilesini Paris’te beklerken, içgüdü
ve görgü tesiriyle aynı şeyi yapmaya başladım. Yemeği ucuz lokantalarda
yiyordum. Bu lokantaların bazıları yarı birahane, yarı meyhane idi. Kaldığımız
otelin yemeği yoktu, yalnız kahvaltı veriyordu ve onların tavsiye ettiği
lokantalarda yiyordum. Benim oturduğum otel, Paris’in gerçekten merkezî ve en
çok Paris! olan semtindeydi. Buralarda Ermeni ve Rumların lokantaları,
kahveleri ve Ermenilerin kuyumcu dükkânları vardı. Hatta o civarda bir Ermeni
lokantası vardı, adı Diamanter idi. Elmasçı manasına gelir. İçeride fasulye
piyazı, şiş köfte, bol soğanlı ciğer kebabı ve pilakiyle kötü rakı bulunurdu.
Ben, rakı içmezdim, içmedim de. Fakat İstanbul’un iyi rakılarına alışmış olan Üsküdarlı,
İcadiyeli Ermeni lokantacılar müşterilerine rakı verirken:</p>



<p>— Affedersiniz. Bu rakı değil, mefret bir şeydir. Kezzap ilen
yapoorlar, ne yapoorlar, bilmem. Ama olanı bu! diye özür dilerlerdi.</p>



<p>Paris’te bulvar gezintileri o mevsimde ancak akşam üzeri,
güneş battığı zaman yapılabilirdi. Ağaçların da gölgelediği caddeler ancak o
zaman serinleşirdi. Çünkü Paris deniz seviyesine çok yakın bir irtifada idi. Ve
en yüksek semti olan, geçen yazımda bahsettiğim Montmartre tepesi denizden 120
metre yükseklikte olduğu için, şehirde yürümek pek kolay ve zevkli bir şeydi.
Ne yokuş, ne iniş.</p>



<p>Tam bulunduğumuz semtin hizasındaki bulvarların, en
meşhurları Place de la Republique (Cumhuriyet Meydanı) ile Madlen Kilisesi’nin
bulunduğu meydana bağlanan Boulevard Poissonniére, Boulevard des İtaliens,
Boulevard des Capucines idi.</p>



<p>Ben otelden Boulevard des İtaliens’e çıkardım. Ve oradaki
kahvelerin önünden geçerdim. Paris’in bütün büyük kahveleri, bulvarların geniş
yaya kaldırımlarına masa koydukları için, yazın oraları pek kalabalık olurdu.
Bu bulvarların hususiyetlerinden biri de, bazı gezici satıcıların veya
müzisyenlerin buralarda satış yapmalarıydı. Hani bizim vapurlarda leke sabunu,
iplik geçirme makinesi, tıraş bıçağı gibi şeyler satanlar nev’inden satıcılar
vardı. Bunların en büyük marifetleri dillerindeydi. Çok konuşur, müşterileri
başlarına toplar, sonradan mallarını satmaya başlarlardı. Gene günlerden bir
gün, bizim bulvarda bir kalabalık gördüm, sokuldum. Adamın biri bir sandalyeye
çıkmış, mürekkepli kalem satıyordu. Bildiğimiz Stilo kalemler. Siyah ve altın
uçlu kalemler. Adam konuşuyor:</p>



<p>— Hanımlar, beyler! Bu kalemleri maalesef gizli satıyorum. Polis takip
ediyor. iflâs etmiş bir fabrikanın haciz edilmiş malları bunlar. 5 franga. Ve
sattığı kimselere:</p>



<p>— Rica ederim, bu civarda elinizde polis görürse, beni yakalatırsınız! diyor,
ve kalemi kağıda sarılı kutular içinde veriyordu.</p>



<p>Ben de bir tane aldım, cebime koydum. Yoluma devam ettim.
Dönüşte satıcıyı orada göremedim. Otele geldim, kutuyu açtım, içinden bir kalem
çıktı. Ama bu tıpkı Stilo gibi yontulmuş ve siyaha boyanmış bir tahta sapa takılmış
Stilo ucu şeklinde sarı yaldızlı bir uçtan, ibaretti. 5 frank etmezdi. Nihayet
50 santimlik kötü bir taklitten başka bir şey değildi. Ama adam beni ve benim
gibi kim bilir kaç kişiyi kafese koymuştur. Gerçi 5 frank o zaman benim için
mühim bir para değildi. Türk lirası 20 eski frank ederken, 5 frank 25 kuruşluk
bir işti. Gelgelelim, benim fena halde içime dokundu. Kendi kendime utandım ve
aklıma, Sirkeci’den Haydarpaşa Garı’na gelen ve açıkgözler tarafından türlü
vesilelerle dolandırılan zavallı köylü çocuklar geldi.</p>



<p>Ve ondan sonra bir daha böyle çığırtkanları sadece dinlemeye
ve alışverişimi mutlaka büyük mağazalardan yapmaya karar verdim. Çünkü her
zaman, Avrupa’da yabancıların alışverişte aldanma ihtimalleri vardı. Ve bunun
da çaresi fiyatları sabit ve maktu olan büyük mağazalardan alışveriş etmektir. Meğerki
bir dostunuz sizi tanıdık bir dükkâna götürüp aşinalık sağlasın.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aman kaçalım (Milliyet Magazin)</title>
		<link>http://felek.org/aman-kacalim-milliyet-magazin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Aug 1978 16:41:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7288</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet
Magazin</p>



<p>Yayın
Tarihi: 13.08.1978</p>



<p><strong>Geçmiş Zaman Olur ki…</strong></p>



<p><strong>(1924 Paris Olimpiyatları)</strong></p>



<p><strong>Aman kaçalım</strong></p>



<p>1924 ilk yaz aylarını Olimpiyat kafilemizin ikamet
hazırlıklarını tamamlamak için Paris&#8217;te geçirdimdi. Bundan evvelki yazılarımda
da söylediğim gibi kendi hesaplarına Paris’te bulunan merhum Sait Çelebi’yle
Fenerbahçeli Nasuhi Baydar da Paris’te kaldılar. Aramızda bir iyi karar verdik.
Herkes kendi istediği yerde kalacak ve birbirlerine bağlı olmayacaklardı. Ancak
muayyen bir kahvede veya benim otelde buluşmamız mümkün olacaktı.</p>



<p>Sait Çelebi, Paris’te Ahmet adında bir Cezayirliyle tanışmış.
Ahmet’in asıl adı Armand olduğunu sonradan öğrenmiştim. Cezayir asıllı bir
Fransız. Sait’e bu adamı bizden 8-9 ay evvel Paris’e gelmiş hovarda bir halı
tüccarı tanıtmış. Halı tüccarının ismini hatırlamıyorum. Ama bir safdil adam,
bir gözü kapalı, zengin olduğunu ilk görüşte anlamıştım. Adam 8 aydır her gece
eğlendiği Paris’in meşhur Pigalle (Pigal) semtinin adını daha öğrenememiş,
Figal deyip duruyordu. Sait bu adamla tanışmış. Geldi, dedi ki:</p>



<p>— Ahmet diye birini tanıdım. Bizi bu akşam Paris’in bir husus
yerine götürecek.</p>



<p>Benim işim gücüm yok. Paraya gelince, kırk yılda bir
eğleneceğiz. O zamanlar bizim para demir gibi sağlam. Bir lira yirmi frank.
Düşünebiliyor musunuz bu ne demek? Biz Olimpiyat köyünde yemek, içmek, yatmak
için adam başına 55 frank, yani 3 liradan az bir para ödemiştik.</p>



<p>Buluştuk, Ahmet de beraber dört kişi. Paris’in meşhur Butte
Montmartre tepesine çıkarken hemen tepeye yakın bir yerde ve bu tepenin meşhur
merdivenlerinden birinin geniş bir sahanlığına açılan bir gece lokaline gittik.
Hemen söyleyeyim. Benim gözüm Ahmet’i tutmadı. Çok konuşuyor ve bizim gözümüzü
boyamak, biraz da para sızdırmak için çalışıyordu. Gerçi Sait lisan bilmezdi,
ama Nasuhi Baydar, sanırım Fransız mektebinden mezundu ve güzel Fransızca
bilirdi. Hatta merhumu benim yerime kafile reisliğine teklif edenler en ziyade
bunun üstünde duruyorlardı. Ne ise. Kapıdan girerken Ahmet bir şeyler söyledi.
Kapının önünde kılık kıyafetlerini beğenmediğim bir-iki kişi gördüm, sordum:</p>



<p>— Bunlar buranın kabadayılarıdır. Çünkü bu lokal polisten
gizli çalışır, yani içerde polisin müsaade etmediği şekilde çalışır. Bazen de
tecavüze uğrar. Bunlar buranın çoban köpekleridir! dedi Ahmet.</p>



<p>Ben bu lafta biraz hakikat, çok miktarda palavra sezdim.
Girdik içeriye Karanlık diyecek kadar loş bir yer. Ben böyle yerlerde loşluğu
sevmem. Demek ki, görülmesi istenmeyen şeyler oluyor. Ne ise, girdik. Pek kimse
yoktu. Zaten karanlığa gözümüz alışıncaya kadar bizi hemen orta yerde bir basık
masanın etrafına oturttular. Kahve iskemlelerine oturmuştuk. Lokalin dört bir
etrafı, duvar kenarları peykelerle (dar ve alçak sedirlerle) döşeli ve ışık
sadece orta yere biraz sızıyor, diğer yerler hep gölgede kalıyordu. Yerimize
oturduk, oturmadık. Garson geldi. Ahmet bizim hesabımıza:</p>



<p>— Şampanya! dedi.</p>



<p>Sonra bize dönüp:</p>



<p>— En ucuzu şampanyadır! sözünü ekledi.</p>



<p>Doğru mu, değil mi? Ne tarife gördük, ne bir laf ettik. Az
sonra eski kahvehanelerde kullanılan kalın cam bardaklarla bir büyük şişe
şampanya — tabiî bir buz kovası içinde— geldi. Garson şişeyi patlattı ve bizim
bardaklara şampanya koydu. Ben o zamana kadar şampanya içtiğimi pek
hatırlamıyorum. Belki içmişimdir, ama tadını herhalde unutmuştum. Aldım bardağı,
tattım. Şekerimsi bir gazoz. Üstelik sıcak da. Çünkü garson şampanyanın buz
kovasında soğumasına vakit bırakmadan şişeyi açtı. Kimbilir, bizi gözü tutmadı
mı, belki vazgeçerler diye mi? İki yudum içtim, başım döndü. İçimizde en çok
memnun görünen kılavuz Ahmet’ti. Sait de şampanyanın adına hürmeten içiyordu.</p>



<p>Lokal uzunluğuna bir yerdi. Duvarlar, kapılar hep tavanlarına
kadar kapitone, yani ses gitmesin diye altı pamuk veya kıtık, üstü deri bir
döşemeyle kaplanmıştı. Hem ses çıkmasın diye, hem de şıklık ve zenginlik olsun
diye yapılan bu döşeme benim hoşuma gitmedi. Adam kesseler dışarıdan
duyulmayacaktı. Üstelik kapının önündeki herifleri de beğenmedim. Demek ki,
burada müşterilerini boğuntuya getiriyorlar. Tabii acemilik insanı türlü evhama
sevk ediyor. Biz önümüzde şampanya şişesi ve yarımşar bardak içki, aptal, aptal
oturuyorduk.</p>



<p>Gözümüz karanlığa alışınca şöyle etrafı bir gözden geçirdim.
İnsanlar bilhassa loş köşelerde çift oturmuşlar, öpüşüyorlardı. Dikkat edince
bunların aynı cinsten olduklarını fark ettim ve bu lokalin özelliğini o zaman
anladım. Burası homoseksüellerin lokaliydi. Kılavuzumuz bula bula bize
gösterecek bir matah diye burayı bulmuştu. Gerçekten kadın kadına, erkek erkeğe
karanlıkça bir lokalde mümkün olduğunca sevişiyorlar. Ne dans, ne müzik. Evet,
uzakça bir köşede âdeta karanlıkta kimliği meçhul, görünmeyen bir müzisyen
yorgun bir piyanoda parmağını adeta gezdirip gizlice dolaştırırken sessiz ve
melankolik bir müzik uzaktan uzağa dinleyen kulaklara değebiliyordu.</p>



<p>Garsonun getirdiği 150 franklık, parasını peşin aldığı
şampanya şişesi olduğu gibi önümüzde duruyor ve biz —doğrusunu söyleyeyim—
eğlenmiyorduk. İçimden:</p>



<p>— Hay Allah! Ne diye geldik buraya? diye düşünüyor ve
kapitone duvarlara şüpheli şüpheli bakıyorken birden aklıma geldi.</p>



<p>O gün İstanbul’dan bana —ikinci kafilenin hazırlıklarına sarf
etmek üzere— otuz yedi bin frank para göndermişlerdi. Parayı akşam üstü aldığım
için bir bankaya, daha doğrusu otelin kasasına koyamamış, üstüme almıştım
Futbol kafilesi Şimal (Kuzey ülkeleri) turnesine çıkarken Kafile ve Federasyon
Başkanı rahmetli Yusuf Ziya benden on beş bin frank almadan hareket etmemişti.
Zaten mevcut da bu kadardı. Onun için İstanbul’a tel çekerek para istemiştim.
Bu otuz yedi bin frank işte bu talebim üzerine Türkiye idman Cemiyetleri İttifakı
merkezinden gönderilen ikinci kafile masrafları karşılığıydı. Bu para bugün
için bir servet olduğu kadar, o zaman için de büyük bir para sayılırdı. Paranın
göğüs cebimde olduğu aklıma gelince ben fena halde bozuldum. Bizi orada
soyabilirlerdi. Hemen eğildim, Sait’in kulağına:</p>



<p>— Sait, benim cebimde otuz yedi bin frank var! dedim.</p>



<p>Sait birden anlayamadı:</p>



<p>— Ne var, ne var? diye sordu.</p>



<p>— Cebimde otuz yedi bin frank var. Bugün postadan aldım. Sait
birdenbire:</p>



<p>— Hî! Aman çıkalım buradan! Nasıl yaptın bu deliliği?</p>



<p>— Vallahi, ben unuttumdu paranın cebimde olduğunu, şimdi
hatırladım. Hemen, hemen kalkalım! dedi ve Ahmet’e gideceğimizi işaret etti.
Nasuhi işin farkında değildi.</p>



<p>— Ne olursunuz yahu! Bu kadar para verdik, bari bir bardak
daha içelim! diye şampanya boşaltırken, biz alelacele lokalden çıktık ve
arkamıza bakmadan dörtnala merdivenleri inmeye başladık. Bereket sokaklarda
kimseler yoktu. Kaç ayak olduğunu bilmediğini, ama yüzlerin üstünde olan merdivenden
inip büyük caddeye varınca Sait:</p>



<p>— Oh be! Geçmiş olsun. Vallahi bilseler bizi bu para için
keserler burada! dedi ve Ahmet’e ağzına gelen küfürü ettiydi.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Paris’te ilk günler (Milliyet Magazin)</title>
		<link>http://felek.org/pariste-ilk-gunler-milliyet-magazin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Jul 1978 16:40:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7286</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet
Magazin</p>



<p>Yayın
Tarihi: 30.07.1978</p>



<p><strong>Geçmiş Zaman Olur ki…</strong></p>



<p><strong>(1924 Paris Olimpiyatları)</strong></p>



<p><strong>Paris’te ilk günler</strong></p>



<p>Biz Türklerde, tarihimiz &nbsp;meydandadır. Sadece sefer için dışarı çıkmışız,
yani memleket zapt etmek için. Ondan ötesi, hacca gitmek müstesna —o da kendi
hududumuz içindeydi—seyahatten asla hoşlanmazmışız! Onun için birisi hakkında
haber almak gerektiğinde;</p>



<p>— Ali Bey ne yapıyor? Diye sorduğunuz zaman:</p>



<p>— Ne yapsın, oturuyor! Derlerdi. Hatta çocuklarımızı usluluğa
davet için:</p>



<p>— Uslu oturursanız, size çikolata veririm! Gibi vaatlerde
bulunurduk ve bu hal göstermiştir ki, Türkler oturmuşlar, yürüyüp gezmeyi pek
sevmemişlerdir. Sefere giderken de ata binmişler. Bir piyade askeri olan
Yeniçerilerin seferleri ise, pek ağır bir yolculuk olmuştur.</p>



<p>Neyse, demek isterim ki, biz Cumhuriyet Devrinin son 25-30
senesine gelinceye kadar memleket dışına seyahati hiç özlememiş, düşünmemiş,
hayat sayfalarımız arasına seyahat, bilhassa dış seyahat bahsini yazmamışızdır.
Bunun bir istisnasını teşkil etmiş olan Evliya Çelebi bile, meşhur
Seyahatnamesine konu olan geniş güzergâhta büyük seyahatine çıkmasının
sebebini, rüyada Peygamberi görüp, ondan:</p>



<p>Şefaat Ya Resulallah! Diye niyazda bulunacak yerde, şaşırıp:</p>



<p>— Seyahat Ya Resulallah! Demesine Hazreti Peygamberin:</p>



<p>— Seyahatin uğurlu, yolun açık olsun Evliya! Diye dua
etmesini gösterir.</p>



<p>Demek istiyorum ki, bugünkü insanlar yaş farkı olmaksızın
bundan kırk yıl öncesine göre, hayat şekli ve şartları değişmiş kimselerdir. Ama
1924’de ben otuzu geçkin bir adam olduğum ve lisan bildiğim halde, Paris’te
gene de bir müddet acemilik çektim. Tıpkı bundan 30-40 sene evvel Anadolu’dan İstanbul’un
en kalabalık yerine gelmiş bir köylü çocuğu gibi afalladım. </p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; ***</p>



<p>Evet, Olimpiyatlar’da hayat, şöyle böyle devam ediyordu. Maça
kadar her gün bizim çocuklar idmana gidiyorlar, ben de kampta köyü bekliyordum.
Bir gün, Olimpiyat Köyü’nün antresinde dolaşırken bir Fransız geldi. Bizim
evlerin yanına tesadüf eden direkteki Türk bayrağını gösterdi.</p>



<p>— Bu ne bayrağı? Diye sordu.</p>



<p>— Türk bayrağı! Cevabını verdim.</p>



<p>— Ne münasebetle çekilmiş?</p>



<p>— Çünkü burası Olimpiyat Köyü’dür ve bu barakalar Türk kafilesinindir.</p>



<p>— Yaaaa! Demek burada Türkler var.</p>



<p>— Evet.</p>



<p>— Görebilir miyim?</p>



<p>— Şüphesiz. İşte ben Türk’üm.</p>



<p>Adam, inanmaz bir eda ile:</p>



<p>— Yok canım, siz beyazsınız, Türkler renkli adamlardır.</p>



<p>Ve adama bu bilgisinin yanlış olduğunu güçlükle anlatmıştım.</p>



<p>Bir akşam civardaki idman sahasından dönen çocuklar bana
geldiler.</p>



<p>— Reis bey! Biz burada kalamayız.</p>



<p>— Neden?</p>



<p>— Yanımıza Yunanlılar geldi.</p>



<p>— Yok canım! Kim söyledi?</p>



<p>— Biz gördük. Bayraklarını çektiler.</p>



<p>Mesele çıkacak. Gerçi Yunanlılarla sulh olmuşuz ama bir
senelik bir iş. Yanyana nasıl olur? Kalktım gittim.</p>



<p>— İşte! Diye bayrağı gösterdiler.</p>



<p>Ben de sonradan öğrendim. Bayrak Uruguay bayrağı idi. Yunan
bayrağından farkı, mavi-beyaz paralel bayrağın köşesinde Yunan bayrağında bir
küçük haç varken, Uruguay’ın bayrağındaki köşede sarı ve soluk bir güneş vardı.</p>



<p>Köyde hayat normaldi. Muslih merhumla kaleci Hamit arasında
kulüpçülük yüzünden çıkan harazadan (kavga gürültü) başka hadise olmadı. Fakat
çocuklar, köyün yemeklerinden memnun değildiler. Çünkü bu yemekler, orta halli
lokanta yemeği idi. Bu arada, meselâ Fransızların pek sevdiği sirkeli salçalı
dana başı, “Téte de Veau a la Vinegrette” adındaki bir nevi baş paçasını
yiyemediler. Çünkü bazılarına dananın ya burnu, ya da kulağı gelmişti. Çok
uğraştıksa da lokantanın umumî listesini değiştirmek mümkün olamadığı gibi,
benim pilav pişirmek hususundaki teşebbüsüm de başarısızlıkla neticelendi.</p>



<p>Colombes (Kolomb) köyündeki en büyük dava, içecek su davası
oldu. Bildiğiniz gibi Paris’te ve bütün Avrupa şehirlerinde bizim memba suları
cinsinden içme suyu yoktur. Vardır ama maden suyu olarak kapalı şişelerde hayli
pahalı satılır. Gene de çoğu bizim ince İstanbul sularına yaklaşamaz. Çocuklar
da, Paris’in kampanya suyunu ağır buldular. Ne yapacaksınız? Bir dış temasa
gelmiş müsabık biraz nazlı ve kaprisli olur. Sonunda sofrada su yerine onların
limonat dedikleri bizim gazozu vermeyi münasip buldular. Her yemekte iki çocuğa
bir litrelik kapalı şişe gazoz veriyorduk. Bu meşrubata antrenör ses çıkarmadı.
Akşamları lokanta müdürü ekstra olarak istihlak edilen şeylerin faturasını bana
imza ettirirken, baktım ki 24 kişilik sofrada 12 şişe gazoz yerine 16 şişe var.
Kabul etmek istemedim. Adam dedi ki:</p>



<p>— Sizi temin ederim ki, her öğünde 4-5 şişe fazla içiliyor.
Size bunun nasıl olduğunu gösteririm.</p>



<p>Ve müteakip yemekte yemeğin sonlarına doğru geldi. Masanın
kenarlarına doğru sarkmış masa örtüsünü kaldırdı. Yerde 4 tane boş gazoz şişesi
yatıyor. Her sıranın üstünde de 12 şişe ayakta duruyordu. Açıkgöz veya suya çok
düşkün olan çocuklar, şişeyi boşaltıp masanın altına atıyor ve garsonu
çağırarak, önünde gazoz şişesi bulunmadığını gösterip, istihkakını istiyordu.</p>



<p>Bu yemek meselesi, bizim ikinci kafilemizin Olimpiyat
Köyü’nde kalmamama ve ona Paris’in içinde bir pansiyon binası kiralayıp, bir de
Rum ahçı tutmamıza sebep olmuştur.</p>



<p>Çeklerle olan maçımızı Montmartre tepesi semtinde Saint-Ouen
adında bir mahalle stadında yaptık. Mahalleliler ve bazı meraklılardan mürekkep
(oluşan) 1000 kişi kadar seyirci vardı. Çekler, birinci haftayımda bizi
ezdiler. İlk yarıyı 3-0 yenik kapadık. İkinci yarıda çocuklar daha canlı
oynadılar ve onlar 2, biz de 2 gol attık. Skor, 5-2 oldu. Çek takımı o zaman
birinci sınıf bir takımdı. Maç bittikten sonra biz, futbol turnuvasının sonunu
bekledik. Bunu sanırım, Hollanda-Uruguay oynadı. Ben o maçta bulundum. Maçı
Slanik adında bir Fransız hakemi idare etti ve Uruguaylılar maçı 2-1
kazandılar. İkinci golü penaltıdan attılar.</p>



