Sitede yer alan tüm yazı, belge ve fotoğraflar “FBBM” Felek Belge Birikim Merkezi’nden alınmıştır. İzinsiz kopyalanması, çoğaltılması ve kullanılması yasaktır. Arşive yazı, fotoğraf ve belge girişleri devam etmektedir.

İŞİMİZ NE OLACAK?

İŞİMİZ NE OLACAK?

İŞİMİZ NE OLACAK?

Alışmamızda… bir tuhaf oluyoruz. Hani benzetmek gibi olmasın! Çingeneyi asmaya götürüyorlarmış.

Aman ağa! İlk defa başıma geliyor. Gıdıklanırım! diye bir lâf etmiş.

            Biz de gerçi 45 senedir her gün yazarız… Ama bununla ancak üçüncü gazete değiştirdiğimizden… yeni okuyucularla ilk temasta gıdıklanırım diye korkuyorum. Onun için bâzı şeyleri söylemek zaruretini hissettim.

“Sürç-i lisan” olursa yeniliğimize bağışlayın!

*

Türkiye’de Cumhuriyet idaresinin ilk fıkra yazarı olmasak da ilklerden biriyiz. Hele yazılarımıza «fıkra» denmesinin isim babası olduğumuzu «mahcûbâne» söyleyebiliriz. «Fıkra» sözü yazılarımıza daima bir Nasreddin Hoca lâtifesi veya Bektaşi fıkrası kattığımızdan dolayı «alem» olmuştur. Aslına bakarsanız bu «fıkra» lar yarı mizahi, hafif ruhlu günlük…«kronik»lerdir; fakat konu özelliği ve ihtisas iddiası olmayan yazılardır. «Fıkra» nın bu vasfını her fıkra yazarı, her zaman koruyamamıştır. O yüzden de «fıkra» ve fıkra yazarlığı zaman zaman tadını kaybetmiştir.

            Hepinizin başına gelmiş olan bu hâli yazarların ara sıra siyasî «heves» lere kapılmalarına yormak pek de yersiz olmaz.

            Biz 45 senedir, her gün fıkra yazmışızdır. Bunlar okunmuş mudur, okunmamış mıdır? Bunu kesinlikle bilmek mümkün olmamıştır. Ne var ki ara sıra bize ya hoşça hitabeden, ya geçmişimizi geleceğimizi bulayan mektuplar ve telefonlarda yazılarımızın akislerini duymuşuzdur. 45. senede de bu kadarı olur.

            Bu arada her yazar gibi yayın âleminde bâzı ahbablar, âşinalar edinmişizdir. Bu da yazarlığın şânındandır. Zaman olur ki muharrir kendi söyleyeceğini hayâlhanesinde yarattığı münasip bir tanışına söyletir. Roman, senaryo ve piyes kahramanları böyle değil midir? Bunlar arasında halk içine ve gönlüne girmiş, uzun zaman yaşamış olanları vardır. Bu gibiler artık yazarın malı olmaktan çıkarlar. Yazar bunları öldüremez, susturamaz ve bunlarla konuşmadan edemez.

            Okuyucu onları daima arar ve seslerini işitmek ister. Bu normaldir.

            Bunun çok büyük çapta misalini meşhur İngiliz hafiyesi Şerlok Holmes’le, şöhretli kibar Fransız hırsızı Arsen Lüpen’de görmüşüzdür. James Bond’da da görmek üzereyiz.

            Bizimkiler daha mütevazidir, birisi dobra dobra konuşan, pervasız ve biraz öfkeli Kantoron, ötekisi hiçbir şeye mukavemet göstermeyen sessiz, uysal ve mütevekkil; fakat müstehzi Lapçin adında kırk yıllık iki dostumuz vardır. Bunlar daha ziyade ifade hürriyetinin daraldığı senelerde ziyaretimize gelirlerdi. Bugünlerde artık emekliye ayrılmış gibidirler. Bunlardan ayrı olarak 20 yıla yakın bir zamandır, her hafta Aksaray’da «Recebin Kahvesi» nde toplanan küçük bir halk grubunun sohbetlerini sunmuşuzdur. Bunlar artık bizim olmaktan çıkıp okuyucuların malı, âşinası olmuşlardır.

            Bu grubun baş şahsiyeti vatandaş Ahmet efendidir. Vatandaş Ahmet efendi artık Türk mizah edebiyatının «şöhret» lerinden oldu. Sarsılmaz ve olumlu halk mantığı, soydan gelen sağduyusu ve şehir uşağının ince esprileriyle az konuşan uz konuşan bir kimsedir.

            Ahmet’in evlâdı gibi sevdiği öksüz, cılız bir mahalle çocuğu vardır. Adı «Rahmi» dir. İşportacılık eder, Safdil ve sempatik bir gençtir. «Rahmi» arkadaşı «Taşaron Nuri» bölgesine has özellikleriyle cimrice ve semizce bir Karadeniz uşağıdır.

            Kahvenin temelli müşterisi olarak emekli olmuş, nargile meraklısı eczacı beyle gene başkonsolosluktan emekli «Konsolos Bey» vardır. Konsolos bey, diğer müşterilerle âdeta tezat teşkil edecek zihniyeti ve tutumu ile dikkati çekerse de bütün memuriyet süresini dışarıda geçirdiğinden çok özlediği mahalle hayatını yaşamak için bu semte gelmiş, bu kahveye dadanmıştır. Konuşurken sözlerine alafranga lâflar katmak ve «Rahmi» yi bütün düzeltmelere rağmen daime «Hilmi» diye çağırması Konsolos beyin alâmeti fârikasıdır.

            Kahvenin sahibi Recep, kahveci esnafının tipik bir numunesidir. İstanbul’da doğmuştur.

            «Recebin Kahvesi» ne başka gelen gidenler de çoktur. Bunların başında civardaki camiin imamı ile aynı camiin meyzinini, gene o mahallenin çocuklarından Ali’yi, sobacı Karabet ustayı, arabacı Rumelili Hüsmen’i sayabiliriz.

            Palavracı, üçkâğıtçı fakat gösterişli alafrangacı… şu günlerde