<p>Bundan sonra idarecilerle birlikte 20 kişilik futbol takımımız,
program mucibince Şimal (Kuzey)turnesine çıktı. İsveç, Finlandiya, Polonya gibi
memleketlerde maçlar yapacak, sonra 5 Temmuz’da açılış merasimine iştirak için,
Paris’e dönecektik. Bu turnenin bütün masrafını davet eden memleketler
yüklenmiş olmalarına rağmen, rahmetli Yusuf Ziya:</p>



<p>— Parasız şuradan şuraya gitmem! diye ısrar etti ve ben 20
kişiyi Paris’te bir buçuk ay daha beslememek için 15 bin frank para verdim.
Böylece kafile gitti. Ben, gelecek kafilenin yerini, yurdunu, mutfağını
hazırlamak üzere Paris’te kaldım. Benimle beraber Sait Çelebi ve Nasuhi Baydar
da kaldılar. Ne var ki, biz aynı otellerde kalamadık. Sade, arasıra görüşüyorduk.
Kafile, Olimpiyat Köyü’nü terk eder etmez, biz de Paris’e inmiştik. Benim
otelim 17. Arondisman’da büyük bulvarlara yakın Pelletier metro durağına yakın
bir üçüncü sınıf oteldi. Hiç unutmam, bu otelin asansörü hidrolikti. Yani, su
tazyiki ile asansör kayışını yukarıya iten bir kalın çelik boru şimdiki çekme
halatının vazifesini görüyordu. Tabii bu asansörler çok ağır işlerlerdi.</p>



<p>Paris’e iner inmez, benim ilk işim, gelecek ikinci kafile &#8211;
ki, güreşçi, hakemi, bisikletçi ve atletlerden mürekkep olacak ve Ali Sami
Bey’in başkanlığında 4 Temmuzda gelecekti – hazırlıklarını yapmak oldu.
Eskrim’e de nasıl oldu da, rahmetli Fuat Balkan Bey kendi hesabıyla geldi. Onu
hâlâ kestiremiyorum. Yalnız hatırladığım bir şey, aksi tesadüfle Fuat Beye
karşı Yunanlı bir yüzbaşı rakip çıkmıştı. Fuat Bey bu müsabakayı kaybetti. Fuat
Balkan Bey’in o zamanki rakibi, sonradan Türkiye’ye gelen ve Türk sporcularına
ve Türklere dostluk gösteren meşhur Atina Belediye Reisi Kotzias idi&#8230;</p>



<p>Paris’te pansiyon arıyordum. Bu gibi yerleri kiralamakla
meşgul olan yerleştirme bürosunun başında tahta sakal bir Fransız vardı. Ne
zaman bir şey istesem, evvela orayı söylemek ve adresini vermek için, benden
100 frank istiyordu. Ben bu parayı vermek istemedim ve kiralık pansiyon olan
semtleri sordum. Porte d’Orléans civarında bir pansiyon binasının olduğunu
öğrendim. Kalktım gittim, sora sora yeri ve sahibini buldum, kiraladım.. Bina,
temiz bir pansiyondu. Monsouris Parkı civarında havası güzel bir yerde ve
Brillat-Savarin sokağında bulunuyordu. Bu sokağa ismini veren adam “Savarin”
dediğimiz meşhur büyük kıtadaki “baba tatlısının” mucididir.</p>



<p>Montmartre’da Ouasi adındaki Rum lokantasından aşçı tedarik
ettim. Ve ikinci kafilenin yerini böylece hazırladıktan sonra serbest kaldım.
Paris’teki acemiliğim bundan sonra başlayacaktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Baron Coubertin’i nasıl tanıdım? (Milliyet Magazin)</title>
		<link>http://felek.org/baron-coubertini-nasil-tanidim-milliyet-magazin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 23 Jul 1978 16:38:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7282</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet
Magazin</p>



<p>Yayın
Tarihi: 23.07.1978</p>



<p>Sayfa: 18</p>



<p><strong>Geçmiş Zaman Olur ki…</strong></p>



<p><strong>(1924 Paris Olimpiyatları)</strong></p>



<p><strong>Baron Coubertin’i nasıl
tanıdım?</strong></p>



<p>1924 Mayıs başlarında bir Fransız şilebiyle İstanbul’dan 10
günlük deniz yolculuğundan sonra vardığımız Marsilya’ya ayak bastığım gün,
benim yabancı bir memlekete ilk seyahatim başlamıştı. Normal olarak deniz
yolculuğu, hele yaz aylarında keyifli bir seyahattir. Hele 10 bin tonluk büyük
bir tekneyle. Ne var ki, bizim vapurda kafesler içinde 15 bin kadar tavuk
vardı. Canlı tavuk. Bunları Varna’dan yüklemişler. Canlı hayvanların ambarda
gitmesi mümkün olmadığından bütün tavuk kafeslerini geminin baş güvertesine üst
üste yıkmışlardı. Vapur seyir halindeyken, tavuk kokuları bütün geminin
güvertesini istilâ ediyordu. Yolcuların bulunduğu kıç güvertesi bundan en büyük
payı alıyordu. Ondan dolayıdır ki, bizim deniz yolculuğu bu tavuk kokusu
yüzünden biraz tatsız geçti. Ne var ki, bu tavuklar olmasaydı, biz gemide aç
kalırdık. Onlardan her gün 5-10 tane satın alıp pişirterek karnımızı doyurduğumuzu
geçen yazımızda anlatmıştık.</p>



<p>Marsilya pek hoşuma gitmişti, ama bizim için karaya çıkar
çıkmaz yapılacak iki iş vardı. Birisi, bir yemek yemek, ikincisi Marsilya-
Paris trenine bilet almak.</p>



<p>Marsilya’nın Vieux Port (Eski Liman) denilen kısmındaki sahil
lokantalarından birine girdik. Çocuklar hep bir ağızdan:</p>



<p>— Domuz eti vardır, yemeyiz! diye manasız bir şüpheye
düştüler. Doğrusu ben de o devirde bir acemi çaylaktım. Avrupa’da her lokantada
bol bol domuz eti bulunmadığını bilmiyordum.</p>



<p>— Merak etmeyin! dedim. Doğru mutfağa gittim, aşçıbaşı ile ve
lokantanın sahibi ile konuştum.</p>



<p>— Yok mösyö! Biz domuz eti vermeyiz. Hele bu mevsimde&#8230;
dediler ve şimdi mahiyetini pek kestiremediğim bir nevi patlıcan musakkası
yemeğini seçtik ve yedik. Üstüne de bir tatlı yedik, çıktık. Marsilya’da biraz
dolaştık ve öğleden sonra Marsilya &#8211; Paris trenine bindik. Tabii seyahat
yataksız geçti. Bu hattın münakalesini (aktarımı) o zamanlar kısa adı P.L.M. yani
Paris &#8211; Lyon &#8211; Marsilya olan bir şirket temin ederdi. Tam 14 saat yolculuk
yaptık ve öğleden sonra Paris’in meşhur Lyon Garı’na vardık. Bizi burada Selim
Sırrı Beyle, o zaman Selim Sırrı Beyin bulduğu Mösyö Lacroix (Lakrua) adındaki
Fransız Türkiye Ataşesi karşıladı. Gardan dışarı çıkmadan garın içindeki metro
deliğinden aşağı indik ve o hattın son durağı olan Porte Champeret’ye (Şampere
Kapısı) yeraltından gittik. Metrodan dışarı çıktığımız zaman o devirde yıkılmaya
başlamış olan eski Paris istihkâmlarının enkazı civarına varmıştık. Kaleci
Hamit:</p>



<p>— Yahu arkadaşlar! 10 gün deniz, bir gün tren. Gene de gele
gele Aksaray yangın yerine geldik! diye asıl Paris’i göremediğinden şekvacı
olmuştu.</p>



<p>Biz oradan, bizi Olimpiyat Stadı’nın ve köyünün bulunduğu
Colombes (Kolomb) köyüne götürecek elektrikli trenle gittik.</p>



<p>Olimpiyat köyü, Kolomb kasabasının dışında boş bir arazide
yapılmış dört köşe ahşap barakalardan ibaretti ve etrafı tel örgülerle muhafaza
altına alınmıştı. Çaprazına bölünmüş her barakada 4 oda ve bu odalarda da
ikişer yatak, bir masa, iki sandalye vardı. Tuvaletler, banyolar, lavabolar
dışarıda, ayrı barakalarda yapılmıştı. Yani sabahleyin yüzümüzü yıkamak için
odamızdan açık havaya çıkıyor ve ayrı binadaki tuvaletlere gidiyorduk. Oldukça
iptidai idi. Hele yağmurlu havalarda, kömür mıcırı ile yapılmış yollarda yürüyenlerin
ayakkabılarıyla odalarına girmeleri mümkün olamıyordu. Neyse&#8230;</p>



<p>Biz tam köyün kapısı önüne tesadüf eden dört barakayı aldık.
Birisi idarecilerindi. İdarecilere tek yataklı oda verilmişti. Ben de onlardan
birinde ve tam kapının önündeydim. Diğer üç barakaya antrenör ve diğer
oyuncular yerleştiler. Barakaların aralarında, gölgeli boşluklara şezlonglar
kurulmuştu. Yeni yapılmış olan bu köyde yeşillik, çiçek ve ağaç yoktu.</p>



<p>Biz elektrikli trenden köyümüze kadar yaya yürüdük ve
bavullarımızı kendimiz taşıdık. Bu, kimsenin hoşuna gitmedi. Ama o zamanlar bu
işler bugünkü mükemmelliğe pek yaklaşamamıştı. Köye vardık, bavullarımızı odalarımıza
koyduk. Bizimle beraber gelmiş olan ataşemiz Mösyö Lakrua:</p>



<p>— Biraz sonra statta rugby’nin Fransız ve Amerikan ekipleri
arasındaki final maçı oynanacak. Hemen oraya gidelim! dedi.</p>



<p>Ve elimizi yüzümüzü yıkamaya bırakmadan, ayağımızın tozuyla
hemen bitişiğimizdeki stada gittik. O zaman Kolomb Stadı 40 bin kişilik olarak
yapılmış güzel bir stattı. Yerimizi aldık. Bu bizim gördüğümüz ilk büyük stattı.
Ataşemiz Mösyö Lakrua’nın anlattığına göre, futbol rugby’e Romanya, Fransa,
Amerika takımları iştirak etmiş. Fransa ve Amerika Romanya’yı yenerek finale
kalmışlar. O gün bu final oynanacaktı ataşemizin ifadesine göre, daha beş
senedir bu oyuna başlamış olan Amerikalıları, otuz senelik mazisi olan Fransızların
yenip ilk şampiyonluk bayrağını direğe çekmeleri muhakkak gibiydi. Maç başladı
ve hiç de Fransız dostumuzun beklediği gibi çıkmadı. Amerikalılar müthiş bir
kuvvet ve şiddetle oyuna giriştiler. Hiç unutmam, 11 numaralı bir Amerikalı
oyuncu vardı ve —rugby oyununda oyuncular birbirlerini tutuyorlar—
Fransızlardan üç-dört kişi bu 11 numaralı Amerikalıya yapışıyorlar, ama
Amerikalı bir silkindi mi, kendine yapışanları yere serip kaçıyordu.
Uzatmayalım efendim, o maçta Amerikalılar 11-3 Fransızlara galip gelip şampiyon
oldular ve hemen orada büyük bir direğe Amerikan bayrağı çekilirken, bando
Amerikan millî marşını çalıyordu. Bütün stadın ayakta sessizce ve hürmetle
dinlediği bu marş çalınırken, sahanın ortasında iki kişinin bir adamı
kargatulumba etmiş olarak tribünlerden stadın methaline doğru götürdüklerini
gördük. Bu sırada Amerikan takımının antrenörü takımıyla birlikte ve ihtiram vaziyetinde,
fakat kepini tuttuğu sağ elini havaya kaldırmış, marşın temposuyla yukarı aşağı
indirip kaldırıyordu.</p>



<p>Ertesi gün gazetelerden öğrendik. Marş çalınır ve Amerikan
bayrağı direğe çekilirken, sahanın ortasından götürülen, bir Amerikalının
cesediymiş. Tribünlerde maçın neticesini münakaşa ettiği bir Fransız’la
marazaya tutuşmuş. Fransız elindeki şemsiye ile adamı itmek isterken,
şemsiyenin demir ucu Amerikalının gözüne girmiş ve derhal ölümüne sebep olmuş.
Fransız gazeteleri bu hadiseyi, “Biz henüz olimpiyat tertip edecek, hatta
seyredecek kadar medenileşmemişiz” diye kendilerini şiddetle tenkit ettiler.
Amerikalılar da o akşam bu münasebetle tertip edilen ziyafete gitmediler. Biz
rugby oyununu ilk önce orada gördük.</p>



<p>Ertesi gün Mösyö Lakrua geldi, bizi Paris’e götürdü.
Olimpiyatların müessisi ve beynelmilel komite başkanı Baron de Coubertin’i
ziyaret edecektik. Paris’e elektrikli trenle giderken, başımızdaki fes ve
kalpaklardan bizim yabancı ve Müslüman olduğumuzu fark eden bir sarhoş işçinin
ağız tecavüzüne uğradık. Çocuklar Fransızca anlamadıkları için pek
aldırmıyorlardı, ama adam sık sık Fransızca:</p>



<p>— Muhammed benim iyi dostumdu! Falan gibi herzeler
yediğinden, rahmetli Otomobil Nuri:</p>



<p>— Bu herif fena bir şey söylüyor, ben bunu döverim! Dedi.</p>



<p>— Aman ne yapıyorsun? Diye önledik. Fakat Fransız yolculardan
birisi:</p>



<p>— Onlar bizim misafirimizdir. Ne laf atıyorsun? Deyince,
başka bir Fransız:</p>



<p>— Siz ne karışıyorsunuz?</p>



<p>— Ben misafirlerimiz müdafaa ediyorum.</p>



<p>— Onlar kendilerini müdafaa etsinler, size ne! Diye bu sefer
onlar birbiriyle münakaşaya başladılar, hatta ayağa kalktılar. O sırada tren
bir tünele girdi. Her yer karanlık. Tünelden çıktığımız zaman herkesin yerli
yerinde olduğunu gördük ve rahat ettik. Az sonra ilk durakta biletçi sarhoş
işçiyi trenden dışarı attıydı.</p>



<p>Beynelmilel Olimpiyat Komitesi’nin (yahut Fransız Milli
Olimpiyat Komitesi’nin) lokali o zaman Paris’in meşhur Concorde (Konkord)
meydanına açılan Boetie sokağındaydı. Hatırımda kaldığına göre, bu sokağın iki
köşesinden birinde Bahriye Nezareti, diğerinde Crayon (Kriyon) Oteli olan iki
eş bina vardır.</p>



<p>Baron de Coubertin bizi kafile halinde kabul etti.
Olimpiyatlara iştirakimizden dolayı tebrik etti. Futboldaki eşleme kur’asında
bize Çek takımının çıkmış olmasından dolayı müteessir olmamamızı anlatırken:</p>



<p>— Bakınız! Hiç adı sanı işitilmemiş Uruguay adında bir
memleketin futbol takımı, her uğradığı memleketin takımını yenerek Paris’e
geliyor. Futbol bir sürpriz işidir! Diye bizi teselli etti. Kendisine teşekkür
ederek çıktık. O zaman Olimpiyat Oyunları’nın müessisi olan bu Fransız
asilzâdesi, beyaz bıyıklı bir adamdı ve haliyle bir Hristiyan azizi edası arz
ediyordu.</p>



<p>Oradan çıktık ve tekrar aynı yolla köyümüze döndük. </p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Olimpiyatlar ve spor seyahatleri (Milliyet Magazin)</title>
		<link>http://felek.org/olimpiyatlar-ve-spor-seyahatleri-milliyet-magazin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Jul 1978 16:35:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7274</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet
Magazin</p>



<p>Yayın
Tarihi: 16.07.1978</p>



<p><strong>Geçmiş Zaman Olur ki…</strong></p>



<p><strong>(1924 Paris Olimpiyatları)</strong></p>



<p><strong>Olimpiyatlar ve spor seyahatleri</strong></p>



<p>Bu yılın anlattıkları 50 senenin ötesine geçti mi, çoğumuz için,
bilhassa 50&#8217;nin altındaki nesil için —ki, 35-40 milyon kadar vardır— tarih
olur, çünkü günlük hayatın bütün hikâyelerini anlatan gazetelerin yazısı 1928’de
başlayan Harf İnkilâbı’yla bunlar için şifre olmuştur. Birisi anlatırsa öğrenirler.
Onun için ben bu seride bir Türk genci, bir spor idarecisi olarak o tarihlerden
evvel gördüğüm, işittiğim ve yaptıklarımı anlatırsam, bunların bir belgesel
kıymeti olmasa da hikâye değeri vardır. İyi yazarsak tatlı tatlı okunur&#8230;
diyerek giriyorum.</p>



<p>Çok karıştırınca bizim gayrî resmî olarak, yani bugünkü
nizami şartların dışında 1912 Olimpiyatları’na iki kişiyle iştirak ettiğimiz
anlaşılır. Bunlardan birisi Papazyan adındaki bir Ermeni’dir. Birkaç sene evvel
galiba Türkiye’de bir gazeteciye mülâkat vermişti. Ondan sonra 1916’da harp
vardı. Olimpiyat olmadı. 1920’de Belçika’nın Anvers şehrinde yapılan 7’nci
Olimpiyat Oyunları’na katılmadık. Çünkü biz o esnada Millî Mücadele’yle
meşguldük. Ve ilk girdiğimiz, hem de bütün şartlarını ikmal ederek girdiğimiz
ilk Olimpiyat Oyunları, 1924’de Paris’te yapılan 8’inci oyunlardır. Paris Oyunları
ikiye ayrılabilir. Birisi asıl oyunların açılış tarihi olan 5 Temmuz 1924’ten
evvel olan müsabakalar, diğeri o tarihten sonra bilhassa Olimpik Stadı’nda,Colombes
(Kolomb) Stadı’nda yapılan müsabakalardır.</p>



<p>Onun için futbol takımından teşekkül eden 24 kişilik ilk
kafile İstanbul’dan Nisan’ın 20’sine doğru yola çıktıydı. Bu da ayrı bir
hikâyedir. Olimpiyatlara katılacak Türk takımı esas olarak üç büyük kulüpten
teşekkül ediyordu. Fenerbahçe, Galatasaray, Altınordu. Müstesna olarak kaleci
Hamit, Süleymaniye’den alınmıştı. Bir de galiba Harbiyeli Cemal vardı. Takım 16
kişi idi. İsimlerini birkaç eksiği ile sayabilirim. Ölmüşlere rahmet,
hayattakilere âfiyet dileyerek kaleciden başlayalım: Kaleci Nedim ve Hamid.</p>



<p>Bekler: Galatasaraylı Ali, Fenerli Kadri ve Cafer.</p>



<p>Haflar: Aslan Nihat, Yavuz İsmet, Cafer.</p>



<p>Forvetler: Zeki, Alaaddin, Bedri, Sabih, Leblebi Mehmet,
Bekir, Cemal, Muslih.</p>



<p>Daha vardı, ama hatırlamıyorum. Kafile Başkanı bendim. Yusuf
Ziya merhum Futbol Federasyonu Reisi idi. Bu kafilenin seyahat ve Paris’teki ikamet
işlerini o hazırlamıştı. Hamdi Emin İkinci Reis idi. Altınordu’lu, Otomobil
Nuri, sağlam ve zengin çocuğu olduğu için mihmandar olarak kafileye katılmıştı.
İdareciler içinde Fenerbahçe’den kimse yoktu. Nasuhi Baydar’ın galiba
teşkilâtta vazifesi olmadığından seçilememişti. Ama Fenerbahçe’nin tazyikiyle
onu da masrafı kendine ait olarak kafileye aldığımızı sanıyorum. Bir de
rahmetli Sait Çelebi. Gazeteci.</p>



<p>Kafilenin 24 kişi olduğunu, 24 kişilik yolcu bileti aldığımız
Jacque Feressinet adında on bin tonluk şilebin ancak bize 20 kişilik kamara
vermesinden hatırlarım. Vapurda 12 çift yataklı kamara varmış. İkisini bizden
evvel satmışlar. Birisi bir Fransız konsolosu idi, ötekini hatırlamıyorum. On
kamaraya 20 kişi sığıyorduk. Gerisi için büyücek olan kamaralara yer yatağı
koyacaklardı. Ben kafile reisi olarak bu yer yatağında nöbetleşe idarecilerin
yatmalarını teklif ettim. Kabul edildi. 10 gün Sait Çelebi ve Nasuhi de dahil 6
kişiyi yerde yatırdık.</p>



<p>Burada bir küçük noktayı açıklamak isterim. Dikkat edilirse
1924 Olimpiyat Futbol Turnuvası’na iştirak eden Milli Takım’da Beşiktaşlı
oyuncu yoktu. Çünkü Beşiktaş’ın futbol tarihi daha sonradan başlamıştır. Hatta
idman Cemiyetleri ittifakı kuruluş çalışmalarına da çağrılmamış olması yüzünden
bu teşkilâtı tanımamaya kalktı. Büyük spor idarecisi Şeref merhumu ben o münasebetle&#8230;.
Union kulüple yapılan bir toplantıda tanıdım. Onun için Beşiktaş Kulübü 1924 Futbol
Milli Takımı’na oyuncu veremedi. Ama güreşçi ve eskrimci verdi. Bu seyahatte
bir başka mesele de kafile başkanlığı oldu. Birinci kafile dediğim gibi, Nisan
ayının 20’sinde falan yola çıkacaktı. Ama daha evvelden takımın oyuncuları ve
idarecileri kesinlikle belli olmuştu. Sadece kafile reisi belli değildi. Ali
Sami merhum İdman Cemiyetleri İttifakı Birinci Reisi, ben İkinci Reisi idim.
Birinci futbol kafilesine beni Kafile Reisi yapmaya karar verdi. Çünkü ben üç
büyük kulübün dışında bir kulübe, Anadolu Kulübü’ne mensuptum. Aynı zamanda
İdman Cemiyetleri İttifakı İkinci Reisi idim.</p>



<p>Biz Paris’te 8’inci Olimpiyat Oyunları’na iştirak ederken
Millî Olimpiyat Komitesi şu zatlardan teşekkül ediyordu:</p>



<p>Reis-i Fahrî: Başvekil İsmet Paşa.</p>



<p>Reis: Selim Sırrı Bey. Beynelmilel Olimpiyat Komitesi Türkiye
Murahhası.</p>



<p>İkinci Reis: Hasib Bey. Sabık Ziraat Umum Müdürü.</p>



<p>Genel Sekreter: Ali Sami Bey. Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı
Reisi.</p>



<p>Üyeler: Burhanettin Bey. T.İ.C.İ. İkinci Reisi, Taib Servet
Bey. T.İ.C.İ. Muhasebecisi, Refik İsmail Bey. Dava vekillerinden, Suudi Bey. T.İ.C.İ.
İstanbul Mıntıkası Reisi Yusuf Ziya Bey. Futbol Federasyonu Reisi,
Menemenlizade Muvaffak Bey.</p>



<p>Hasib Bey, eski bir eskrim amatörü olarak Paris’teki tahsili
sırasında Olimpiyat Oyunları kurucusu Baron de Coubertin’le eskrim yaptığını
bana söylemişti. Taib Servet Bey eski Millî Müdafaa Cemiyeti Kâtibi Umumîsi ve
sonradan İstanbul Ticaret Odası Genel Sekreteri’ydi. Anadoluhisarı İdmanyurdu
kurucularından çok faal ve bilhassa kuruluş sıralarında teşkilâta hizmeti
geçmiş akıllı, bilgili bir zattı. Refik İsmail Bey zamanın İstanbul Halk
Partisi İstanbul Mutemedi veya Müfettişi idi. Partinin her yerde parmağı olması
lüzumuna binaen heyete alınmıştı.</p>



<p>İşte bu durumda bir heyetin tertip ettiği Olimpiyat Kafilesi’ne
reis aranırken Ali Sami Bey bende ısrar etti. Fenerliler Nasuhi Baydar’ı teklif
&nbsp;&nbsp;Teşkilâtta yeri yoktu. Olmadı. Ve bu yüzden
kafilenin daha hareketinden evvel bazı gazetelerde Fenerbahçe taraftarları bana
hücuma başladılar. Bunlardan biri de İkdam gazetesini çıkarmakta olan rahmetli
Ali Naci Bey’di (Ali Naci Karacan). Benim lisan bilmediğimi, Paris’e kafileyi
nasıl idare edeceğimi soruyordu. Ben de ona bir cevap verdim.&nbsp; &nbsp;Ama
hangi gazete ve mecmuada? Onu hatırlamıyorum. Çünkü o tarihte ben gündelik
gazetelerde devamlı gazeteciliğe henüz başlamamıştım.</p>



<p>*</p>



<p>Her şeye rağmen kafile yola çıktı. Bineceğimiz şilep
Bulgaristan’ın Varna limanından binlerce tavuk yüklemişti. Bu tavuklar kafesler
içinde ve güvertede oldukları için arkasına düşenlerin, tavuk kokusundan hatta
tavuk bitinden kurtulmalarına imkân yoktu. </p>



<p>Ama elimizdeki 17 bin lirayla Olimpiyatlara ait bütün
teçhizat ve yol parasını düşünmek mecburiyeti bizi bu yolu tercihe sevk etmişti.
Gemi 10 günde Marsilya’ya gidecek. Oradan 14 saatte trenle Paris’e varacaktık. </p>



<p>Yola çıktık. Kameralar güzeldi. Yatak meselesini çocuklara
düşündürmedik bile. Vapur İstanbul’dan erken kalktı ve Marmara’nın açıklarında
öğle yemeğine buyur ettiler. Aşağı katlarda üçüncü sınıf bir yemek salonu.
Muşamba örtülü masalarda herkesin tabağı, çatal-bıçağı. Tabaklar içinde yeşil
ve kalın dört-beş çiğ bakla duruyordu. Ben şaşırdım. Bize hizmet eden kamarotu
çağırdım:</p>



<p>— Bunlar nedir? dedim.</p>



<p>— Bakla! dedi.</p>



<p>— Ne olacak bunlar?</p>



<p>— Ordövr olarak yiyeceksiniz! Deyince ben dayanamadım:</p>



<p>— Bizim memlekette baklayı bu haliyle ineklere yedirirler.
Nerede bu geminin komiseri? Diye bağırdım.</p>



<p>Az sonra esnaf kılıklı tıknazca bir Fransız geldi. Durumu
sordum.</p>



<p>— Mösyö, dedi, sizin biletinizin kamera kısmını vapur
kumpanyası temin eder. Birinci sınıf kamaraların yanında yemeğinizi üçüncü
sınıf olarak ödemişsiniz. O paraya da ancak bu yemeği verebiliriz. Ben size
tuzlu balık, arada bir sığır haşlaması falan vereyim. İyi yemek isterseniz adam
başına 500’er frank daha ödeyeceksiniz! dedi.</p>



<p>Gerçi bende 15 bin frank vardı. Ama bu para Fransa’da
herhangi fevkalâde hallere sarf edilecekti. Yemek işi olmadı. Nihayet geminin
aşçısı bize acıdı. Geldi:</p>



<p>— Şu vapurdaki tavuklardan günde birkaç tane satın alın da
size tavuk yemeği pişirelim bari! Dedi.</p>



<p>Öyle yaptık. Taaaa Cenova’ya kadar 8,5 gün açık denizde
çalkandık durduk. Cenova’da Nuri’yi gönderdim. Oranın Kançılar’ı (Elçilik ve
konsolosluklarda kağıtsal işler görevlisi)olan dostumuz Lozanî Fuat adındaki
arkadaşım bize kilolarca tereyağı ve çikolata, reçel gibi şeyler alarak
Marsilya’ya kadar karnımızı doyurduydu. Marsilya’dan gelişimiz ayrı bir hikâyedir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yunanistan’a ait bir anı (Milliyet Magazin)</title>
		<link>http://felek.org/yunanistana-ait-bir-ani-milliyet-magazin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Mar 1978 08:53:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7365</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet
Magazin</p>



<p>Yayın
Tarihi: 26.03.1978</p>



<p><strong>Geçmiş Zaman Olur ki…</strong></p>



<p><strong>Yunanistan’a ait bir
anı</strong></p>



<p>Atatürk Türkiye’sinin, yani bugünkü Türkiye’nin Yunanlılarla
ilk teması muharebe meydanında olmuştur. Yunanlılar, İngiliz ve Fransızların
teşvikiyle Anadolu’yu işgale kalkışmışlar, İzmir’e asker çıkarmışlar ve
Türklerle kıyasıya bir savaşa girişmişlerdir. Türkiye Cumhuriyeti’nin o günden
bugüne kadar artıp yükselen kuvvetinin kaynağı, bizim bu savaşı kazanıp İtilaf
ordularını perişan ederek denize dökmemizdir. Bu harbi meydanlarda yapan
Yunanlılar olmuş, fakat mağlûp olan onları teşvik ederek bu tehlikeli oyuna
iten, o devrin Birinci Cihan Harbi galipleri olan İtilâf Devletleri, başlıca İngiliz
ve Fransızlar olmuştur. Bu ağır mağlûbiyeti bu devletler çok zor kabul edebilmişler
ve tarihin en büyük siyasî takdir hatasının cezasını zavallı Yunanlılara
çektirmişlerdir.</p>



<p>Hâlbuki Yunanlılar müziğinden mutfağına kadar Türklere
benzeyen ve onlarla dost olarak yaşamayı isteyen bir millettir. Bunu Anadolu
bozgunundan sonra Atatürk’ün teşebbüsüyle ve akıllı devlet adamı ihtiyar
Venizelos’un gayretiyle yeniden kurulan Türk-Yunan siyasî yakınlığı
göstermiştir.</p>



<p>İşte bu dostluk başlarken biz de Yunanlılarla spor temasına
girmiştik. Bu âciz kalem sahibinin bu yolda hatır sayılır hizmeti olmuştur.
Şöyle ki:</p>



<p>1928’de Amsterdam’da Olimpiyat Oyunları’na iştirak eden Türk
kafilesi başkanı olarak bulunduğum sırada Yunanlıların teşebbüsüyle Balkan
Oyunları’nın tesisine karar vermiştik. Yunanlılar ertesi sene bu oyunları Atina’da
tertip ettiler.</p>



<p>Biz 1929’da Atina’da başlayan ilk Balkan Oyunları’na
gitmedik. Doğrusu buna, yani spor bakımından değil, psikoloji bakımından hazır
değildik. Biz gitmeyince Yunanlılar bu oyunları normal Balkan Oyunları
saymadılar ve ilk deneme dediler. Ertesi sene yani 1930’da yine Atina’da
yapılan Balkan Oyunları’na 24 kişilik bir atlet kafilesiyle iştirak ettik. Bu
hareket Türk-Yunan dostluğunu perçinledi. O zaman ben bu münasebetle tertip
edilen bir toplantıda:</p>



<p>—Büyük devletler bizim yakamızı bıraksınlar. Biz kendi işlerimizi
kendimiz görelim! Demiştim.</p>



<p>İngiliz ve Fransızların Yunanlıları Anadolu’yu işgale ve bu
sebeple ağır bir mağlûbiyete sevk etmiş olduklarına işaret eylemek istemiştim.
Yunanlılar bu sözümü o zaman çok benimsemişlerdi. Hatta bu düşüncemden dolayı
benimle çok samimî arkadaş olan spor idarecileri içinde sonradan başhekimliğe
kadar çıkan Yorgakopulos adında bir zatla dostluğumuz iki memleket
münasebetleri üzerinde olumlu tesir yapacak kadar derinleşmişti.</p>



<p>1939 tarihinde İkinci Cihan Harbi patlamıştı. İtalya, Mihver
Devletleri arasında Arnavutluk’a ve Yunanistan’a göz dikmişti. 1939
sonbaharında Balkan Oyunları’nın onuncu yıldönümü Atina’da kutlanacaktı. Bunun
için Kral’ın huzurunda bir de merasim programı hazırlanmıştı. Onuncu Balkan
Oyunları da kutlanacaktı. Bunun için Kral’ın iştirak etti. Ben de kafile ile ve
oyunların kurucu azası sıfatıyla oraya gittim. Yunanlılar bir merasim yaptılar.
Biz de oldukça iyi gittik Atina’ya. Birinci değilsek de ikinci oluyorduk.</p>



<p>O tarihte Türkiye’nin Atine elçisi kıymetli
diplomatlarımızdan Enis Beydi. Enis Bey’in bu Atina’da sefareti ikinci defa
oluyordu. Balkan Oyunları onuncu yıl merasimi Atina’nın Akademi Salonu’nda ve
Kral’ın huzurunda yapılacaktı. O zaman Türkiye Atletizm Federasyonu Reisi
rahmetli Doktor Hadi idi. Ben müessis aza ve delege olarak bulunuyordum.
Merasime yalnız delegasyonlar iştirak edecekti. Yani her milletten bir veya iki
kişi. Ve herkes alfabe sırasıyla bir küçük nutuk verecekti. Ben Akademi’de
söyleyeceğim nutku hazırladım. Sefarete gidemedim. Sefirimiz Enis Beye
telefonla okudum. Merhum Enis Bey iyi bir hariciyeci olarak iyi Fransızca
bilirdi. Nutkumu ve diksiyonumu beğendi. Merasim günü bana Atina’da eğreti bir
bonjur takımı buldular. Türkçe bonjur dediğimiz, Frenklerin jaket a tay
dedikleri ön etekler yuvarlanarak kesilmiş uzun ceket ile fantezi pantolondur.
Romanya Sefareti İkinci Kâtibi’nden almışlar. Bana biraz dar geldi ama ne çare
giydik. Ve saat 11’de geleceği söylenen Kral’ı Akademi binası önündeki terasta
on buçuktan itibaren bekledik. Kral Yorgi on ikide geldi. Adet öyleymiş. Bir
suikastten korkan devlet adamları muayyen saatten sonra gelirlermiş ki, bomba
falan yakınsa, patlasın da tehlike geçsin diye. Merasim oldu. Kral, iyi
Fransızca telâffuz edemeyen, fakat pek iyi bir adam olan Yunan Federasyon Reisi
Rinopulos’un Fransızcasına kızmış.</p>



<p>—Başkasını bulamadınız mı? demiş.</p>



<p>Fakat o esnada Yunanistan rahat değildi. İtalya, Arnavutluk’a
saldırmıştı. Yunan hududuna yaklaşıyordu. Yunanistan harp tehlikesiyle karşı
karşıyaydı. O devirde Yunan hükümetinin başında General Metaxas (Metaksas)
Yunan ordusunun Kralcı komutanlarındandı ve o sıralarda Yunanistan’ın
diktatörüydü.</p>



<p>1939’da Balkan Oyunları için Atina’ya gittiğim zaman, Yunanistan
korku ve heyecan içinde bulunuyordu. İtalya’nın açıktan açığa husumet ilân
etmesi Yunanlıları çok tedirgin etmişti. Balkan Oyunları’na mutad olarak Yunanlılardan
başka dört devlet iştirak ederdi. Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya ve Türkiye. Yunanlıların
Yugoslav ve Bulgarlarla dostlukları, siyasî zaruretler hududunu aşmazdı. Onlar
bu badirede kuzeydeki bu üç memleketler kendi lehlerine bir hareket
bekleyemezlerdi. Onun için General Metaksas yegâne dost saydığı Türkiye’nin
spor kafilesini suret-i hususiyede kabul etmek istedi. Ve biz General
Metaksas’ı Başbakanlık’taki makamında takım halinde ziyarete gittik. General
bize çok samimî bir kabul gösterdi. Yunanistan’ın bu sıkıntılı günlerinde
Türklerin dostluğundan başka güvencesi olmadığını söyledi. Hatta:</p>



<p>—Ben bu yollarda her attığım adımı önce sizin sefire sorarım,
Enis Bey benim dostum ve çok iyi bir diplomattır. Onun tavsiyeleriyle hareket
ediyorum. O benim için bir rehberdir! demişti.</p>



<p>Bu sözler kulağımda küpedir. General, içi dışı bir, bir asker
olduğu için bu sözlerinin samimiyetinden şüphe etmedim. Nitekim sonradan
görüştüğümüz Enis Bey de bu sözleri doğruladı. İşte 1939’da Türk-Yunan
münasebetleri bu kadar iyi, bu kadar sadık, bu kadar samimiydi. Ben Balkan
Oyunları münasebetiyle 1930-1931-1932 ve 1933 senelerinde Atina’ya gittim. Bu
dostluk havası bozulmadı. Ben Yunanistan’a ilk gittiğim zaman sefirimiz Enis
Bey’di. Sonra Ruşen Eşref Bey geldi. Ruşen Bey Atina’da uzun müddet kaldı ve
ona galiba fahrî hemşehrilik gibi bir onur da verdiler. Arkadan Enis Bey ikinci
defa sefir oldu. İşte Metaksas’ın anlattığım hikâyesi o zamana tesadüf eder.</p>



<p>Bu dostluk bu kadar güzel ve samimî devam ederken Kıbrıs
meselesi patlak verdi. Türkiye ile Yunanistan’ın arası açıldı. Hâlâ bu açıklık,
Türk ve Yunan halkı arasında değil, iki devletin hükümetleri arasında sürüp
gitmektedir. Ve maalesef o eski dostluğun semerelerini toplayarak yerde,
birbirimizi maddeten ve manen kırmaya çalışan iki müttefik komşu halinde bir
çıkmaz sokağa girmişizdir.</p>



<p>Hâlâ Ecevit ve Karamanlis’in çalıştıkları, işte Kıbrıs
sebebiyle kaybolmuş olan dostluk ve karşılıklı güvenliğin iadesidir. Biz şahidi
olduğumuz bu siyasî münasebetler dalgalanmasının belirli tarih ve olaylarını
hatırladığımız kadar okurlarımıza da anlatmayı —hele bugünlerde— faydalı bulduk.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Paris’te akıllı bir sakallı (Milliyet Magazin)</title>
		<link>http://felek.org/pariste-akilli-bir-sakalli-milliyet-magazin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Jun 1975 16:33:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7270</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet Magazin</p>



<p>Yayın Tarihi: 08.06.1975</p>



<p><strong>Geçmiş Zaman Olur ki..</strong></p>



<p><strong>(1924 Paris Olimpiyatları)</strong></p>



<p><strong>Paris’te akıllı bir sakallı</strong></p>



<p>Avrupa’nın
büyük şehirlerine ait hatıralarım vardır. Benim hatıralarım ne olacak… Hırdavat
hatıralar&#8230; Sürekli, süreksiz aşk maceraları falan. Ne gezer? Olsa da bu yaşta
bunları &#8211; alenen &#8211; hatırlamak bize yakışır mı?..</p>



<p>Fransızları
severim. Her şeye rağmen bize benzeyen bir çok yerleri, çocuk halleri, çabuk
parlamaları, hissî taraflarının akli taraflara üstünlüğü falan bana sempatik
gelir. Lisanlarını pek zorlukla öğrenmiş olmanın da bunda payı olsa gerekir.</p>



<p>&nbsp;Sene 1924 Paris’te Olimpiyat oyunları
münasebetiyle bulunuyorum&#8230; <strong>Ali Sami</strong>
merhum o zamanki spor teşkilâtı olan “<strong>Türkiye
İdman Cemiyetleri İttifakı</strong>”nın başkanı. Ben de ikinci başkanıyım.</p>



<p>Birinci
Olimpiyat kafilesini Paris’e götürmüşüm. Futbolu oynamışlar, meşhur Şimal (kuzey)
turnesine çıkmışlar. Bu birinci kafile yalnız futbol turnuvası için mayıs
ortalarında Paris’e gelmişti. Biz de ilk maçımızı 25 Mayıs günü Paris’te bir
mahalle stadında Çeklere karşı oynamış, 5-2 yenilmiştik. O Çek takımı ile bugün
de karşılaşsak daha iyi netice alamayız.</p>



<p>İkinci
kafile temmuz başlarında Paris’e gelecekti. Futbolcular da o tarihte Şimal
turnesinden dönüp Paris’e gelecek, 5 Temmuz 1924 de Colombes (Kolomb)
stadındaki açılış merasimine iştirak edecek, üç gün sonra onlar memlekete
dönecek, ikinci kafile temmuz başlarında <strong>Ali
Sami’</strong>ninbaşkanlığındaki asıl Olimpiyat
Kafilesi asıl Olimpiyat Oyunları’na iştirak edecekti. Bu kafilede atletler, güreşçiler,
halterciler, bisikletçiler, bir de kendi kendine gelen eskrimci <strong>Fuat Bey</strong> merhum vardı. </p>



<p>*</p>



<p>Biz,
ilk önce Fransızların düşündükleri ve yaptıkları Kolomb stadı civarındaki Olimpiyat
Köyü’nden memnun olmamıştık. Çünkü binalar yalnız yatak odaları idi. Ayakyolları
ve banyolar ayrı idi. Yemekhane ayrı bir binada idi. Sabahleyin yüzümüzü yıkamak
veya gece ayakyoluna gitmek için evlerden dışarı, açık havaya çıkmak icap
ediyordu. Paris’te de yağmurlu günler az değildi. Üstelik yemekleri de
çocuklarımız yemediler.</p>



<p>Onun
için <strong>Ali Sami</strong> merhum bana, şehir
içinde bize göre, bir pansiyon binası tutmamı, çocuklara alıştıkları yemekler
yedirebilmek için bizim yemekleri yapabilen bir aşçı tedarik etmemi yazdı.</p>



<p>*</p>



<p>Ben
Paris’i birinci defa görüyordum. Bana bu işte yardım etmesi lâzım gelen
ataşemiz ise ismini hatır için vermiş ve kafileleri karşılamaktan başka bir şey
yapmaya yanaşmayan mösyö<strong> Lacroix</strong> (Lakrua)
adında bir genç idi. Ortalarda görünmüyor, sadece ataşelere ait kabul, davetler
gibi bazı avantajlardan istifade etmekle yetiniyordu.</p>



<p>Ben
önce öteki takımların ne yaptıklarına baktım. Bir kısmı zaten daha bidayetinden
(başından) beri şehirde yer tutmuştu. Bir kısmı da bizim gibi Olimpiyat Köyü’nden
memnun kalmadığı için şehirde yer tutmuşlardı.</p>



<p>Bir
kısmı otellerde, bir kısmı bu iş için hazırlanmış pansiyon binalarında. Meselâ İsveçliler&#8230;
hâlâ hatırımdadır, çünkü oyunlardan sonra biz de oraya taşınmıştık. Faubourg
Montmartre denilen Paris’in en civcivli popüler eğlence sokağında, Paris-Nice
adında bir otele inmişlerdi. O zamanlar bir sporcunun kendi kendini kontrol
edebileceğine bizim aklımız ermezdi. İsveçliler, belki eğleniyorlardı; ama
bunun hududunu, cinsini, yaşama hızını biliyorlardı. Biz böyle bir şey
yapamazdık. Onun için benim aldığım emir, Paris’in eğlence yerlerinden ve
merkezinden uzak sakin ve iyi havalı bir semtinde bir yer bulmaktı&#8230; Bunu da o
zaman Fransız Organizasyon Komitesi’nin açtığı yerleştirme bürosunun delâleti
olmadan yapamazdım. Çünkü bütün kiralık yerler ve oteller kendilerini bu büroya
kaydettirmişlerdi&#8230;</p>



<p>*</p>



<p>Bu
büroyu araya araya buldum. Nerede idi, hatırlamıyorum. Büroya girdim. Göbeğe
kadar sakallı bir müdürü vardı. Ona müracaat ettim. Fransızların resmî işlerde
ve baştan savma havası içinde başını yana alıp yukarıdan bakan bir halleri
vardır. Herif öyle bir adam. Belki bir eski tapu memuru. Belki bir belediye
nüfus memuru. Belki hiçbiri. Sakallı bir Fransız. Önce hüviyetimi sordu&#8230; Daha
evvelden aldığımız hüviyet kartımı çıkardım&#8230; O zaman soyadı falan yok. İsmimi
<strong>Mehemmed Burhaneddin</strong> yaptılar. “R”
harfini yuvarlayarak</p>



<p>—&nbsp; <strong>Me &#8211;
hemed Büganeden</strong> dedi.</p>



<p>—
<strong>Evet!</strong> dedim.</p>



<p>—
<strong>Ne istiyorsunuz?.</strong></p>



<p>—
<strong>Biz Olimpiyat Köyü’nden memnun kalmadık.
Onun için şehirde bir yer istiyoruz. Yeriniz var mı?..</strong></p>



<p>—
<strong>Yerimiz var. Otel mi, pansiyon mu?..</strong></p>



<p>—
<strong>Pansiyon isterim. Ve merkezden mümkün
mertebe uzak.</strong></p>



<p>—
<strong>Daha kolay&#8230;</strong></p>



<p>—&nbsp; <strong>Acaba
bana bir kaç adres verebilir misiniz?..</strong> </p>



<p>—
<strong>Her bina için 100 frank ücret
vereceksiniz mösyö!..</strong></p>



<p>—
&nbsp;<strong>Neden?..</strong></p>



<p>—<strong> E sizi oraya götüreceğiz. Bu hizmete
mukabil bir şey almamız lâzım.</strong></p>



<p>—
<strong>Ama siz buraya gelen misafirlere yardım
için ve kendi yerlerinizi kiralamak için bu büroyu açmış olmalısınız. Ücret
istemenizi anlayamadım.</strong></p>



<p>Elindeki
liste defterini kapattı.. </p>



<p>—
(Soğuk soğuk gülerek) <strong>tarifemiz budur
müsyö!. Başka bir arzunuz?</strong></p>



<p>Bir
içerledim, bir içerledim. İşte o zamandan beri Fransızların turizmde ve
otelcilikte muvaffak olacaklarından şüphe etmeye başladım. Bu işkilim hâlâ
tamamen zail olmuş değildir&#8230;</p>



<p>Ama
kendimi tuttum. Şu sakallıya bir oyun oynamam lâzımdı.</p>



<p>—
<strong>Peki. Ama siz beni istemediğim yerlere
götürürseniz boşuna paramı almış olursunuz!&#8230;</strong></p>



<p>—
<strong>Siz nereleri istiyorsanız oralara
götürebilirim.</strong></p>



<p>—
<strong>Ben Paris’in yabancısıyım. Şehrinize
birinci defa geliyorum. Semt falan bilmem. Ama bana merkezden ve gürültüden
uzak hangi semtlerde yeriniz var. Onları söyleyin. Ben gidip semti göreyim.
Münasipse binaları da gezdirirsiniz.</strong></p>



<p>—
<strong>Olabilir..</strong> dedi. Defteri açtı.
Mırıldanarak isimleri okudu.</p>



<p>—
<strong>Mesela</strong> “Porte d’Orléans” <strong>semtini biliyorsunuz.</strong> <strong>Güneye düşer. Paris’in en iyi havalı
semtidir.</strong></p>



<p>—
<strong>Porte’un</strong>, <strong>Kapı’nın yanında mı!.</strong></p>



<p>—
<strong>Hayır. Monsouri parkı civarında bir bina
var. Sonra sol kıyıda bir kaç bina var&#8230;</strong></p>



<p>—
<strong>Peki teşekkür ederim. Siz her gün
çalışır mısınız?</strong></p>



<p>—
<strong>Pazardan başka her gün şu saatlerde..</strong></p>



<p>—
<strong>Au revoir mösyö.</strong></p>



<p>—
<strong>Au revoir.</strong></p>



<p>Oradan
çıkar çıkmaz atladım metroya, yeraltı trenine, doğru o parkın yakınında o
isimdeki istasyonda indim. Şöyle bir dolaştım&#8230; Bir bakkal dükkânı.</p>



<p>—
<strong>Buralarda kiralık pansiyon var mı?&#8230;</strong></p>



<p>Yüzüme
baktı. <strong>Olimpiyatlar</strong> için mi?&#8230;</p>



<p>—
Evet!..</p>



<p>—
<strong>Zannederim. Şu sokağın ilerisinde bir
pansiyon var. Bir kere bakınız&#8230;</strong></p>



<p>Gittik
oraya. Kime sorarsınız?&#8230; Bir küçük aktar. Aynı suali sordum.</p>



<p>—
<strong>Böyle bir pansiyon arıyorum.</strong></p>



<p>—
<strong>Ha!. Evet!. Brillet &#8211; Savarin
sokağındaki eski kız pansiyonu. Şuradan sapın, diye tarif etti&#8230;</strong></p>



<p>Buldum
binayı. Tam istediğimiz gibi bir yer&#8230; Kuş uçup kervan geçmiyor&#8230; Çaldım
kapıyı bir kadın çıktı&#8230;</p>



<p>—
<strong>Binayı görebilir miyim?</strong></p>



<p>—
<strong>Nereden geliyorsunuz?..</strong></p>



<p>—
<strong>Olimpiyad Komitesi Yerleştirme Bürosu’ndan.</strong></p>



<p>—
<strong>Buyurun.</strong></p>



<p>&nbsp;Gezdim. Temiz, muntazam bir bina. Mutbağı da
var.</p>



<p>Uzatmayalım&#8230;
Binanın sahibini bulduk. Anlaştık ve Montmartre’da Oasis isminde bir lokantanın
sahibi bir Rum ile de mutbak hususunda mutabık kaldık. Kafile oraya indi.</p>



<p>İdareciler,
antrenörler herkes memnundu. Sade çocuklar.</p>



<p>—
<strong>Nedir burası Paris mi?.. Eyüp Sultan
gibi yer.</strong> Diyorlardı. </p>



<p>Ben
mi? Sakallıya hâlâ gülerim.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Balkan Oyunlarına nasıl girdik? (Milliyet Magazin)</title>
		<link>http://felek.org/balkan-oyunlarina-nasil-girdik-milliyet-magazin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 23 Sep 1973 08:57:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7375</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet
Magazin</p>



<p>Yayın
Tarihi: 23.09.1973</p>



<p>Sayfa: 2, 3</p>



<p><strong>Yaşadığımız Günler</strong></p>



<p><strong>Balkan Oyunlarına nasıl
girdik?</strong></p>



<p>Biz Balkanlar’da bilhassa sporda pek nadir üstünlükler
gösterebilmişizdir ama kuruculukta himmetimiz büyüktür. Bu, galiba
dedelerimizin 400 kişi ile bir imparatorluk kurabilmek hasletinin mirasıdır.</p>



<p>Şimdi bugün, hangi spor dallarında Balkan şampiyonası
yapıldığını bilmiyorum ama her halde 7 -8 spor şubesinde hâlâ tertip ediliyor.
Balkan Oyunları ismiyle kurulmuş olan ilk şampiyona Atletizm dediğimiz hafif
atletik kolundadır. Bugün 43 senelik bir ömre malik olan bu oyunları
kuranlardan bildiğime göre bir ben yaşıyorum. Onun için bunun hikâyesini anlatmak
artık bir vazife oldu. Bu hikâye ile Cumhuriyet’in ilk yıllarında spor, sporcu
ve hükümet münasebetleri hakkında bir fikir edinebilirsiniz.</p>



<p>*</p>



<p>1928 de Amsterdam’da yapılmış olan 9. Olimpiyat Oyunları Kafilesinin
şefi ve Atletizm Federasyonu Başkanı idim. Hollanda’ya bu vazifelerle gittim.
Bir gün Yunanlılardan bir davet aldım. Amsterdam’da bir otelde toplandık. Bu
toplantıda Yunanlıları uzun zaman Yunan teşkilâtına hizmet etmiş Rinopulos
adında bir yaşlı avukat temsil ediyordu. Romanya’yı Belçika’da tahsilini yapmış
Boerescu adında sempatik ve medenî bir idareci, Yugoslavya’yı da zannederim
Dobrin adında bir teknik eleman temsil ediyordu. Bulgarlar davete icabet
etmişler miydi, hatırımda değil.</p>



<p>Orada her sene Balkan şehrinde yapılmak üzere Balkan Oyunları
kurmaya karar verdik ve bu işin hazırlığını yapmayı da teklifi ileri sürmüş
Yunanlılara bıraktık.</p>



<p>Ertesi sene 1929 ‘da Yunanlılar bizi Balkan Oyunları’na
iştirak için Atina’ya davet ettiler. Gitmedik, hazır değildik. 1928 Olimpiyatları’ndan
çıkmıştık, devlet bir sürü para vermişti. O zamanlar spor müsabakalarına
iştirakin manası, galip gelmekten ibaretti. Hâlâ da öyle ya! Kazanmadıktan
sonra neye masraf edip el âlem önünde rezil olalım, deniliyordu.</p>



<p>Bereket dünya böyle düşünmüyor ve onlarca, yüzlerce amatör
sporcu, rezil olmayı hatıra getirmeden müsabakalara katılıyorlardı.</p>



<p>1929’da Balkan Oyunları Türkiye’den başka öteki Balkanlıların
iştirakiyle Atina&#8217;da yapıldı. Ama biz gidemedik. Ben Federasyon Reisi sıfatiyle
bu oyunların hemen bir sene zarfında tertip edilebileceğini düşünmemiştim. Hâlbuki
Yunanlılar, meşhur Averof’un restore ettiği meşhur ve tarihi stadyumda yıllardır
çalışıp duruyorlardı.</p>



<p>Yunanlılardan niye gelmediniz diye mektuplar, haberler aldık.
Ama biz hâlâ İstiklal Harbi’nin tesiri altında idik. Yunanlılarla bir spor
temasını, hele Yunanistan’da, pek kolay gerçekleşecek şey sanmıyorduk.</p>



<p>1930’ da Yunanlılar tekrar teşebbüse geçtiler. Hem yazılarla,
hem şahsî dostluklar yolu ile bizi Atina’ya gelmeye ikna ettiler.</p>



<p>O zamanlar Federasyonlar, kararlarında serbest, seçimle
teşkil edilmiş normal kurullardı. Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı da
devletle alâkası olmayan normal bir millî spor örgütü idi. Ama parası yoktu.
Hükümetin vereceği senelik bir kaç bin lira ile hayatını sürdürürdü. Kulüpler
de kendi yağları ile kavrulup gelişirlerdi.</p>



<p>Buna rağmen bir aylıklı, muvazzaf kâtibimiz bir de kira ile
tuttuğumuz muntazam büromuz vardı.</p>



<p>Yunanlılar 1928’ de Amsterdam’daki kararımıza dayanarak
Türkiye’yi 1930 Balkan Oyunları’na çağırıyor ve 1929’ da Atina’da yapılmış olan
Oyunları, Türkiye girmediği için resmi Balkan Oyunu saymadıklarını ve ilk
Balkan Oyunları’nın 1930’ da ancak bizim katılmamızla yapılacağını
bildiriyorlardı.</p>



<p>Girmemenin acayip olacağını düşündük. Ben kalktım Hariciye
Vekili Tevfik Rüştü beye gittim. Hâli keyfiyeti anlattım. Hariciye Vekili
Yunanlılarla bir spor teması yapmamızın, Atina’ya gitmemizin hiçbir mahzuru
olmadığını söyledi. Fakat para için:</p>



<p>— Ona ben karışmam, Maliye Vekili ile görüş dedi.</p>



<p>Ben onun tavsiyesiyle Maliye Vekili Saraçoğlu’na gittim.</p>



<p>— Ne netice alacaksın delikanlı diye bana sorunca;</p>



<p>— Vallaha biz birinci defa Balkanlılarla temas ediyoruz. Ne
onlar bizi tanıyor, ne biz onları. Ben spor müsabakalarında netice üzerine
pazarlık yapamam. Para verirseniz gideceğiz, vermezseniz ret cevabı vereceğim,
dedim&#8230;</p>



<p>— Peki dedi, 3 -4 bin lira kadar bir para verdi.</p>



<p>Arkasından o zaman Atina Sefirimiz olan Enis beye mektup
yazarak Türk spor kafilesinin Atina’da, hele spor sahasında nasıl
karşılanabileceğini ve herhangi bir taşkınlık ihtimali olup olmadığını sordum.</p>



<p>Enis beyin cevabı son derece müsait ve müsbet idi. Hiçbir
endişeye mahal olmadığını bildiriyordu. Nitekim öyle oldu. Gerçekten Yunanlılar
bizi iyi kabul ettiler. Hele Türkiye’den oraya gitmiş olan Rumlar&#8230;</p>



<p>Atina’ya elimizdeki atletlerin en iyilerinden 20 kişi ile
gidiyorduk. Zannederim Abraham adındaki Alman antrenörümüz de vardı.</p>



<p>Belli başlı atletlerimiz o zaman Galatasaraylı idi, Besim
Ömer, Semih, Mehmet Ali, Haydar, Mazhar, Naili, Veysi…</p>



<p>Bir Balkan Oyunları’na iştirak demek, bütün takıma resmi
geçit kılığı ve bütün spor malzemesi tedarik etmek demekti. &nbsp;İlk defa Atina’ya gidiyorduk. Derli toplu
olmamız lazımdı. İş sadece bir müsabakaya iştirakten daha mühim mahiyette idi.
Kılık kıyafeti düzdük, malzeme ve araçları hazırladık. Her şeyi yollu yolunca
yaptık. O zamanlar İstanbul’dan Pire’ye haftada beş gün vapur vardı. Biz Romen
vapuru ile hareket edecektik.</p>



<p>Hareket gününden iki gün evvel Galatasaray kulübü,
atletlerinin millî atletizm takımı ile Atina’ya gitmesine izin vermeyeceğini
bildirdi. Benim için yapılacak bir şey yoktu. Kulüp Reisi arkadaşımız rahmetli
Yusuf Ziya’nın (Öniş) kim bilir hangi damarı tutmuştu. Ama bir seyahat daima
caziptir. Besim Ömer, Haydar, Mazhar gibi atletler kulübü dinlemediler. Kafile
ile Atina’ya geldiler. Bilhassa Semih, Mehmet Ali ve daha bir kaç kişi
gelemedi. Ben hareketimizden evvel hükümete:</p>



<p>Millî Atletizm takımımızın bazı elemanları Galatasaray kulübü
müsaade etmediğinden Atina’ya gelemiyor. Gidiyoruz. Mes’uliyet bize ait
değildir, mealinde bir tel çektim. Ve Federasyon’un Umumî Kâtibi olan
Menemencioğlu Muvaffak beye de geri kalanların Atina’ya gönderilmesi hususunda
her türlü teşebbüse girişme ricasında bulunarak yola çıktım.</p>



<p>Pire 24 saatlik bir yol. Bizi Pire’ye Atina Glifada yolunda
deniz kenarında Akteon adında eski bir otele indirdiler.</p>



<p>Balkan Oyunları’nın nizamnamesine göre 24 kişilik bir atlet
kafilesinin yol parası ve ikamet iaşe masraflarını davet eden memleket üstüne
almakta idi. Yunanlılar bu şartlarla 4 sene üst üste Balkan Oyunları’nı tertip
ettiler. Eğer böyle yapmasalardı Balkanlarda kimse bu yükü üstüne almazdı ama
Yunanlıların 70 bin kişilik meşhur ve tarihi Atletizm Stadı ve burayı dolduran
seyircisi vardı. Her Balkan Oyunu onlara sarf ettiklerinden fazla irad
getiriyordu.</p>



<p>*</p>



<p>Biz oyunların başlangıç tarihinden 2 gün evvel gitmiştik.
Ertesi gün Muvaffak beyden Galatasaraylı atletlerin Fransız vapuru ile hareket
ettiği hakkında telgraf geldi. Her halde kulübü razı etmişler izin alınmıştı.
Çocuklara haber verdik. Fransız vapuru güneş battıktan sonra Pire’ye vardığı
için gece Pire limanına girememiş ve bizim kaldığımız otelin açığında
demirlemişti. Işıklarını görüyorduk. Ertesi gün Semih, Mehmet Ali ve diğer
çocuklar da otele geldiler ve kafilemiz tamam oldu&#8230;</p>



<p>İlk neticeler maal’esef beklemediğimiz kadar hayal kırıcı
oldu. Evvela bizim çocuklar öyle 40 -50 bin kişi önünde koşmaya alışık
değildiler. Sonra da öteki milletler, bilhassa Yunanlılar bizden fazla atlete
ve binaenaleyh potansiyel üstünlüğüne sahip idiler&#8230;</p>



<p>O zaman Arnavutluk giriyor muydu, girmiyor muydu pek
hatırlamıyorum. Ama Türkiye ile birlikte Yunanistan, Yugoslavya, Romanya,
Bulgaristan iştirak etmişti. İlk kuruluş protokolunu ve iştirak nizamnamesini
orada imzaladık. Ve her milletten birer kurucu, birer de temsilci âza olmak
üzere 10 kişilik bir Balkan Oyunları Komitesi kurduk. Başkanlığa Yunanlı
Rinopulos’u getirdik. Merkezi Atina oldu. Ve hâlâ SEGAS adı ile hemen bütün
Balkan sporcularının bildiği binada büroyu kurduk…</p>



<p>1930 da zannederim sonuncu olmuştuk. 1933 de Romanyalılarla
başa baş üçüncü olduk. 1935 de İstanbul’da yapılan Altıncı Balkan Oyunları’nda
yalnız cirit de bir şampiyonluk alabildik. 1940’da İstanbul’da yapılan 11.
Balkan Oyunları’nda hep Yunanistan birinci olmuştu.</p>



<p>1936 da ilk Balkan Güreş Şampiyonası’nı İstanbul’da yaptık ve
parlak şekilde şampiyon olduk&#8230; Bizde bir garip huy var&#8230; bazen füze gibi
fırlıyor.. sonra duruyoruz. Bazen yavaş yavaş yükseliyor. Gene duruyoruz&#8230;</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amsterdam Olimpiyatına giderken (Milliyet Magazin)</title>
		<link>http://felek.org/amsterdam-olimpiyatina-giderken-milliyet-magazin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 29 Apr 1973 16:30:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7266</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet
Magazin</p>



<p>Yayın
Tarihi: 29.04.1973</p>



<p>Sayfa: 2,3</p>



<p><strong>Yaşadığımız Günler</strong></p>



<p><strong>(1928 Amsterdam Olimpiyatları)</strong></p>



<p><strong>Amsterdam Olimpiyatına giderken</strong></p>



<p>Geçenlerde Hollanda’nın Ajax takımının Alman Bayern futbol
takımı ile Amsterdam’da yaptığı maçı seyrederken maçın oynandığı Olimpik Stadı
bir hatıramı tazeledi.</p>



<p>Sene 1928. Mevsim yaz ortası. Türk olimpiyat kafilesinin
futboldan geri kalan ikinci kısmı o zamanlar İstanbul &#8211; Köstence seferi yapan
bir Romen vapuru ile yola çıkmıştı.</p>



<p>Ben Kafile Reisi idim. Rahmetli Fethi Tahsin kafile mutemedi.
Merhum Ahmet Bey Güreş Federasyonu Reisi. Kafilede amatör idareci olarak da
hepimizin tanıdığımız Vamık Gezen var. Esasen kafile daha ziyade güreşçi ve
atletlerden mürekkep. Topu topu 20 kişi kadar. Güreş antrenörü Macar Raul
Peter.</p>



<p>Kafile deniz yolu ile Köstence’ye, oradan trenle Peşte’ye
gidecek. Peşte’de 15-20 gün Macarların olimpiyat ekibiyle birlikte çalışacak, Peşte’den
Tuna yolu Passau şehrine, oradan da trenle Amsterdam’a gidecek.</p>



<p>Seyahat planı bu. O zaman uçak falan yok. Çocukları yormadan
ve kampı da Macaristan’da yaparak Olimpiyatlar’a gideceğiz.</p>



<p>Ben Kafile Reisi sıfatiyle her şeyi İstanbul’da hazırladım. O
zamanlar seyahat işleri biraz daha kolaydı. Döviz meseleleri pasaport
formaliteleri yoktu. Bütün seyahat biletlerini İstanbul’da aldık. Hatta Bükreş-
Peşte tren yolculuğunda numaralı koltuklar bile tuttuk, yani herkesin yeri
evvelden rezerve idi.</p>



<p>Kafilede gazeteci olarak Sait Çelebi ve Talat Hemşeri ve
atletizm kaptanı olarak Ömer Besim, pehlivanlardan Çoban Mehmed ve bizim meşhur
haltercimiz Cemal de bulunuyordu. Pehlivan Saim Olimpiyatlar’a ilk defa
giriyordu. Gazeteciler arasında, Trakyalı Ekrem isminde bir arkadaşımız da
Edirne bölgesi namına kafilede idi. Nuri Boytorun, Rahmetli Tayyar güreş
kafilemizin ümitleri idiler. Vapur yolculuğu iyi geçti. Zaten 10 saatlik bir
seyahat. </p>



<p>Köstence’de bir iki saat bekledikten sonra trene bindik.
Bükreş’e geldik&#8230;. Bükreş- Peşte yolculuğu için bir endişemiz yoktu çünkü her
birimizin ikinci mevki numaralı yerlerimiz ve bunların biletleri var. Tren
kalkmadan bir müddet yerlerimize binelim de rahat edelim, diyerek istasyona
geldik.</p>



<p>Şeftreni bulduk. Biletlerimizi gösterip yerlerimizi istedik.
Adam bir şeyler söyledi. Bizi bıraktı, başka işe gitti.</p>



<p>Biz peşinden koştuk. İstasyon şefine müracaat ettik,
uzatmayalım, bizim numaralı yerlere başka yolcuları bindirdikleri ve bizim
açıkta kaldığımız anlaşılınca bizde şafak attı. Bükreş &#8211; Budapeşte aşağı yukarı
20 saatlik bir tren yolculuğu idi. &#8211; uyumak bir tarafa-ayakta gitmek felâket
olurdu. Bükreş istasyonunda kavga ettik. Adamlar pişkin, bizim İstanbul’dan
aldığımız yer numaralarına ait kendi biletlerini tanımadılar, Bükreş’te kalıp
hakkımızı aramaya da vaktimiz yoktu.</p>



<p>Çaresiz, bindik trene şöyle bir dolaştık ki, ikinci mevkide
yer bulmak şöyle dursun bir çok yolcular koridorda duruyor. Ne var ki; bunların
büyük bir kısmı hafta sonu için Sinaya ismindeki meşhur sayfiyeye gidiyormuş.</p>



<p>Biraz bekledikten sonra Fethi merhumla karar verdik, bizim
arkadaşları, bir kaç yolcusu olan bomboş birinci mevkiye yerleştirdik. Yolcular
önce aldırış etmediler. Çoban Mehmed’e ve diğer bir iki pehlivana
ayakkabılarını çıkarmalarını tembih ettik. Bu tedbir öteki yolcuların başka
kompartımana hicret etmesine kifayet etti ve biz böylece birinci mevkiye
yerleştik. Arasıra bilet kontroluna geliyorlar. Biz de ikinci mevkideki
yerimizi veremedikleri için bizi birinci mevkiye yerleştirdiklerini ve resmi
Türk kafilesi olduğumuzu söylüyorduk.</p>



<p>Yolculuğumuz böylece rahat devam ederken gece yarısı birkaç
defa birinci mevki yolcular gelmiş, bizim kompartımanlara bakmışlar, dolu
olduğunu görünce çekilip gitmişlerdi.</p>



<p>Lakin biz uykuda iken gece yarısı gürültü ile uyandım.
Koridora çıktım. Bizimkiler var. Kondüktörler var. Romanya’da – hâlâ da öyle
imiş – Fransızca geçer lisandır. Vagonumuza gelenlerle konuştum. Durumumuzun da
zayıf olduğunu biliyorum, ama yüksekten konuşmaktan başka çare yoktu.</p>



<p>Efendim bir Kolonel (Albay), karısı ile beraber bir istasyondan
birinci mevki bilet almış. Bilmem nereye gidiyor. Birincide de yer yok. Nazari
olarak yer var. Birinci mevki bilet olanlardan gayri 20-25 boş yer olmak lazım.
Ne var ki onu da biz işgal etmişiz.</p>



<p>Kolonel ile münakaşa ettim.</p>



<p>— Biz bir resmi, Milli Olimpiyat kafilesiyiz. Çocuklarımın
ayakta kalmalarına razı olamam, işte yer numaralarımız. Fakat bize demiryolları
idareniz ikincide yer gösteremedi. Biz de birincide yer bulup oturduk.</p>



<p>— Ben onu bilmem. Ben yerimi isterim.</p>



<p>— Vallahi siz o yeri bizden değil demiryolundan isteyin.
Münakaşa uzadı.</p>



<p>— Asker getiririm. Sizi buradan zorla attırırım. dedi.</p>



<p>— Olabilir, dedim.</p>



<p>Adam indi. Kondüktörler birbirlerine baktılar. Az sonra
Kolonel (Albay) iki üç silahlı askerle geldi. Ben de çocuklara yerlerine
oturmalarını söyledim. Kolonel askerlere kompartımanları tahliye etmelerini
emrettiği sırada, oradaki sivillerden birisi geldi. Kolonel ile Romence bir
şeyler konuştu. Biraz sertçe münakaşalar oldu. Askerler çekildi. Koloneli de
başka bir yere götürdüler. Biz de tekrar uykuya daldık.</p>



<p>Bir müddet sonra tekrar koridorda gürültüler oldu. Biz tekrar
ayaklandık. Gördük ki; kolonel bu istasyondan da askerler getirmiş, bizi zorla
atacak.</p>



<p>Tekrar o sivil adam peyda oldu. Tekrar münakaşalar ve tekrar
askerler geri döndü. Biz merak ettik. Ahmet Fetgeri bey merhum Almanca bilirdi.
Adama gitti. Biz de sokulduk. Kim olduğunu sorduk. Adam söyledi. Ama </p>



<p>— Siz rahatınıza bakın! Bir daha sizi tedirgin etmezler. Dedi
ve hakikaten Macar hudutuna kadar bir daha kimse gelmedi. Sonradan öğrendik ki
bu zat, o hat üzerinde çalışan Milli Emniyet Müfettişi imiş. Türk spor
kafilesini rahatsız etmemesi için Koloneli adeta tehdit etmiş.</p>



<p>Biz adama teşekkür ettik.</p>



<p>Macar hudutuna güneş doğmadan varmıştık. Hudutda pasaport
muamelesi vardı. O sırada Romanyalılarla Macarların arası açıktı. Romanya
Birinci Cihan Harbinde Avusturya – Macaristan İmparatorluğu çözülünce
Romanya’da Macaristan’dan bazı toprak parçaları almıştı. Ve hudutdaki birçok
Macar kasaba ve köyleri Romanya’ya geçmişti.</p>



<p>Pasaportlarımızı galiba Tayyar’la Raul Peter götürdüler. Biz
bir saat bekledik. Tren kalkıyor. Nihayet pasaportları götüren arkadaşlar
döndüler ve hudut polisinin Kafile Reisi’ni istediğini söylediler.</p>



<p>Uyku sersemi Hudut Polisi Dairesi’ne gittim. Peter’in Macarca
tercümanlığı ile polis şefi ile görüştüm.</p>



<p>— Siz Bükreş’ten buraya kadar Birinci mevkide biletsiz seyahat
etmişsiniz. Adam başına şu kadar (hatırımda değil) Ley vermezseniz
pasaportlarınızı vize etmeyeceğiz ve sizi burada alıkoyacağız dedi.
Sinirlendim, dedim ki:</p>



<p>— Siz polis memurusunuz. Pasaport işiyle meşgul olursunuz.
Pasaportlarımız yolunda ise bizi tutamazsınız. Biz bir resmi kafile olarak
seyahat ediyoruz. Demiryolu idaresiyle aramızda yer rezervesi yüzünden bir
ihtilaf çıkabilir. Bunu halledecek siz değilsiniz. Onun için bizim
pasaportlarımızı vize edip veriniz.</p>



<p>Trene geldim belki orada alıkoyarlar diye çekinmiştim. Yarım
saat sonra bir memur geldi. Beni istedi.</p>



<p>— Gelmem. Ne söyleyecekseniz burada söyleyin dedim.</p>



<p>— Adam başına bilet farkı şu kadar Ley parayı Romen parası
olarak ödemezseniz sizi indireceğiz ve burada alıkoyacağız.</p>



<p>Düşündüm. Mukavemet edersek hükümet memuruna karşı gelmek
gibi bir durum doğacak. Yanımdaki Peter de yarım Türkçesiyle:</p>



<p>— Efendim parayı vermek lazım. Bunlar iyi adamlar değil. Diye
maneviyatımı bozup duruyordu.</p>



<p>— Peki dedim. Biz burada ineriz. Yalnız bize bu kararınızı yazılı
tebliğ ediniz. Kafilem için bir otel gösteriniz. Sefaretimize durumu bildirmek
üzere beni telgrafhaneye götürünüz. Çünkü ben bugün buradan hareket etmezsem
mes’ul olurum. Ve sizi de mes’ul ettiririm. Dedim.</p>



<p>Adamlar tekrar gittiler. Orta Avrupa’dan daha ileriye giden
trenin Peşte vagonunda bizden başka da yolcular vardı ve çoğu Macar idi. Bizim
bu mukavemetimizi takdir ediyorlardı. Nihayet arkadaşlar vize edilmiş
pasaportlarla geldiler ve trenimiz hudutu geçti.</p>



<p>Arkadaşlar, bu hadiseden sonra beni şimdi unuttuğum o hudut
karakolunun adı ile adlandırdıkları savaşın muzaffer kumandanı diye
selâmladılar.</p>



<p>Halbuki tren Macaristan’a geçtikten sonra bizimle beraber
seyahat eden bir yabancı yolcu:</p>



<p>— Tren kondüktörünü biraz memnun etseydiniz hiçbir hadise
çıkmazdı. Diye meselenin içyüzünü anlattı.</p>



<p>Sene 1928, mevsim yaz idi.</p>



<p>18 gün kamp yapmak üzere Peşte’ye doğru yeşil Macar
ovalarında seyahate devam ediyordum.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Olimpiyatların kurucusunu nasıl tanıdım (Milliyet Magazin)</title>
		<link>http://felek.org/olimpiyatlarin-kurucusunu-nasil-tanidim-milliyet-magazin/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Nov 1972 16:27:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7264</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milliyet
Magazin</p>



<p>Yayın
Tarihi: 12.11.1972</p>



<p>Sayfa: 3</p>



<p><strong>Yaşadığımız Günler</strong></p>



<p><strong>(1924 Paris Olimpiyatları)</strong></p>



<p><strong>Olimpiyatların
kurucusunu nasıl tanıdım</strong></p>



<p>Öğle yemeği vakti geldi. Vapurun yemek salonuna indik masada
24 kişi idik. Herkesin tabağına beşer tane yeşil çiğ bakla konmuştu.
Yerlerimize oturduktan sonra bize servis yapan garsonu çağırdım. </p>



<p>— Bu ne? dedim. </p>



<p>— Bakla! dedi. </p>



<p>— Bakla olduğunu biliyorum. Bizim tabaklarımıza neden
koydunuz? </p>



<p>— Hors d’oeuvres (çerez) diye koyduk&#8230; </p>



<p>— Bunu nasıl yiyeceğiz? </p>



<p>— Yeşil kabuğu atıp içini yiyeceksiniz!</p>



<p>— Bizim memlekette baklayı bu haliyle ineklere verirler.
Kaldırın bunları çağırın şefinizi…</p>



<p>Bu muhavere 1924 ortalarında İstanbul’dan Marsilya’ya giden
Jack Fresine ismindeki 12 bin tonluk kargonun yemek salonunda geçiyordu&#8230; 24
kişilik ilk Türk olimpiyat kafilesi sekizinci Paris olimpiyatlarına gidiyordu. </p>



<p><strong>İLK KAFİLE</strong></p>



<p>Bizim başımıza bu derdi, rahmetli Selim Sırrı Bey sardı.
Kendisi o zaman Beynelmilel Olimpiyat Komitesi Türkiye murahhası idi.
Türkiye’de “İdman Cemiyetleri İttifakı” adındaki spor teşkilatı 1923 de
rahmetli Ali Sami ve Yusuf Ziya sonradan Şeref, Ahmet Fetgeri, Menemencioğlu
Tevfik ve daha beş on arkadaşla birlikte kurulunca memleket sporu hemen bir
şahsiyet kazandı. 1924 de de sekizinci olimpiyatlar Paris’te -ikinci defa
olarak- yapılıyordu. Selim Sırrı Bey hemen faaliyete geçti. İlk işi Türkiye
Millî Olimpiyat Komitesini kurmak oldu.</p>



<p>Bu satırları yazarken önümde o zaman Ali Sami merhumla
birlikte hazırlayıp neşrettiğimiz olimpiyat oyunları ismindeki kitap duruyor. Gayretli
adamlarmışız, para yok, pul yok&#8230;</p>



<p>Olimpiyat oyunları komiteleri, nizamnameleri programları
hakkında fîsebîlillâh (Allah için) 100 sayfalık bir eser neşretmişiz. İlk
Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi burada yazılı tarihî bir bilgidir. Tam 48 yıllık
dava “Cumhuriyet” den iki yaş genç&#8230; adlarını aşağıya aynen geçiriyorum:</p>



<p>Reis-i Fahrî: Başvekil İsmet Paşa Hazretleri</p>



<p>Heyeti İdare:</p>



<p>Reis: Selim Sırrı Bey; Beynelmilel Olimpiyad Cemiyeti Türkiye
murahhası,</p>



<p>Reisi sâni: Hasip Bey; Sabık Ziraat Müdürü Umumisi,</p>



<p>Kâtibi Umumî: Ali Sami Bey; Türkiye İdman Cemiyetleri
ittifakı Reisi,</p>



<p>Aza: Burhanettin Bey (ben) Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı
Reisi Sanisi,</p>



<p>Aza: Sabit Servet Bey; TİGİ Muhasebecisi,</p>



<p>Aza: Refik İsmail Bey; Vükelâyı Deaviden,</p>



<p>Aza: Sûdi Bey; TİGİ İstanbul Mıntıkası Reisi,</p>



<p>Aza: Ziya Bey; Futbol Federasyonu Reisi,</p>



<p>Aza: Menemenli Zade Muvaffak Bey.</p>



<p>Bu heyetin seçilmesinde bir takım sebepler vardı. Meselâ
reisisâni Hasip Bey meşhur bir eskrimci idi ve modern olimpiyatların kurucusu Baron
De Coubertin Paris’ten arkadaşı idi. Baron da eskrim yaparmış. Refik İsmail Bey
o zaman Halk Fırkasının İstanbul mümessili idi. Siyasî cepheyi içimize almazsak
şüpheyi celpederdi. Sudi Bey eski ittihatçı ve yeni politikacı, çok girgin bir
adamdı. İstanbul sporcuları elinde idi.</p>



<p>Merhum Ziya için bir şey demeye lüzum yok&#8230; Futbol
Federasyonu’nu ve bizi Avrupa’ya tanıtan adamdı.</p>



<p>Menemenli zade (Menemencioğlu) Muvaffak bey ise içimizde tam
manasiyle amatör sportmen ve Avrupa görmüş bir zat idi. Fenerbahçe kulübünün
ileri gelenlerinden bulunuyordu.</p>



<p><strong>BAKLA MESELESİ</strong></p>



<p>Bakla meselesi kolay halledilemedi. Vapurda bize 24 yer
tutmuş olan Yusuf Ziya merhum ucuz olsun diye yemeği üçüncü sınıftan ödemişti.
Gemi komiseri yemekleri düzeltmek için adam başına 500 Frank fark istedi&#8230; Bu
da 24X500=12 000 Frank ediyordu. Halbuki kafilenin ilerideki masrafları için
benim yanımda topu topu 15 Bin Frank vardı.</p>



<p>Bir iki gün haşlanmış nohut salatası, kızartılmış Morü balığı
(morina) tuzlaması gibi şeyler yedikten sonra gemiciler bize acıdılar. Ve
geminin asıl büyük hamulesi olan diri tavuklardan günde beş on tane satın
alırsak aşçı başının pişireceğini söylediler.</p>



<p>Ambar ve güvertede kafesler dolusu tavuklardan zaten her gün
30-40 tanesi ölüyor ve denize atılıyordu. Varna’dan gelen bu hamulenin Türk bekçileri
bu işe razı olmadılar&#8230; Fakat Bulgarları kandırıp bize her gün 5-10 tavuk
sattılar. Biz de Marsilya’ya kadar onunla geçindik&#8230; </p>



<p><strong>ON GÜN YOLDA&#8230;</strong></p>



<p>İstanbul’dan Marsilya’ya 10 günde gittik. 20 nci Olimpiyat Kafilesi
İstanbul’dan Münih’e 2 saatte gitti.. Düşünün aradaki farkı ve değişiklikleri.</p>



<p>Biz on günde Marsilya’ya vardıktan sonra Marsilya’dan Paris’e
de büyük kısmı gece geçen 14 saatlik yorucu bir tren yolculuğu ile Paris’in
Lyon garına, oradan hemen yeraltı treniyle şehrin Champerret kapısına gene
oradan elektrikli trenle Olimpiyat Köyü’nün ve Stad’ının bulunduğu Colombes (Kolomb)
köyüne vardık ve Olimpiyat Köyü’nde ikametimize tahsis edilmiş olan tahta
barakalara yerleştik.</p>



<p>24 Olimpiyatı’nı görmemiş olanlar 72 Münih Olimpiyatı’nın bu
büyük hareketin ve sporun ne kadar ilerlemiş ve değişmiş olduğunu takdir
edemezler.</p>



<p>Köye varır varmaz bizim ataşemiz olan Mösyö Lacroix adındaki
Fransız &#8211; ki Paris’ten beri bize refakat ediyordu &#8211; bizi aldı. Hemen beş
dakikalık mesafede olan Colombes stadına götürdü. Fransa &#8211; Amerika arasında
Rugby finali oynanıyor ve Fransızlar şampiyonluk bekliyorlardı&#8230; </p>



<p>Yorgun argın stada gittik. Amerikalılar Fransızları 11-3 gibi
büyük farkla perişan ettiler ve şampiyon oldular. Üstelik tribünlerde bir Amerikalı
ile bir Fransız kavga ederken Fransız’ın Amerika’yı itmek için uzattığı
şemsiyenin demir ucu Amerikalının gözüne girip adamı öldürdü. O ilk günün kötü
intibaını hala hatırımdan silemem. </p>



<p>Ertesi gün gidip Beynelmilel Olimpiyat Komitesi Reisi ve Olimpiyatlar’ın
kurucusu Baron Pierre de Coubertin’i ziyaret edecektik. Bizi köyümüzden Paris’e
gene ataşemiz Mösyö Lacroix götürdü. Umumiyetle ataşeler temsil ettikleri
memleketlerin vatandaşlarından olimpiyatların yapıldığı şehirde ikamet eden
birisi olur. Ama biz o sıralarda Paris’te alelacele kimseyi bulamamış olmalı
idik de&#8230; Bu Fransız gencini Selim Sırrı beyin tavsiyesiyle ataşe yaptık. Ne ise&#8230;</p>



<p>O gün giyindik kuşandık çoğumuz kalıblı fes, bazılarımız da güzel kalpaklar giydik. Colombes’dan
elektrikli trene bindik, güzel aydınlık vagonlar, 24 tane yabancı vagona
dolunca oradaki birkaç Fransız’ın merakı kabardı. İçimizde Fransızca bilen birkaç
kişi vardı. Hepsi güzel güzel çocuklar olan bu kafile kimlerdi? Şimdi hatırlayabildiğim
kadariyle Kadri, Zeki, Nihad, Alaattin, İsmet, Sabih, Ali, Kadri, Nedim, Cafer,
Bedri, Cemal, Leblebi Mehmet, Muslih, Hamit, Bekir daha var ama hatırlamıyorum.</p>



<p>İlk olimpiyat kafilesi 19 futbolcu İdareci idik. Ben takımı
teşkil eden üç büyük kulüpten, ismen Galatasaray, Fenerbahçe ve Altınordu’dan
hiç birine mensup olmadığım için kafile başkanı oldum. Ziya, Federasyon reisi,
Hamdi Emin ikinci reis, otomobil Nuri, Altınordu’lu, mutemet idi. Billy Hunter
adındaki İskoçyalı da Millî takımın antrenörüydü. Türklere futbol oynamasını ve
top vurmasını bu adam öğretmişti&#8230; </p>



<p>Trende Paris’e doğru giderken vagonun orta yerinde duran
üstüne yağlı bir tulum geçirmiş, boynunda gene yağlı bir mendil bağlı sarhoş
birisi bize Fransızca laf atmaya başladı. Önce ben farkına varmadım; ama
otomobil Nuri:</p>



<p>— Ben bu herifi döverim! deyince gözüm açıldı. Zavallı sarhoş
şöyle konuşuyordu:</p>



<p>— Ben Muhammed’i tanırım, çok iyi dostumdur. Ve bir takım
sarhoş saçmalarından sonra;</p>



<p>— Zaten Paris’te yabancılardan başka kimse kalmadı. Deyince
bizim ataşe cevap verdi:</p>



<p>— Ve sarhoşlardan başka. Adam duymadı bile&#8230;</p>



<p>Biz gidiyoruz, herif laf atıyor. Ben Nuri’yi yatıştırırken
Fransız yolculardan biri herife çıkıştı..</p>



<p>— Ne rahatsız ediyorsun bu yabancıları. Onlar bizim
misafirlerimiz. Olimpiyatlara gelmişler&#8230; Herif:</p>



<p>— Bana vız gelir! falan gibi cevap verirken karşıdan başka
bir Fransız yolcu Fransız’a çıkıştı:</p>



<p>— Siz ne karışıyorsunuz? Ne isterse söylesin!..</p>



<p>— Ama bunlar yabancılardır. Bize misafir gelmişler&#8230;</p>



<p>— Onlar kendilerini müdafaa etsinler. Bu iş size düşmez&#8230;</p>



<p>— Ne demek. Ben memlekete misafir gelenleri müdafaa ediyorum.</p>



<p>— Edemezsin!..</p>



<p>İkisi de ayağa kalktılar. Biz kenara çekildik tam o sırada
tren bir tünele girdi. Zifiri karanlık. Bir dakika sonra tünelden çıktığımız
zaman iki Fransız yerlerine oturmuş, sarhoş da hala mırıldanıp duruyordu. İlk
istasyonda tren durduğu zaman biletçi yolcuları rahatsız eden sarhoşu çağırdı
kapının yanına. Oradan da aynı seviyede olan perona itip kapıyı kapamasiyle
trenin hareketi bir oldu. İlk şaşkınlığı geçirdikten sonra adamın uzaklaşan
trene yaptığı son derece çirkin el hareketi göz levhamdan bir türlü silinmez.
Çok yer gezdim. Fransa’da gördüğüm bu kadar müstehcenini (ahlaksızcasını)
hiçbir memlekette görmedim.</p>



<p>Beynelmilel Olimpiyat Komitesi’nin bürosu o zaman Paris’te Concorde
(Konkord) meydanına Bahriye Nezareti tarafından açılan, adını hatırlayamayacağım
bir yan sokakta idi. </p>



<p>İkinci kattaki bürosunda adamı ziyaret ettik. Pek memnun oldu.
Biz yolda iken çekilmiş olan kur’ada, futbol turnuvası kur’asında, rakibimiz
Çekler çıkmıştı. Baron bizi teselli etti;</p>



<p>— Kim bilir siz de nasıl bir oyun oynayacaksınız? Bakınız hiç
ismini işitmediğimiz Uruguay adında bir memleketin futbol takımı önüne geleni
yene yene geliyor, dedi ve bize muvaffakiyet temenni etti.</p>



<p>Bugüne kadar yaşasaydı Münih’teki hâdiseden dolayı mutlaka
yüreğine iner ölürdü. Tam amatör, melek gibi idealist, dünyanın ve beşeriyetin
istikbaline ve tekâmülüne güvenmiş iyi kalpli bir pedagog idi. Varını yoğunu bu
uğura harcadı. İsviçre’de yokluk içinde vefat etti.</p>



<p>Baron Pierre de Coubertin’in aldandığı nokta beşeriyetin
medeniyetle daha iyi huylu ve daha mazbut olacağı kanaati idi. Halbuki medeniyet
daha doğrusu terakki, insanları daha mütecaviz, daha şirret ve daha asi hale
getirdi&#8230; Bu onun iradesiyle zekâsı arasında denge kuramayışının bir
neticesidir.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beynelmilel Olimpiyat Komitesi’nin verdiği son kararlar (Cumhuriyet)</title>
		<link>http://felek.org/beynelmilel-olimpiyat-komitesinin-verdigi-son-kararlar-cumhuriyet/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Aug 1949 08:55:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7371</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Cumhuriyet</p>



<p>Yayın Tarihi: 09.08.1949</p>



<p>Sayfa: 2</p>



<p><strong>SPOR MÜSAHABELERİ</strong></p>



<p><strong>Beynelmilel Olimpiyat Komitesi’nin verdiği son
kararlar</strong></p>



<p><strong>Yazan: Burhan Felek</strong></p>



<p>28
memleketi temsil eden 41 aza, Beynelmilel Olimpiyat Komitesi’nin 24-29 Nisan &nbsp;tarihlerinde Roma’da toplanmış olan kongresine
iştirak etmiştir. Bu kongreye takaddüm eden tarihlerde bütün beynelmilel spor
federasyonlarının huzurile bir de icra komitesi toplantısı yapılmıştır.</p>



<p>Bütün
bu içtimalarda edinilen intibaa göre, olimpiyat programının ileride bu oyunları
küçük milletlerin de tertipleyebilmesini kolaylaştıracak şekilde
sadeleştirilmesine doğru kuvvetli bir cereyan vardır. Bu mevzuun müzakeresi
kongrede bütün bir günü işgal etmiştir Basketbol, sıklet kaldırma, eskrim, boks
ve güreşin kış olimpiyatlarıyla birlikte yapılması hakkında da bir teklif ileri
sürülmüştür.</p>



<p>Kürek
ve atletizm sporlarında erkek ve kadın yarışlarından mümkün olan bazılarının
programdan çıkarılmasını da bir kısım delegeler teklif etmişlerdir. Bir diğer
teklifte de -bayrak yarışları da dahil olduğu halde- takımla yapılan bütün spor
numaralarının programdan çıkarılması istenmiştir. İştirak adedini azaltmak için
bir kısım (Regional <em>= </em>Bölge) müsabakaları yapılması hakkındaki fikirler
nazar-ı dikkati çekmiştir.</p>



<p>1952
Olimpiyatı’nı tertibedecek olan Fin Olimpiyat Komitesi, elden geldiği kadar
tertibatı basitleştirmek arzusunda ise de Helsinki’deki program Londra Oyunları’ndan
fazla spor ihtiva etmeyecek ve muhtemel olarak onunla aynı olacaktır. Fin Olimpiyat
Komitesi’nin Beynelmilel Federasyonlar’la sıkı temasta bulunarak programa kat’î
şeklini vermesi temenni edilmiştir.</p>



<p>Olimpik
nizamların da yeni baştan gözden geçirilmesine karar verilmiştir. Bundan elli
sene evvel kaleme alınmış ve fena bir şekilde İngilizceye tercüme edilmiş olan
bu nizamlar yeni baştan takviye edilerek yazılıp tabedilecektir.</p>



<p>15
inci Olimpiyat Oyunları’nın tertibine ait plânın gitgide mucibi memnuniyet &nbsp;(memnuniyete vesile olan) şekilde tatbik
edilmekte olduğunu Fin Olimpiyat Komitesi bildirmiştir. Tarihler henüz kat’î
şekilde tesbit edilmemiştir, Finler mevcut 60 bin kişilik stadyumlarını 78 bin seyirci
alacak şekilde tevsi edeceklerdir (genişleteceklerdir). Bütün olimpiyat
sporları Helsinki şehri hudutları dahilinde yapılacaktır. Eric Von Frenckell Organizasyon
Komitesi Reisliği’ne seçilmiştir. Oslo’da cereyan edecek olan Kış Olimpiyatları
hazırlıkları da aynı şekilde devam etmektedir. Şimdiki halde buz üstünde hokey
programa alınmamıştır.</p>



<p>Askerî
ekiplerin müsabakaları, sırf askerî olması ve sivillerin girmemesi sebebiyle
olimpik mahiyet arz etmediğinden programdan çıkarılmıştır. Komite bunun yerine
İsveçlilerin teklif ettikleri asker ve sivillerin iştirak edebileceği “kros ve
atıştan” &nbsp;mürekkeb (oluşan) bir
müsabakayı kabul etmiştir. Güzel sanatlar programı da bundan sonra sadece bir
sergi mahiyetinde olacak ve bunun sahiplerine olimpiyat madalyası verilmeyecektir.</p>



<p>Komite
1951 ‘de İskenderiye’de yapılacak olan Akdeniz Oyunları’nı tasdik ve bir Olimpiyat
Akademisi tesisi hakkında Yunanlılar tarafından vaki teklifi kabul etmiştir. Burası
Yunan hükûmetiyle Beynelmilel Komitesi’nin himayesi altında bir felsefe ve Beden
Terbiyesi tahsil (eğitim) müessesesi olacak ve talebe kabul edecektir.</p>



<p><strong>25 Haziran tarihinin de bütün dünya
için “Olimpiyat Günü” olarak kabulüne ve her yerde bunun merasimle tes’idine
(kutlanmasına) karar verilmiştir.</strong></p>



<p>Anlaşıldığına
göre Japonlar badema (bından böyle) muhtelif beynelmilel federasyonlara kabul edilebileceklerdir.
İster yalnız Batıda, isterse bütün bir Almanya teşekkül eder etmez de, aynı şekilde
spor federasyonlarına girebilecektir. Bu suretle bu iki memleketin tekrar Olimpiyat
Ailesi’ne kabulleri yolu açılmış olacaktır. Beynelmilel Olimpiyat Komitesi Reisi
Edström, bütün milletler gençlerinin, 1952’ de Helsinki’de buluşmuş olmaları temennisini
izhar etmiştir.</p>



<p>Rusların
Olimpiyat O’yunlarına iştirakine dair hiç bir söz söylenmemiş ve bir şey
yapılmamıştır. Bununla beraber Rusya, yedi sekiz beynelmilel spor federasyonunda
hâlâ aza bulunmaktadır.</p>



<p>Beynelmilel
Olimpiyat Komitesi amatörlük nizamlarında, hiç bir değişiklik olmamıştır.
Bununla beraber bu nizamların daha kuvvetlendirilmesi leyhinde bir cereyan olduğu
memnuniyetle müşahede edilmiştir.</p>



<p>1956
Olimpiyatları için Amerika’nın altı şehri ,Detroit, Los Angeles, Minneapolis, San
Francisco, Philadelphia ve Chicago namzetliklerini koyarak reylerin dağılmasına
sebep olmuşlar, zaten Komite de oyunların muhtelif kıtalarda yapılması prensibini
göz önünde tutmuş olduğundan, Avustralya’daki Melbourne şehrinin namzetliği
kabul edilmiştir. Bunun üzerine Avustralyalılar, 70 bin kişilik bir stadyum ve
bir büyük yüzme stadyumu inşa edeceklerini bildirmişilerdir.</p>



<p>***</p>



<p>Dünya
sporunun en mühim hâdisesi olan olimpiyatlar hakkındaki şu muhtasar malûmatı
verirken bizdeki âtıl duruma işaret etmemek elden gelmiyor.</p>



<p>Türkiye’de
spor şevki ve zevki hiç bir zaman bugünkü kadar yayılmış değildi. Kırk senedir
içinde bulunduğumuz bu âlemin, şu son bir, iki sene içinde halk nezdinde
edindiği alâka âdeta endişe edecek derecededir. Gazetelerden mahalle kahvelerine
kadar her yerde en küçük spor hâdisesi en mühim siyasî olayla atbaşı beraber,
hattâ bazen daha önde mütalaa ediliyor.</p>



<p>Milletin
bu işe gösterdiği bu geniş derin alâkaya mukabil, bu yirmi milyonluk memleketin
ancak 5 &#8211; 10 bin genci, o da perişan ve düzensiz spor yapmaktadır. Üç tarafı denizle
çevrilmiş Türkiye’de yüzme sporu yapanların sayısı bini bulmaz. Tekne
yarışlarının da ne halde olduğunu en büyük müsabakalarda, İstanbul’da görüyoruz.</p>



<p>“Spor
işleri çok mühimdir. Bundan sonra bu işleri amatör olarak kimse yürütemez. Onun
için devletin bunu eline alıp aylıklı kadrolarla idaresi lâzımdır. Üstelik her
Türk spor yapmalıdır” gibi boş iddialarla hazırlattıkları kanuna dayanarak işi
ellerine alan şahısları malûm aylıklı spor esnafı, bugün, bundan on yıl evvel kendi
kendine yapılan ve amatörler tarafından gül gibi idare edilen müsabakaları,
milyonluk bir bütçe ile idareden başka bir şey yapmamaktadırlar. Üstelik spor terbiye
ve inzıbatı son derece eksilmiştir. O kadar ki en salâhiyetli kimseler sözde amatör
sporculara şahsEn bahşiş vermek gibi dalâletlere düşüyorlar.</p>



<p>Türkiye’de
üç, dört gizli profesyonel kulüpten başka kulüplerin yaşaması çok güçleşmiştir.
Bu üç dört kulüpte sporculara para verildiğini gören öteki gençler de kendi kulüplerinden
para istemektedirler. </p>



<p>Beden
Terbiyesi teşkilâtı bu meflûc (felçli) kanunla ve bu kayıTsız ve tasasız zihniyetle,
gençliğe ve spora fenalık etmektedir. Türkiye’de spor hiç bir zaman bugünkü
kadar şirazesiz, bilgisiz ve sahipsiz kalmamıştır.</p>



<p>Sinesinde
binlerce genci toplamış olan üniversitelerle Beden Terbiyesi şimdiye kadar asla
alâkadar olmamıştır ve olamaz. Ne nizamları nizam, ne idaresi idare, ne de
neticesi memnunluk verecek bir neticedir.</p>



<p>Bir
tarafta spor yapmak için çırpınan, spor yapması lâzım gelen sporcu ruhu denilen
mükemmel, müsamahalı, ağır başlı terbiyeyi alması bir memleket zarureti olan yüz
binlerce genç ve bunlar için hükûmet ve belediyelerce verilmiş milyonlarla
lira, öte taraftan üç, dört kulübün yıllardan beri yapılagelen muayyen bir kaç müsabakası
ile –iş yapıyormuş gibi- harıl harıl uğraşır görünen avare bir idare. İşte bizim
sporumuz budur ve bunun mesuliyeti on bir senedir bu işi «daha iyi yapacağım» diye üstüne alıp hâlâ
bırakmamakta ısrar eden hükûmete, hükûmetin sımsıkı tuttuğu beceriksiz ve bilgisiz
idareye aittir.</p>



<p>Umulur
ki Millet Meclisi bu hakikatleri göz önünde tutarak seneye bu faydasız, hattâ
zararlı müesseseyi silip süpürür.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Balkan Oyunlarında Nasıl 3 üncü Olduk? (Tan)</title>
		<link>http://felek.org/balkan-oyunlarinda-nasil-3-uncu-olduk-tan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Oct 1939 08:52:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7363</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Tan</p>



<p>Yayın
Tarihi: 14.10.1939</p>



<p>Sayfa: 4 </p>



<p><strong>Atina Mektubu</strong></p>



<p><strong>Balkan Oyunlarında
Nasıl 3 üncü Olduk?</strong></p>



<p><strong>Atina, 9 (Hususi surette giden arkadaşımızdan)
</strong></p>



<p>&nbsp;Dün Rumenlerle
aramızda dört sayı fark olduğunu yazmıştım. Bu dört sayıyı ne ile kapatacağımızı
uzun uzadıya hesap ettik. Bütün ihtimalleri aldık. Fena tesadüfleri göz önünde tuttuk.
Rumenleri geçmemiz ihtimali yok değildi. Lâkin vaziyetin çok ciddi olduğu da görülüyordu.
Çünkü Melih koşmak şöyle dursun, cumartesi akşamı adeta yürüyemiyordu. Şu halde
400 metrede umduğumuz 3 puanla 4s100 deki muvaffakıyete veda etmek lâzımdı.</p>



<p>O akşam çocuklara mutlaka pazar günü Rumenleri yeneceğimizi
telkin ettik. İşi alaya vurarak kendi endişelerimizi izhar etmemeğe çalıştık.
Güldük gülüştük fakat katî bir harp arifesi yaşayan ordu gibi sinirlerimiz
gergin vaziyette yattık.</p>



<p>Pazar günü 2,30 da maraton koşucuları işe başladılar. Bizim
Şevki geçen sene Belgrat’ta üçüncü olduğu için bu sene de ayni mevkii almasını
ummakta idik. Romanyalıların bu yarışta Gal isminde bir kaç defa maraton
kazanmış bir koşucuları vardı. Onlar koşa dursun statta müsabakalar 110 metre
seçmesiyle başladı. Birinci seride koşan Vasfi tasfiyeye uğradı. Fakat ikinci
seride Faik ikincilikle vaziyeti kurtardı ama finalde beşinci gelerek mevki
alamadı. Rumenler de sayı alamadılar. 15,6 saniyede ihtiyar Mantikas birinci
oldu.</p>



<p>Ondan sonra sırıkla yüksek atlama başladı. Bizim bütün
hesaplarımız daima Rumen müsabıklarını arkamızda bırakmak üzerine bina
edilmişti. Bu müsabakada bizim Muhittin 3,60 atlayarak üçüncülük aldı.
Balkanlarda sırıkta şimdiye kadar aldığımız en iyi netice budur. </p>



<p>Halbuki Rumenler bunda bir şey alamadılar. Arkadan yapılan
dört yüz metre düz koşu seçmesinde ilk seride Melih’in yerine koşturulması
düşünülen Galib’in baldırında kan çıbanı çıktığından, Zare koştu. Ve seçmeyi
kazandı. Fakat pistin münhanisini (eşyükselti eğrisi) dönerken kulvar
değiştirdi diye diskalifiye ettiler. Gören de seçmeyi ikincilikle bitirdi.</p>



<p>Finalde bizden bir, Rumenlerden bir, Yugoslav ve
Yunanlılardan iki kişi vardı. &nbsp;Yarış başlar
başlamaz Yunanlılar ileri atıldılar. Lâkin Gören gayet hesaplı bir koşu ile ve
bilhassa münhaniyi dönerken rakiplerini geçti. Hattâ bir aralık kendisini
sıkıştıran Yunanlı ile başa baş koştuktan sonra onu bir kaç metre aşmak
suretiyle emin bir tarzda ve 50,8 saniyede birinci geldi. İkinci ve üçüncü
Yunanlı, dördüncü Yugoslav idi. Rumenler bu işe giremediler. Böylece biz yavaş
yavaş Rumenlere yaklaşmaya başladık. Onların bugün ümitleri, üç adım, maraton
ve ciritte idi. Yunan diskinde Aran bize dördüncülükle bir sayı hediye etti.
Lâkin bizim için günün ilk sürprizi 1500 metrede idi. Bir akşam evvel vaziyeti
görüşürken Rıza Maksut’un 3000 ve 5000 deki mağlûbiyetleri üzerine maneviyatının
kırık olduğunu anlamıştık. Dizinden yaralandığından da şikâyet ediyordu. 1500
metrede kazanç ihtimali yoksa girmemesini kendisine söylemeyi ve eğer isterse o
zaman yarışa sokulmasını münasip gördük. Girmek istediği için bıraktık. Belki geçmişteki
kayıplarını telâfi için iyi bir koşu yapar ümidinde idik. Nitekim öyle oldu.
Evvelâ 1000 metre kadar başta gitti. Sonra kendisini geçtiler. Fakat 1200 üncü
metrede belki de biraz erken olarak finişe başladı ve 4,6,6 dakika ile birinci
gelen Yunanlı Velkopoulos ile ikinci gelen Yugoslavyalı Gorsek’in ardında 4,7,6
dakika ile üçüncü geldi. Maksut’un bize verdiği bu iki sayı iksir gibi tesir
etti. Her biri anbean vaziyeti hesaplayan çocuklar canlandılar. Üç adım
atlamada Yavru bir şey çıkaramadığı halde idmanı pek az olan Abdurrahman 13,71
ile dördüncü oldu. Bir sayı da o verdi. Bu müsabakada 14,24 metre ile Yunanlı
Palamiotis (Palamidis) birinci ve 14,08 ile Rumen atleti ikinci geldi.</p>



<p>Ciritte bizim için ümit yoktu. Melih sakat idi. Diğer
atıcımız ise henüz genç ve küçüktü. Bizim emelimiz Romanyalı Vamanun’un mevki
alamaması idi, nitekim öyle oldu. 63,23 metre ile Yugoslav Markusic birinci
geldi. İkinci Yunan, üçüncü Yugoslav, dördüncü Yunanlı idi. </p>



<p>Bu hâdiselerin cereyanı sırasında maraton yarışının safahatı
hakkında mikrofonla malûmat verilmekteydi. Yapılan tebligattan anladık ki; 30
uncu kilometreye kadar ikinci gelmiş olan Şevki, 35 inci kilometreden evvel iki
Yugoslav ile birlikte yarışı bırakmıştı. Başta iki Yunanlı ile Romanyalı Gall
geliyordu. Lâkin bizim ikinci maratoncumuz Ali’den haber yoktu.</p>



<p>Filhal 400 metredeki zaferimizin bayrağı çekilip marşımız çalınırken
tesadüf eseri olarak maraton birincisi Yunanlı Kyriakidis (Kiryakidis) stattan
içeri girdi. Biraz sonra arkasından yine Yunanlı Ragazos (Ragazas) geldi. Bu
çocuk İstanbul’da 5000 metreyi kazanmıştı. On, on iki dakika sonra da Gall
geldi.</p>



<p>Günün en son müsabakası olarak yapılan 4&#215;100 bayrak yarışında
ise şimdiye kadar hiç düşmediğimiz fena bir vaziyete düştük. Çünkü bu yarışın
başlıca adamı olması lâzım gelen sürat koşucusu Fikret imtihanları bahanesiyle İstanbul’da
kalmıştı&#8230; &nbsp;Yine takımın en mühim
uzuvlarından biri olan ve bu sene 100 metrede dördüncü gelen Melih sakat idi. Takımda
koşacak olan Gören o gün iki defa 400 metre koştuğundan yorgundu. Bütün
bunların neticesi olarak bizim takım dördüncü oldu. Ve işin fenalığına bakın ki
Rumenler de hiç umulmadığı halde ikinci geldiler.</p>



<p>Müsabakalar bu vaziyette iken yaptığımız hesapta üçüncü günü
bizim 11 ve Rumenlerin de 8 sayı aldıkları ve bizim ceman 33, onların da 34
sayıları olduğu anlaşıldı. Bundan ne derece meyus ve münkesir (ruhen kırık) olduğumuzu
izaha lüzum görmem. Eğer bu mağlûbiyet hakikî bir zaafın ifadesi olsaydı, bunu
tevekkül ile kabul etmek lâzım gelirdi. Lakin neticenin sakatlanan Melih’in
noksanlığından olduğunu bildiğimiz için pek müteessir idik. Günün ve Balkan
oyunlarının son ve en büyük sürprizi de o sırada vukua geldi. İsmi cismi
unutulmuş olan bizim maratoncu Ali akşamın loş ziyalar arasında göğsünde
kırmızı ay yıldızı ve küçücük boyu ile stattan içeri girdiği zaman sayıları
bizimle beraber hesap eden bütün Yunanlılar bir alkış tufanıdır kopardılar ve
böylece maratonda bize dördüncü mevkii temin eden Ali aynı zamanda verdiği bir
sayı ile bizi Rumenlerle sayı sayıya getirdi ve bizim üç birinciliğimiz olduğu
için üçüncü olmamıza imkân verdi.</p>



<p>Umumî tasnifte 112 puanla Yunanlılar birinci, 60 sayı ile
Yugoslavlar ikinci, 34 sayı ile Türkler üçüncü ve 34 sayı ile Rumenler dördüncü
ilân edildikten sonra, Kral, sırasıyla bütün galiplere yirmiden fazla kupayı
bizzat vererek şampiyonları tebrik etti.</p>



<p>Onuncu Balkan oyunlarının en çok sevilen ve alkışlanan iki
atletinden birisi Melih idi. Çocuğa muhakkak nazar değdiği için sakatlanarak
ortadan çekilince, halk, mektepliler, kızlar, çocuklar hatta yaşlıca kadınlar
müsabakaların sonunda halkın diğer gözdesi 100 ve 200 metre galibi Muzafferi adeta
paylaşamaz oldular. Zaten kırmızı ve utangaç olan çocuk bu yüzden büsbütün kızararak
al renkteki eşofmanı ile canlı bir bayrak gibi görünüyor ve halkın
muhabbetlerini topluyordu.</p>



<p>Gece Yunan Federasyonu iki yüz kişilik muazzam bir ziyafet
verdi. Nutuklardan sonra Balkan Oyunları’nın onuncu sene-i devriyesi
münasebetiyle bu oyunların tesisi ve tertibine hizmet eden emektarlara fahrî
azalık ile birlikte birer şeref diploması ve birer madalya verildi. Bizim
memleketten de bu oyunların tertibini ilk önce düşünenler ve kararlaştıranlar
arasında nesli bulunan ve bilahare memleketinde de altıncı Balkan oyunlarını
tertipte mesaisi sebkeden (gerçekleşen) ve nihayet sekiz defa Balkan Kongresi’ne
iştirak etmiş olan Burhan Felek’le, Balkan Oyunları’nın Türkiye’de tertibinde
çalışmış olan Tevfik Taşçı ve Vamık Gezen’e diplomalar verildiği gibi her memlekette
Balkan Oyunları’na en çok iştirak etmiş atletler meyanında Semih ile Veysi’ye
de ayni şekilde şeref diploma ve madalyası verildi ve Onuncu Balkan Oyunları
gelecek yıl Türkiye’de yapılmak üzere kapandı.</p>



<p>Bu mektubumu bitirirken bu seferki mesaimizin daha iyi
neticelenmesine engel olmuş olan sebepleri kaydetmek isterim.</p>



<p>1 — Faik, Abdurrahman, Ateş İbrahim, Yusuf, Recep ve Galib’e,
vaziyetleri dolayısıyle izin alamayarak çalıştırma kampına girememiş olmaları,</p>



<p>2 — Melih’in sakatlanması,</p>



<p>3 — Rıza Maksut’un 800 ile 5000 arasında her müsabakaya
girmesi.</p>



<p>4 — Fikret’in kampta çalıştığı halde Atina’ya gelememesi,</p>



<p>5 — Balkan Oyunları’na gidilmeyeceği hakkında ilk verilen
karar üzerine maratoncu Şevkinin idmanlarını kesmesi,</p>



<p>6 — Dekatlon mütehassısı olarak henüz Almanya’dan dönmüş olan
Bahriyeli Tevfik’in takıma sokulamaması,</p>



<p>7 — Hareketten bir hafta evvel Balkan Oyunları’na gidilmeyeceği
kati olarak tebliğ edilerek atletlerin yerlerine ve memleketlerine iade edilmiş
olmaları.</p>



<p>8 — Müsabakalardan evvel Macarlarla yapılması mukarrer
beynelmilel müsabakanın yapılamaması.</p>



<p>Eğer bu noktalar olmasa idi:</p>



<p>100, 200 ve 400 metrede birinci ve ikincilik 21 sayı,</p>



<p>800 ve 1500 de üçüncü ve dördüncülük 6 sayı,</p>



<p>Dekatlonda en az ikincilik 3 sayı,</p>



<p>5000 ve 10000 de dördüncülük 2 sayı,</p>



<p>110 ve 400 maniada üçüncülük 6 sayı,</p>



<p>Üç adamda üçüncü ve dördüncülük üç sayı, </p>



<p>Sırıkta üçüncülük 2 sayı,</p>



<p>Serbest diskte dördüncülük 1 sayı,</p>



<p>Yüksekte birincilik ve dördüncülük beş sayı,</p>



<p>Gülle atmada ikincilik ve üçüncülük beş sayı,</p>



<p>Yunan diskinde üçüncülük 2 sayı,</p>



<p>Uzun atlamada dördüncülük 1 sayı, </p>



<p>Maratonda üçüncülük ve dördüncülük 3 sayı,</p>



<p>4&#215;100 de, 4&#215;400 de birincilik 8 sayı, </p>



<p>Balkan bayrağında ikincilik 3 sayı.</p>



<p>Yetmiş bir sayı ile muhakkak Yugoslavların üstüne çıkar
ikinci olurduk.</p>



<p>Lâkin olmadı. Bu manilerden hiç birinin iktiham edilemez (üstesinden
gelinebilir, aşılabilir) şeyler olduğunu hâdiseler gösterdi ama iş işten
geçtikten sonra. </p>



<p>Şimdi bütün gayretimizi memleketimizde yapılacak olan gelecek
seneki On Birinci Balkan Oyunları’na saklayıp bu söylediğim manilerin o sene de
tekerrürüne meydan vermeyerek kendi topraklarımızda ve kendi halkımızın önünde
Yugoslavlardan ikinciliği almalıyız. Çünkü bu sene gördük ki; bu hiç de
imkânsız bir şey değildir.</p>



<p><strong>B. FELEK </strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müsabakaların İkinci Günü Nasıl Geçti? (Tan)</title>
		<link>http://felek.org/musabakalarin-ikinci-gunu-nasil-gecti-tan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Oct 1939 08:52:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7361</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Tan</p>



<p>Yayın
Tarihi: 13.10.1939</p>



<p>Sayfa:&nbsp; 4</p>



<p><strong>Balkan Oyunları</strong></p>



<p><strong>Müsabakaların İkinci
Günü Nasıl Geçti?</strong></p>



<p>Atina, 7 <strong>(Hususi surette giden arkadaşımızdan)</strong> </p>



<p>&nbsp;Bundan evvelki
mektubumda hafta içinde cereyan etmiş olan hâdiseleri yazmıştım. Bunları gözden
geçirmeden evvel merasime ait bazı malûmat vermeliyim.</p>



<p>Cuma günü akşamı Atina Valisi Mösyö Kotzias, King George Oteli’nde
büyük bir ziyafet verdi. Bütün Balkan sefirleri, bazı nazırlar ve Balkan ekipleri
davetli idi. Samimi nutuklarla biten bu ziyafetten sonra herkes ve bilhassa
Türk takımı endişe ile oteline çekildi. Çünkü oyunların birinci günü bundan
evvelki mektuplarımda izah ettiğim veçhile 14 sayı ile ikinci mevkide idik.
Lâkin Balkan atletizmini az çok bilen herkes gibi bizim de bu sene
Yugoslavların üzerinde bu ikinciliği muhafaza etmek ümidimiz yoktu. Bizim
emelimiz yıllardan beri üzerlerine çıkmak istediğimiz Rumenleri yenerek üçüncü
olmaktı. Hafta ortasında salı ve çarşamba günleri yapılan dekatlon, çekiç atma
ve 3000 metre engelli koşuda biz birşey yapamamıştık. Bu müsabakalar yapılmadan
evvel sayı vaziyeti şöyle idi: Yunanistan 25, Türkiye 14, Yugoslavya 13, Romanya
8.</p>



<p>Bu söylediğim üç müsabakada Rumenler ceman (toplam olarak)
beş sayı alarak yekûnlarını 13 e çıkardılar. Yugoslavlar ise 29 a vardılar. Biz
14 de kalmıştık.</p>



<p>Balkan Oyunları’nın ikinci günü işte bu vaziyette başladı. Bugün
bizim için uğursuz ve fena bir gün oldu.</p>



<p>Gerçi günün ilk müsabakası olan 200 metrede Muzaffer’le,
Gören her ikisi de kendi seçme serilerinde kalifiye oldular. Lâkin 200 ün
finalinden evvel yapılan diğer müsabakalarda, yani disk atmada Rumenlerden
diskçi Havalet’in üçüncülükle aldığı iki sayıya mukabil biz bir şey alamadık.
Böylece Romanya 15 sayı ile üstümüze çıktı. 400 metre maniada, engellide ise
ilk seride Mantikas’la beraber koşan Melih kendi serisini rahatça ve Mantikas’la
birlikte başta bitirirken, en son maniayı atlamadan evvel dönüp arkasına
baktığından, son maniaya takıldı. Fena halde kapaklandı. Eğer kalkabilseydi yine
seriyi kazanmak ihtimali vardı. Çünkü arkadan dördüncü gelen Romanyalı hayli
geride idi. Fakat ayağa kalkması ile tekrar yuvarlanması bir oldu. Bu ikinci
düşüşe bacağına giren bir kramp sebep olmuştu.</p>



<p>Bunu gören Türk takımının maneviyatı fena halde bozuldu.
Çünkü sade biz değil, bütün ekipler, bütün stat halkı Melih’te Balkanların en sağlam
ve iyi atletini görüyorlardı. Melih’in sakatlanması ile 400 maniada umduğumuz
ikincilik, 400 metre düz koşuda umduğumuz ikincilik, 4X100 bayrakta umduğumuz
birincilik ve Balkan bayrağında umduğumuz ikincilik suya düşmüş oldu.</p>



<p>Bu hesaba göre Melih’in sakatlığı yüzünden asgari 10 sayı kaybediyorduk.
Bu kaza, bütün ekibin o günkü mesaisine fena tesir etti. Uzun atlamaya girecek
olan Muzaffer’in 200 metrenin finaline girebilmesi için zaten iki defadan fazla
atlamaması mukarrer idi. Diğer adamımız Süreyya ise üç günden beri Isıtma’dan
muztarip olduğu için zayıf düşmüş ve o gün dışarı bile çıkamamıştı. Buna
mukabil Rumenler bu müsabakada 6,84 metre ile birinciliği aldılar. Görüp
görecekleri birincilik de bu oldu. 5000 metrede ise Maksut maalesef koşuyu
dokuzuncu turda abandone etti. Mustafa ise altıncı olarak bitirdi. Burada Romanyalı
Cristea ikinci oldu. Balkan bayrağında 800 metreyi koşan Maksut, yorgunluğu
yüzünden bayrağı bir hayli geç verdi. 400 metreyi koşan Gören’le, 200 metreyi
koşan Muzaffer bu mesafeyi kapatarak takıma üçüncü mevkii temin ettiler. 100
metreyi koşan Melih’in altmışıncı metrede ayağına tekrar kramp girdi ve
topallamaya başladı. Fakat yarışı bırakmayarak seke seke muvasalat hattına
geldi ve oraya düştü. Bu suretle Rumenlerin bizi geçmesine imkân bırakmadı ama
ertesi günler için de ümit kalmadı.</p>



<p>O gün en son yapılan 200 metrenin finali bizim için yüzümüzü
güldürecek şekilde cereyan etti. Finale kalmış olan Muzaffer’le Gören çok güzel
birer koşu çıkararak Muzaffer 23 saniye ile birinci, Gören de 23,3 de üçüncü
oldu. İkinci olan Yugoslav da 23,3 yaptığına göre bizim Gören’in göğsü geride
olarak koşması ikincilikten düşmesine sebep oldu. Bu yarışta şimdiye kadar Türk
takımına nasip olmamış bir muvaffakiyet kaydettik. Yalnız birinci, ikinci ve
üçüncü olan milletlerin bayrakları çekilen zafer direklerine yan yana iki Türk
bayrağı çektirmeye muvaffak olduk.</p>



<p>Ayni gün yapılan 400 metre maniada birinci ve ikinciliği
Yunanlılar aldılar; fakat üçüncü Rumen oldu.</p>



<p>Cuma günü yapılan müsabakalar neticesinde umumi tasnif şu
manzarayı arz ediyordu: Yunanistan 62, Yugoslavya 40, Romanya 26, Türkiye 22.</p>



<p>Ve böylece Rumenler bizi geçmiş bulunuyordu. Bütün ümidimiz,
zayıf da olsa bu mesafeyi üçüncü günü kapatmaktı.</p>



<p><strong>B. FELEK</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Balkan Oyunlarında Takımımızın Aldığı Teknik Dereceler (Tan)</title>
		<link>http://felek.org/balkan-oyunlarinda-takimimizin-aldigi-teknik-dereceler-tan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Oct 1939 08:51:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7359</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Tan</p>



<p>Yayın
Tarihi: 09.10.1939</p>



<p>Sayfa: 6</p>



<p><strong>Atina Mektubu</strong></p>



<p><strong>Balkan Oyunlarında
Takımımızın Aldığı Teknik Dereceler</strong></p>



<p>Son Kongrede Mısır Atletlerinin de
Balkan Oyunları’na Daveti Kabul Edildi</p>



<p>Atina, 6 (Hususi) — Öğleyin Atina Valisi’nin bir resm-i
kabulüne bütün takımlar iştirak ettiler. Altıncı Balkan Oyunları’nda İstanbul’a
gelmiş olan Atina Valisi Mösyö Kotzias atletleri büyük bir samimiyetle kabul
etti.</p>



<p>Öğleden sonra saat üçte dekatlonun geri kalan beş oyunu yâni
sırasıyla 110 metre mânia, disk atma, sırıkla atlama, cirit atma ve 1500 metre
koşu ile bunların arasında da programın ayrı bir numarası olan 3000 metre
engelli koşu yapıldı.</p>



<p>Dekatlona bizden girmiş olan Melih ile Muhittin’den, Melih
bilhassa disk atma ile sırıkla atlamada zayıf olduğundan topladıkları sayılar
maalesef dördüncülükten yukarı çıkamadığı için bu iki gün süren müşkül
mücadelede puan alamadık. Yalnız, Melih koşulardaki kuvveti bakımından çok
nazarı dikkati celbettiği gibi Muhittin de dekatlonun sırıkla atlama
müsabakasında 3,65 metreyi geçerek hem çok alkışlandı hem de ayni zamanda
Balkan dekatlonunun sırıkla atlama rekorunu ve Türkiye sırıkla atlama
rekorlarını kırdı.</p>



<p>Bu müsabakada iki Yugoslavyalı birinci ve ikinci oldular. Bir
Yunanlı iki, bir Romen de üçüncülükte müsavi geldikleri için puanları
paylaşılarak birer buçuk sayı aldılar. Melih beşinci, Muhittin altıncı oldu.
Bir Yunanlı yedinci ve diğer bir Romanyalı sekizinci çıktı. Bizim çocukların
ilk defa olarak girmiş oldukları bu çok enteresan müsabakanın gelecek sene daha
iyi neticeler vereceğinde ümidimiz çoktur.</p>



<p>Yine bugün statta yapılan 3000 metre engelli koşu bir takım
mânialar, çitler, su çukurları ile güçleştirilmiş bir koşuydu. Bizimkilerin
birinci defa gördükleri bu yarışa Maksut ile Mustafa girmiştiler. Maksut beşinci,
Mustafa sekizinci oldu. Tabii numara alamadılar. Birinci ve ikinci Yunanlı,
üçüncü Romenlerin meşhur mukavemet koşucusu Cristea (Kristea) ve dördüncü de
bir Yugoslav geldi.</p>



<p>Böylece umumi tasnifte Yunanlılar 34 buçuk sayı ile birinci,
Yugoslavlar 29 sayı ile ikinci, Türkler 14 sayı ile üçüncü, Romenler 12 buçuk
sayı ile dördüncü gelmektedirler.</p>



<p>O gün akşam üzeri Kifisya nahiyesinde Atletik kulübün güzel
bir çay ziyafetinde bulunuldu. Gece de Atina Valisi murahhaslar şerefine bir
hususî akşam yemeği verdi.</p>



<p>Beş Teşrinievvel (Ekim) perşembe günü istirahatle geçti. Cuma
günü sabahleyin yapılan son kongrede Mısır atletlerinin de puan alamamak şartıyla
Balkan Oyunları’na daveti kabul edildiği gibi Balkan Oyunları’nın tesisine ve
idamesine hizmeti dokunmuş olanlara fahri azalık unvanı tevcihine ve Balkan Oyunları’na
en çok iştirak etmiş olan atletlere de bir mükâfat verilmesine karar verildi.</p>



<p>En son mukarrerat (kararlaştırılan hususlar) olarak da 1940
da on birinci Balkan oyunlarının tertibine, protokol mucibince (gereğince) Türkiye
memur edilerek mesaiye hitam verildi (son verildi).</p>



<p>Öğleyin Başvekil &nbsp;Metaxas (Metaksas) Balkan spor murahhaslarını
kabul ederek kısa bir hasbihalde(sohbette) bulundu. Bu akşam Vali Mösyö Kotzias’ın
bütün takımlar şerefine bir ziyafeti veriyor. Bütün ekipler ve sefirler
davetlidirler. Yarın oyunların en mühim günü ve bizim için de bir imtihan
devridir. Bu mektup gazetede intişar ettiği (yayınlandığı) zaman, oyunların
bizim leyhimize inkişaf etmiş (gelişmiş) olduğu haberinin verilmiş olacağını
ummaktayız. </p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Balkan Oyunları Başladı (Tan)</title>
		<link>http://felek.org/balkan-oyunlari-basladi-tan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Oct 1939 08:49:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7353</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Tan</p>



<p>Yayın
Tarihi: 02.10.1939</p>



<p>Sayfa: 6</p>



<p><strong>SPOR</strong></p>



<p><strong>Balkan Oyunları Başladı</strong></p>



<p>Atina, 1 <strong>(Hususi surette giden arkadaşımızdan)</strong></p>



<p>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;Onuncu Balkan oyunları, bugün Yunan Kralı
tarafından merasimle açıldı. Merasimde, Kral, Veliaht, Başvekil Metaxas (Metaksas),
Atina Büyükelçimiz Enis ve sefaret erkânı kordiplomatik bulundular. 30 bin
kişilik bir halk kütlesi sahayı doldurmuş bulunuyordu.</p>



<p>Bu seneki müsabakalara, Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve
Romanya iştirak ediyorlardı.</p>



<p>100 metrede Muzaffer birinci ve Melih dördüncü oldular. Bu
koşuda Yunanlılar tasfiyeye uğradılar. Yüksek atlamada Kulaç ikinci, 4 X 400
bayrak yarışında Türk takımı ikinci, 800 metrede Maksut, 10 bin metrede
Mustafa, güllede Ateş dördüncü oldular. Müsabakalara dört millet iştirak ettiği
için ve yalnız dördüncüye kadar puan verildiği için beşinci ve altıncı gelen
atletlerimiz sayı alamadılar. Buna rağmen umumi tasnifte Yunanlılar 25, Türkler
14, Yugoslavlar 13, Rumenler 8 puan aldılar.</p>



<p>Bugünün 6 müsabakasında Yunanlılar 4 birincilik, 1 ikincilik,
3 üçüncülük, Türkler 1 birincilik, 2 ikincilik, 4 dördüncülük, Yugoslavlar 1
birincilik, 1 ikincilik, 2 üçüncülük, Rumenler 2 ikincilik, 2 dördüncülük
aldılar. </p>



<p>Türk bayrağı şeref direğine çekilip millî marşımız çalınırken
bütün halkı ile beraber Kral da selâmladı. Çocukların maneviyatı mükemmeldir.
Türk takımı, büyük bir alâka ve takdir celbetmiştir.</p>



<p>11 inci Balkan Kongresi yarın, Kral’ın huzuru ile Akademi Binası’nda
açılacaktır.</p>



<p><strong>B. FELEK</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Balkan Oyunları</title>
		<link>http://felek.org/balkan-oyunlari/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Oct 1939 08:55:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7369</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Beden Terbiyesi ve Spor</p>



<p>Yayın Tarihi: Ekim 1939</p>



<p>Sayı: 10</p>



<p>Sayfa: 30-31</p>



<p><strong>Balkan Oyunları</strong></p>



<p>Eğer
harp hâdiseleri Balkanlara sarkmazsa -bu satırlar intişar ettiği zaman- Balkan Oyunları’nın
onuncu yıl dönümü Atina’nın mermer Panathinaiko statında tes’id edilmiş (kutlanma)
bulunacaktır.</p>



<p>Avrupa’da
şimdiye kadar bu derece intizamla yapılmış ve on sene yaşamış spor tezahürü yoktur.
Alelhusus Balkan memleketleri mahdut sayılı ve nispeten fakir yerlerde hayli masrafı
mucip olan bu oyunların 1930 senesinden beri her yıl tekerrürü (tekrarı) Balkanlar
hesabına övünülecek bir şeydir.</p>



<p>Balkan
Oyunları fikri ilk önce 1928 senesinde Olimpiyatlar için Amsterdam’da bulunan
Balkan memleketleri murahhasları tarafından tasarlanmıştır. Bu satırları yazan
da o arada bulunmuştu. 1928 Ağustosunda Amsterdam’ın Santral otelinde Türk,
Yunan, Rumen ve Bulgar murahhaslarının huzurile aktedilen bir içtimada böyle
müttefik bir tezahürün tesisi kabul olunmuş ve esaslarının hazırlanması Yunan
spor teşkilâtına havale edilmişti.</p>



<p>Yunanlılar
uhdelerine aldıkları bu işi başardılar ve 1929 da ilk Balkan Oyunları’nın
yapılamasına teşebbüs ettiler. Lâkin iki memleket arasındaki siyasî münasebetler
henüz normalleşmediği için biz, davetli olduğumuz halde bu oyunlara iştirak
etmedik. Yunanlılar da bunu Balkan Oyunları’nın bir nevi provası addederek resmî
listeye koymadı. Ve asıl Balkan Oyunları 1930 senesinde Atina’da başladı. O
tarihten itibaren biz muntazaman her sene Balkan Oyunları’na iştirak ettik. Bu
sene onuncusu Atina’da yapılacak olan bu oyunlar sırası ile şu memleketlerde
yapılmıştı:</p>



<p>Birinci
Balkan oyunları 1930 da Atina’da</p>



<p>İkinci
Balkan oyunları 1931 de Atina’da</p>



<p>Üçüncü
Balkan oyunları 1932 de Atina’da</p>



<p>Dördüncü
Balkan oyunları 1933 de Atina’da</p>



<p>Beşinci
Balkan oyunları 1934 de Zagreb’de</p>



<p>Altıncı
Balkan oyunları 1935 de İstanbul’da</p>



<p>Yedinci
Balkan oyunları 1936 da Atina’da</p>



<p>Sekizinci
Balkan oyunları 1937 de Bükreş’te</p>



<p>Dokuzuncu
Balkan oyunları 1938 de Belgrat’ta.</p>



<p>Bu
oyunlara bidayette Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, Bulgaristan ve Romanya giriyorken,
1933 den itibaren Arnavutluk da iştirake başladı. Lâkin arada bazı seneler girmedi.
1938 de Bulgaristan iştirak etmedi. Alınan malûmata göre bu sene Bulgarlar iştirake
karar vermişler, fakat zavallı Arnavutluk’un ne yapacağı hakkında malûmat yok.
Balkan Oyunları bidayette yalnız atletizm ve tenis müsabakaları ihtiva
ediyordu. Bizim, yani Türk murahhaslarının teşebbüsü ile 1932 de de alafranga
güreş bu oyunlar kadrosuna ithal olundu. Lâkin 1934 den sonra tenis &#8211; masrafı
korumadığı için &#8211; kadrodan çıkarıldığı gibi Bükreş’te yapılan nizamname
değişikliği üzerine de bu oyunlar maalesef yalnız atletizme inhisar ettirildi.
Nitekim bizim gevşetmemiz üzerine bir iki senedir Balkan güreş müsabakaları da
yapılmaz oldu. Halbuki bu oyunların ilk tesisinde düşünülen şey Balkanlara
mahsus olmak üzere bir nevi Olimpiyat Oyunları yapmaktı. Umalım ki; Balkan
memleketlerinde sporun göze çarpan inkişafı(gelişimi) Balkan idarecilerini bu
oyunları daha geniş programlara göre tertip etmeğe sevk etsin.</p>



<p>Balkan
spor hareketleri içinde bizim en kuvvetli tarafımız güreş olduğunu yazmağa hacet
yoktur. O derece ki; Balkan güreşlerine bizi bazı sıkletlerde tehdit edebilen &#8211;
Rumenler girmezse &#8211; müsabakaların neticesi değişmez şekilde tekerrür
etmektedir. Bununla beraber şurayı itiraf etmeliyiz ki; Yugoslav güreşçilerinde,
belki de dahili ve siyasî keşmekeşlerinden dolayı gözüken inhitata (güçten
düşmeye) mukabil Yunanlılarda güreş dört beş sene içinde şayanı dikkat derecede
gelişmiştir.</p>



<p>Tenis
müsabakalarında, bizde tenisçi adedi, tenis kortları ve müsabakaları pek az ve
nadir olmasına rağmen bir defa çift erkekte Balkan şampiyonluğu alacak kadar
varlık göstermiştik. Lâkin sonraları bizde olduğu kadar diğer memleketlerde de
bu iş tavsadı (eski gücünü kaybetti). Yalnız Yugoslavlar teniste hakikaten dev
adımları ile ve bizim güreşteki sür’atimizden daha fazla sür’atle ilerlediler.
Şimdi Avrupa’nın en iyi tenisçileri arasında sayılıyorlar.</p>



<p>Atletizme
gelince; biz Balkanlarda 4X100 de, güllede, ciritte, yüksek atlamada, 400
metrede birincilik, 200 de, maniada, üç adımda, 5000 metrede ve maratonda
ikincilik ve bir çok üçüncülük aldık. Lâkin bizde atletizm ne mektebe, ne
kışlaya, ne de şehirli halkın münevver tabakasına dayanmadığı için eldeki
mahdut atletleri kesif surette çalıştırdığımız seneler nisbeten daha iyi ve
gevşek bıraktığımız seneler daha zayıf neticeler almak suretiyle muttasıl
Romanyalılardan üçüncülüğü almağa çalıştık. Buna ancak 1933 de muvaffak
olabildik.</p>



<p>Buna
mukabil on seneden beri Yunanlılar daima bu oyunların birinciliğini muhafaza
ettiler.</p>



<p>Bu
sene onuncusu Atina’da yapılması icap eden Balkan Oyunları’nın on birincisini
olbabtaki (bu konudaki) protokol mucibince biz yapacağız. Eğer yazımın başında
dediğim gibi harp hâdiseleri Balkanların sükûnetini ihlâl etmezse bu oyunlar
gelecek sene – ağlebi ihtimal (büyük bir ihtimalle)- Ankara’nın 19 Mayıs
stadında ve ikinci defa olarak Türkiye’de yapılacaktır.</p>



<p>Balkan
Oyunları hakkındaki şu muhtasar malûmatı bitirirken bu oyunlarda muvaffak
olmamız için her şeyden evvel bir mektep sporu olan atletizmin liselerimizde,
yüksek mekteplerimizde ve üniversitelerimizde yerleşmesi ve bu işe binlerce
gencin atılması lâzım geldiğini, bu olmazsa oradaki muvaffakıyetlerimizin bir
avuç gencin çatlarcasına eforuna ve içlerinde de tesadüfen bir iki yıldız çıkıp
çıkmamasına bağlı olduğunu söylemeyi lüzumlu bulurum.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlk Müsabakalar Bugün (Tan)</title>
		<link>http://felek.org/ilk-musabakalar-bugun-tan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Sep 1937 08:50:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7357</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Tan</p>



<p>Yayın
Tarihi: 05.09.1937</p>



<p>Sayfa: 6-8</p>



<p><strong>Balkan Oyunları Başlarken</strong></p>



<p><strong>İlk Müsabakalar Bugün</strong></p>



<p><strong>Romenlerin Yugoslavlara
Tahminden Çok Fazla Yaklaşması İhtimali Kuvvetli</strong></p>



<p><strong>Bükreş Oyunları’na
bizden başka Yunanistan, Yugoslavya ve Bulgaristan iştirak ediyor</strong></p>



<p>Yazan: Burhan FELEK</p>



<p><strong><em>Bugün, Bükreş’te beş milletin iştirakiyle Sekizinci Balkan
oyunları başlıyor. Bu oyunlar Balkanların en mühim ve bizim yakından alâkadar
olduğumuz bir spor hareketidir. İki sene evvel altıncısını memleketimizde
yaptığımız Balkan oyunlarının Bükreş’te nasıl tertip edilip Balkan atletlerinin
ne dereceler aldıklarını bilmek bir aktüalite olmakla beraber Balkanlarda
beynelmilel spor hareketlerinin ve bu arada Atletizm Balkan Oyunları’nın ufak
bir tarihçesini yapmak, faydadan halî değildir. Bu mülâhaza ile Felek’ in
yazdığı bu enteresan yazıyı karilerimize sunuyoruz.</em></strong></p>



<p>Beynelmilel sporda bizi ilk alâkadar eden hudut Balkanlardır.</p>



<p>Sade coğrafî değil, içtimaî ve siyasî bir çok âmillerle bu
yarımada sekenesi (sakinleri, yerlileri) artık birbirinin içli dışlı yakını
olduğu için, spor gibi az çok kuvvet denkliği arayan sahalarda birbirinden çok
aykırılamadan çarpışabilirler. Onun için de bu çarpışmalar faydalı olur.</p>



<p>Balkanlarda bizim de alâkadar olduğumuz üç beynelmilel
müsabaka vardır:</p>



<p>Futbol Balkan Kupası.</p>



<p>Güreş Balkan Şampiyonası.</p>



<p>Atletizm Balkan Oyunları.</p>



<p>Futbol Balkan kupasına biz bir defa 1932 de iştirak ettik.
Bulgarlara yenildik, Yugoslavları yendik. Fakat sonradan bu müsabakalara gelmeyenlerin
3 bin dolar tazminat vermeleri kaydı konulunca biz çekildik.</p>



<p>Geçen seneye kadar vaziyet bu halde idi. Geçen sene bu kaydı
kaldırdılar. Biz de bu sene müsabakalara girmeyi kabul ettik. Teşrinievvel
(Ekim) başında Bükreş’te yapılacak maçlara iştirak edeceğiz.</p>



<p>Balkan Güreş Şampiyonası’na gelince; 1932 tarihinde Atina’da
toplanan Balkan komitesi bizim teklifimizle alafranga güreşi, Balkan Oyunları
programına aldı ve o seneden itibaren de 4 sene üst üste 1935 senesine kadar,
bu müsabakalar İstanbul’da yapıldı.</p>



<p>1936 da Türkiye’nin bu müsabakaları tertibi mukarrer iken güreş
ekibimizin Olimpiyatlar ve Rusya seyahatleri ile meşgul olması yüzünden
yapılamadı. Bu sene eylül ortalarında Beynelmilel Fuar münasebeti ile İzmir’de yapılacaktır. Bu müsabakalara ilk
sene Bulgarlar girmediler. İkinci, üçüncü senelerde Romenler iştirak etmedi. 1935
te Arnavutlardan gayri, beş millet iştirak etti. Bu sene de böyle olacağı ümit
ediliyor.</p>



<p>Balkan Güreş Şampiyonası’nda millî güreş ekibimiz üst üste
dört defa Balkan şampiyonu oldu. Kendisine bu sene de hakkı olan şampiyonluğu
muhafaza etmesini temenni ederiz.</p>



<p>Balkan spor hareketlerinin en geniş ve en eskisi ve
organizasyon, idare bakımından en muntazam olanı atletizm müsabakalarıdır.</p>



<p>Bu müsabakaların daha doğrusu Olimpiyat Oyunları şeklinde
Balkan Oyunları müessesesinin kurulması 1928 te Olimpiyatlar münasebetiyle Amsterdam’da
bulunan Türk, Yunan, Romen murahhasları kararlaşmıştı. İmza sahibi de Türk
murahhası olarak bu karara, yani Balkan oyunlarının tesisine iştirak etmiştir.</p>



<p>1929 da Yunanlılar ilk Balkan Oyunları’nı Atina’da yapmak
istediler. Fakat siyasî vaziyet henüz bizim iştirakimizi kolaylaştıracak şekilde
inkişaf etmediği için biz oraya gitmedik. Bu yüzden Atina’da Bulgaristan, Romanya,
Yunanistan ve Yugoslavya’nın iştirakiyle yapılmış olan bu müsabakaları Balkan Oyunları
resmî listesine koymadılar.</p>



<p>Biz 1930 daki birinci Balkan oyunlarına girdik. Bu sene
sekizincisi Bükreş’te yapılacak olan Balkan oyunları programında ilk üç sene
Balkan tenis turnuvası da vardı. </p>



<p>Hattâ 1931 de bizim takımımız çift erkek Balkan şampiyonu
olmuştu. Lâkin 1932 den sonra iradı masrafını korumayan bu sporu programdan çıkardılar.
Şimdi Balkan Oyunları programında yalnız atletizm vardır.</p>



<p>Birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü Balkan oyunları üst üste Atina’nın
maruf Olimpik stadında yapıldı. Bunlardan ikinci Balkan oyunlarında muhterem
Başvekilimiz İsmet İnönü’nün huzuru statta seyirci rekoru kırılmasına sebep
olmuştu.</p>



<p>Beşinci Balkan Oyunları Yugoslavya’nın Zagreb şehrinde
yapıldı. Altıncısını biz 1935 te İstanbul’da yaptık. Yedincisi Sofya’da yapılacak
iken Bulgarlar’ın itizarı üzerine yine Atina’da yapıldı. Sekizincisi de 5, 8 ve
12 Eylülde Bükreş’te yapılacaktır.</p>



<p>Balkan Oyunları’na 1930, 1931, 1932 de beş millet iştirak
etti. 1930 da Arnavutlar da girdiler ve 1934 te Zagreb’e ve 1935 te İstanbul
oyunlarına da geldiler. Lakin geçen seneden beri yine faaliyet sahasından
çekildikleri için Balkan Oyunları 5 millet arasında cereyan etmeye başladı.</p>



<p>Balkan Oyunları başladıktan sonra, Balkan atletizminde şayanı
dikkat bir inkişaf görülmeye başladı. Gerçi 1896 da ilk Olimpiyat Oyunları’nın
kendi payitahtlarında (başkentinde) yapılması ile atletizm hareketine karışmış
olan Yunanistan, Balkan Oyunlar’ının başında diğer milletlere nazaran çok daha
kavi ve daha hazırlıklı idi. Bu üstünlüğü bugüne kadar muhafaza etmiş olmasına
rağmen çok defa bilhassa Yugoslavlar tarafından yakından tehdit edildiler ve bu
müsabakalardan bilhassa Yunanlılardan gayri milletler istifade ederek,
atletizmi kalite ve hacim itibariyle ileri götürdüler.</p>



<p>Geçen yedi Balkan Oyunu’nda aldığımız sayılar şunlardır:</p>



<p>1930 da 22</p>



<p>1931 de 19</p>



<p>1932 de 18</p>



<p>1933 te 61</p>



<p>1934 te 33</p>



<p>1935 te 75</p>



<p>1936 da 28</p>



<p>Buna karşı yedi Balkan oyununda milletlerin vaziyetleri,
ihraz ettikleri mevki itibarı ile sırası ile şunlardır:</p>



<p>1930 da: Yunanistan, Yugoslavya, Romanya, Bulgaristan,
Türkiye.</p>



<p>1931 de: Yunanistan, Yugoslavya, Romanya, Bulgaristan,
Türkiye.</p>



<p>1932 de: Yunanistan, Yugoslavya, Romanya, Bulgaristan,
Türkiye.</p>



<p>1953 te: Yunanistan, Yugoslavya, Türkiye ve Romanya (sayıca
müsavi) Bulgaristan, Arnavutluk.</p>



<p>1934 te: Yunanistan, Yugoslavya, Romanya, Türkiye ve
Bulgaristan (sayıca müsavi), Arnavutluk.</p>



<p>1935 te: Yunanistan, Yugoslavya, Romanya, Türkiye,
Bulgaristan, Arnavutluk.</p>



<p>1936 da: Yunanistan, Yugoslavya, Romanya, Türkiye,
Bulgaristan.</p>



<p>Bugüne kadar gelen haberlere göre, bu sene Bükreş Oyunları’na,
bizden ve Romanya’dan başka, Yunanistan, Yugoslavya ve Bulgaristan iştirak
edecektir.</p>



<p>Yine bu milletlerin bu mevsimde şimdiye kadar yaptıkları
derecelere nazaran ilk üç mevkide gelen Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya’nın
vaziyetinde bir değişiklik olacağı zannedilemez. Ancak Yugoslavların son
yaptıkları derecelere ve Romenlerin bu sene fevkalâde çalışmakta olduklarına
bakarak belki Romenlerin Yugoslavlara tahminden fazla yaklaşmaları ihtimali
vardır.</p>



<p>Bulgarlara gelince:</p>



<p>1935 ten beri bir fıtret devresi geçirmekte olan Bulgar
atletizminin bu sene biraz dirilmeye başladığını son günlerde Bulgaristan’dan
gelen haberlerle anlıyoruz. Bulgarların Doychev (Doyçef) ismindeki meşhur
dekatloncusu da bu sene takıma tekrar iştirak ediyormuş. Bu atletin sırıkla
3,90 kadar atladığı malûm olduğuna göre, Bulgarların ümit bağladıkları
adamların başında bu gelir. Bundan başka yeni atletler arasında 800 metreyi 2
dakika 6/10 da yapan birisi varmış. Son tecrübelerde Balkanlarda Romanyalı Nemes’ten
başka bu mesafeyi bu kadar seri koşan kimse yok. Hatta bu mesafenin uzun
zamandır galibi olan Yunanlı Georgacopoulos (Yorgakopulos) bile bu sene bu
kadar iyi zaman yapamamıştır.</p>



<p>Bizim en çok güvendiğimiz elemanlar: başta gülleci İrfan
olduğu halde atlayıcı Pulat, mâniacı Faik ve orta mesafeler koşucusu Galip ile
Recep’tir. Geçen sene uzun mesafelerde çok iyi neticeler almış olan Rıza Maksut
bu sene formunda değildir. Bütün bir sene atletizm yapmadığı halde son müsabakalarda,
hazırlanmış atletlerimizden daha iyi neticeler alan Melih de Ciritte ve belki
100 metre süratte birer yer alabilecektir.</p>



<p>Romanya ile Türkiye arasında vapur postası haftada bir defa
cuma günü İstanbul’dan hareket ettiğine göre, takımımızın buradan ya ağustosun
27 inci günü hareket edip ertesi günü oraya vararak bir hafta Bükreş’te
çalışması yahut 3 Eylülde kalkan vapurla hareket edip Bükreş’e vardığının ertesi
günü müsabakalara girmesi lâzım geliyordu. Tabii bunun birinci şıkkı
yapılabilseydi bizim için çok daha faydalı idi. Şuradan buradan puan toplayarak
vaziyetini kurtarmaya çalışan takımlar için bu gibi ufak tefek avantajların
kıymeti çoktur. Kuvvetli ve iyi hazırlanmış takımlar 24 saatlik bir
istirahatten sonra müsabakaya girmekle kaybedeceklerini diğer koşu ve
yarışlarda telâfi ederler.</p>



<p>O sebeple bizim takımın müsabaka gününden bir gün evvel,
akşam üzeri Bükreş’e varması ve ertesi günü hele o gün bir saatten fazla süren
merasim esnasında ayakta kaldıktan sonra müsabakaya girmeleri kudretlerini
eksiltecek âmillerdendir.</p>



<p>Bu sene Balkan Oyunlar’ına iştirak edecek olan atletlere
nazaran yeni Balkan rekorları kırılacağı tahmin edilemez. Çünkü ekiplerin çoğu
ya Mandikas, Georgacopoulos (Yorgakopulos) gibi ihtiyar atletlerden yahut isimleri
henüz parlamamış gençlerden mürekkeptir. Yedi seneden beri de Balkan rekorları
hayli iyileşmiştir.</p>



<p>Balkan Oyunları’nda tatbik edilen sayı sistemi şudur:</p>



<p>Müsabakalara kaç millet iştirak ediyorsa o kadar derece
vardır. Yani bu seneki gibi beş millet iştirak ettiğine göre beşinciye kadar puan
verilir. Bu puanlar her müsabıkın ihraz ettiği mevkiin aksinedir. Yani
birinciye beş, ikinciye dört, üçüncüye üç, dördüncüye iki ve beşinciye bir puan
hesap edilerek müsabakalar sonunda her milletin aldığı puanların yekûnu, o
milletin umumî tasnifteki mevkiini tayin eder.</p>



<p>Balkan Oyunları programında şu numaralar vardır:</p>



<p>100, 200, 400, 800, 1500, 5000, 10 bin ve maraton koşuları.</p>



<p>110 ve 400 mânialı koşular.</p>



<p>Tek adım, üç adım, yüksek ve sırıkla yüksek atlamalar.</p>



<p>Gülle, disk, cirit ve çekiç atma.</p>



<p>4 X 100, 4 X 400 ve 800 + 400 + 200 + 100 Balkan bayrak koşuları.</p>



<p>Bugün Balkan milletleriyle boy ölçüşen ve memleketin
kendilerine tevdi ettiği şerefli vazifeyi rakiplerine karşı muvaffakıyetle
başarmaya çalışan atletlerimize muvaffakıyetler dileyerek, Balkan Oyunları’nda
neticelerini bekleyelim.</p>



<p><strong>B. FELEK</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yunanlılar 27, Bulgarlar 18, Yugoslavlar 20 Atlet Gönderdiler (Tan)</title>
		<link>http://felek.org/yunanlilar-27-bulgarlar-18-yugoslavlar-20-atlet-gonderdiler-tan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Sep 1937 08:50:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7355</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Tan</p>



<p>Yayın
Tarihi: 05.09.1937</p>



<p>Sayfa: 3</p>



<p><strong>Balkan Oyunları Bugün Başlıyor</strong></p>



<p><strong>Yunanlılar 27,
Bulgarlar 18, Yugoslavlar 20 Atlet Gönderdiler</strong></p>



<p>Bükreş, 4 <strong>(Sureti mahsusada giden arkadaşımız telefonla
bildirdi)</strong></p>



<p>Dün akşam (cuma akşamı), dalgalı bir deniz üzerinde seyahate
mecbur olduk. Bu yüzden atletlerden bazıları hastalandılar. Vapurumuz,
sabahleyin saat onda Köstence’ye varmış bulunuyordu. Rıhtımda Türkiye Konsolosu
ile Romanya Federasyonu İkinci Reisi tarafından karşılandık. Saat 14:30’a kadar
Köstence’de kaldık.</p>



<p>Atletlerden Rıza, Maksut, Recep ve Raif, treni kaçırdılar. Köstence’den
gece treni ile geleceklerdir. Ekibimiz 17:45 te Bükreş’e vâsıl oldu. İstasyonda
bizi elçimiz B. Suphi Tanrıöver karşıladı. Atletlerimiz Union otele indiler.
Diğer ekipler Palas ve Splendid Park otellerindedir.</p>



<p>Balkan komitesi azası ve murahhaslar Athene Palas’tadır. Romenler, 8 inci Balkan oyunlarında olimpiyatları kopye etmek
niyetindedirler. Yugoslavlar da dahil olduğu halde, takımların hepsi Bükreş’e
gelmiştir. Yunanlılar 27, Yugoslavlar 20, Bulgarlar 18, biz 17 atletle geldik.</p>



<p><strong>Romanya ekibi çok
ümitli</strong></p>



<p>Romen Federasyonu mahfellerine göre, Romanya ekibi çok kuvvetlidir.
Yugoslavları yendikten sonra ikincilik mevkiinde Yunanlıları da tehdit etmek
azminde oldukları anlaşılmaktadır.</p>



<p>Bükreş sokaklarında ve istasyonda Balkan milletlerine ait
bayraklar dalgalanıyor. Romen organizasyonu harici manzarası ile çok muntazam
görünmektedir.</p>



<p>Yalnız şimdiden Yunanlılarla aralarında bir ufak ihtilâf
vardır.</p>



<p>Romenler, şimdiye kadar yapılan âdet hilâfına (aksine, karşıt
olarak) bütün hakemleri Romenlerden intihap etmişlerdir (seçmişlerdir). Diğer
senelerde olduğu gibi, bütün Balkan milletlerinden hakem kabul etmek
istememektedirler.</p>



<p>Yunanlılar, buna muarızdırlar. Diğer milletlerin de
Yunanlılarla beraber olacağı tahmin ediliyor.</p>



<p>Meselenin Balkan komitesi protokolü mucibince, her milletten
hakem kabulü şeklinde halledilebileceği umulmaktadır.</p>



<p>Yarın sekizinci Balkan oyunları, saat 16’ da Bükreş stadında
Romanya Kralı tarafından açılacak ve toplar atılarak güvercinler
salıverilecektir. </p>



<p><strong>B. FELEK</strong> </p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nefesimizi arttırmak için ana spora, atletizme ehemmiyet vermek lâzım (Tan)</title>
		<link>http://felek.org/nefesimizi-arttirmak-icin-ana-spora-atletizme-ehemmiyet-vermek-lazim-tan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Aug 1936 09:57:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7351</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Tan</p>



<p>Yayın
Tarihi: 16.08.1936</p>



<p>Sayfa: 5</p>



<p><strong>Olimpiyat mektupları</strong></p>



<p><strong>Nefesimizi arttırmak
için ana spora, atletizme ehemmiyet vermek lâzım</strong></p>



<p>Berlin, 12 Ağustos — Berlin bir büyük şehirdir. Uzun uzun
caddeleri vardır ve belki de Almanların ayakları bu caddelerin uzunluğundan
dolayı büyücektir. Çok defa rastladığım kadınların bir tek papucuna benim iki
ayağımı koymak kabildir. Sanırım 39 &#8211; 40 numara kundura burada çocuk ayakkabısı
sayılır. Almanlarınparad) yürüyüşü dedikleri kalçadan kırma ayak atışları da
belki ayaklarının pek ufak olmayışındandır. Ayak büyük olup da eller bu
azametten mahrum kalmış sanmayın. Onlar da ayni nisbettedirler. Son Hitler
selâmı bahanesiyle Almanların dünyaya el uzatmaları eli de burada ayak kadar
bir merasim azası haline koymuştur.</p>



<p>Misafir olduğumuz şehir hakkında kötü demek ayıptır. Doğrusu
kötü denecek şey de yoktur. Lâkin Berlin bir Alman şehridir, yabancıları memnun
edecek hale getirmek kimsenin aklına gelmemiştir. Belki buna lüzum da
görmemişlerdir. Hiç bir büyük kahve, hiç bir büyük lokantada Almancadan başka
dil söyleyene rast gelmezsiniz. Halbuki Berlin’de bugün 200 bin yabancı vardır.</p>



<p>Berlin’de bir Türk için özlenmeyen ne yok ki? Musluğunu açıp
şakır şakır ve şerbet gibi içtiğimiz Hamidiye suyundan, şekerli bir limonataya
kadar&#8230; Burada Türkçe tatlının karşılığını bulamadım. Kahvelerde koca bir
fincan acı kahve için üç tane nohut kadar şeker getirirler. O deryaya bu damla
ne yapsın.</p>



<p>Berlin’de belki bizim hoşumuza giden şey az amma yaranacak
şey çoktur. Bunu avdete saklayabiliriz.</p>



<p><strong>Olimpiyatların son
baharı</strong></p>



<p>Olimpiyat müsabakaları artık son baharını yaşıyor. Atletizm
bitti. Yüzme bitiyor. Futbol finale geldi. Güreşler, bisiklet bitti. Basketbol
bitmek üzere, boks yarıda. Eskrimin üçte biri kaldı. Binicilik de bugün başlayacak.</p>



<p>Olimpiyat müsabakalarının esasını her zaman atletizm teşkil
eder. Onun için herkes Olimpiyat’tan atletizmi anlar. Diğer sporlar birer garnitürdür.
Almanlar bu sene atletizmde büyük neticeler bekliyorlardı. Kendi memleketlerinde,
kendi halkı önünde koşmak büyük avantajdır, fakat bu hülya tahakkuk etmedi.
Amerikalılar erkek atletizm müsabakalarında 11 birincilik, 6 ikincilik, 3
üçüncülük aldılar. Buna karşı Almanlar ise o da atmalarda olmak üzere 3
birincilik, 2 ikincilik, 3 üçüncülük elde ettiler. İtalyanlar ise bütün
gayretlerine rağmen 2 ikincilik, 2 üçüncülük gibi ufak bir muvaffakıyetle
iktifaya(yetinmeye) mecbur kaldılar.</p>



<p>&nbsp;Bütün Olimpiyat müsabakaları
bana bir şeyi gösterdi. Amatör aşkı ile çalışan, yetişen ve hızını kendi
içindeki ateşten alarak müsabaka yapan milletler,” Spor dirigé” dediğimiz “sevk
ve idare edilen spordan” daha iyi netice alıyor. Amatörlüğün en güzel nümunesi
Amerikalılardır. Amerikalılar seyahat tahsisatı bulamadıkları için bir kısmı
otomobillerini satmaya mecbur oluyorlardı da bir iane açılarak bunun önüne
geçildi idi. “Sport dirigé”nin en bariz iki numunesi Almanya ve İtalya’dır.
Bunlar Amerikalıların, İngilizlerin, hattâ şimal (kuzey) memleketlerinin önünde
serfüruya (itaata, uymaya) mecbur oluyorlar. Bunu memleketimizin spor işleri
namına dikkatle ve hissiyata hiç kapılmadan mütalaa etmeyi zarurî bulurum.
Sporcu kendini sporcu olmayanların idare ettiğini gördükçe gevşemekte ve idare
mekanizmasıyla kendi arasındaki ruhî bağlar yavaş yavaş çözülmektedir.</p>



<p><strong>Amatör futbol</strong></p>



<p>Dünya amatör futbolünün burada hemen en iyi numunelerini
gördük. Kanaat getirdim ki amatör futbol şimdilik şimal memleketlerinde
oynanıyor. Orta Avrupa’da çok düşmüş. Zaten birçok memleketlerin futbole
iştirak etmemeleri de bunu gösteriyor. Profesyonellik burada amatörlüğü tamamen
boğmuş. Avrupa’nın iyi bir profesyonel takımı burada kolaylıkla dünya birincisi
olabilir. Bu, futbolün yavaş yavaş bir spor olmaktan ziyade bir “temaşa,,
olmaya başlamasından ve profesyonellerin oynadıkları oyunun da bir spordan
ziyade bir “marifet,, haline girmesinden ileri gelmektedir. Ne yapalım? Bu
kadar çok koşanın çabuk yorulması mukadderdi..</p>



<p><strong>Güreş ne halde?</strong></p>



<p>Güreş ne halde diyeceksiniz?.. Olimpiyatlar’dan evvel
güreşler hakkında düşündüğüm şeylerden yalnız bir noktada aldandığımı gördüm. O
da Avrupa’da serbest güreşin hâlâ ilerlememiş olmasıdır. Bu güreşi Avrupa’da
yalnız Macarlar biliyor. Avrupa dışında da Amerikalılar. Fransızların içinde
bilen bir iki kişi var. İsviçreliler ayakta iken biraz ayak oyunu biliyorlar
ama yerde bir şey bilmiyorlar.</p>



<p>Greko &#8211; Romen güreşine gelince; o her zamankinden daha fazla
bir kombinezon işi olmuş. Meselâ kur’a çekilirken kuvvetli güreşçiler ilk
devrede birbirine karşı düşerlerse birbirini kırıyor ve tasfiyeye uğratıyorlar.
Beride bir zayıf güreşçi bundan istifade ediyor. Talihin en çok rol oynadığı bu
çeşit turnuvaların mahzurunu biraz azaltmak içir Beynelmilel Futbol Federasyonu
bu sefer milletleri kuvvetli ve zayıf diye ikiye ayırarak kur’ayı öyle
çekmişti. Sanıyorum ki güreşte de yavaş yavaş bu usul tatbik edilecektir. Bence
güreş sporunu kurtarmak için Macarların teklif ettikleri, sayı ile kazanmayı,
kaldırmadan başka çare yoktur. Ancak hakiki güreş neticesi o zaman alınır.</p>



<p>Bizim güreşteki vaziyetimize gelince; güreş idaresinde
bulunan arkadaşlar da görmüşlerdir ki biz Greko Romende teknik kabiliyetimizi
kaybetmişiz. Bu sefer bizimkiler içinde, 1928’ de Tayyar gibi güreşen biri
yoktu. Başka milletlerin güreşleri ile bizimkiler arasında çok bariz bir fark
vardı. Ve işin garibi bizimkiler o memleketlerle güreş tutunca onları da
kuvvetleriyle kendi sistemlerine uydurarak sade itişiyorlardı. Tabii bu hükmün
dışında kalmış bir iki istisna oldu. Lâkin bu istisnalar ekseriyetin
karakterini değiştirecek halde değildi.</p>



<p>Bence güreş sistemimizi kökünden değiştirmek ve âlem gibi
güreşmeye başlamak elzemdir. Yoksa iki sene sonra Balkan birinciliğini de
kaybederiz.</p>



<p><strong>Eskrim müsabakaları</strong></p>



<p>Biz eskrim müsabakalarının yalnız kılıç kısmına giriyoruz.
Diğerlerine girmiyoruz. Bugün bizi alâkadar eden yegâne müsabaka bu idi. Kur&#8217;a
ile düştüğümüz Amerika,&nbsp; İsviçre ve
Yugoslavya grubunda Orhan, Enver, Cihat ve Halim takımı ile müsabakalara
girdik. Yugoslavya’yı 9 &#8211; 7 yendik. İsviçre ile 8 &#8211; 8 berabere kaldıysak da biz
70 onlar 58 vuruş yaptıklarından biz galip sayıldık.</p>



<p>Amerikalılara da 14 &#8211; 2 yenildik. İsviçre ile maç çok çetin
olduysa da bizimkiler kazandılar ve ikinci devreye geçtiler. İkinci devrede
Amerika, Polonya, İsveç ile düştük. Doğrusu çocukların pek de talihleri yok. Çünkü
Amerika ve Polonya çok kuvvetli takımlar. Öğleden sonra yapılan müsabakalarda
Polonya takımına 9 &#8211; 2 yenildik. Polonyalılar ilk devrede İsveçlileri 15 &#8211; 1
yenecek kadar kuvvetlidirler.</p>



<p>Polonya takımı ile müsabakadan sonra grup tertibine göre
Amerika ile karşılaşmaya mecbur kalan takımımız bir günde Yugoslavya, İsviçre,
Amerika ve Polonya ile çarpışmaktan mütevellit yorgunluktan dolayı müsabakadan
çekilmiş ve abandone ettiği için mağlûp sayılarak üçüncü devreye girememiştir.
Bu müsabakaların şekli de gösteriyor ki; her şeyden evvel atlet olmak, mukavemetimizi,
nefesimizi artırmak ve spor şubesindeki ihtisasımızı almadan evvel büyük ve
mütemadi mücadelelere dayanacak fizik kabiliyeti elde etmek şarttır. Bu da
ancak ve ancak atletizm ile kabildir. <strong>Yaşasın atletizm! Yaşasın ana spor!</strong></p>



<p><strong>B. FELEK</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Futbol şampiyonluğu (Tan)</title>
		<link>http://felek.org/futbol-sampiyonlugu-tan/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Aug 1936 09:57:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Spor]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://felek.org/?p=7349</guid>

					<description><![CDATA[ [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Tan</p>



<p>Yayın
Tarihi: 16.08.1936</p>



<p>Sayfa: 1</p>



<p><strong>Berlin Olimpiyatları</strong></p>



<p><strong>Futbol şampiyonluğu</strong></p>



<p><strong>İtalya Avusturya’yı 2-1
yendi ve şampiyon oldu</strong></p>



<p>Berlin, 15 — Olimpiyatlar futbol dünya birinciliği için bugün
İtalya-Avusturya takımları karşılaştılar. Oyun çok sert oldu ve ilk devre 0 – 0
berabere bitti. İkinci devrede İtalyan takımı ilk golünü yaptı, Avusturya
takımı da bir golle 1 &#8211; 1 beraberliği temin etti, oyun yarım saat daha temdit
olundu. Bu temdit devresinde ilk çeyrek saatte İtalyanlar bir gol daha atarak 2
&#8211; 1 Avusturya takımını mağlûp ettiler. İtalyan takımı, Olimpiyat dünya
birincisi oldu.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
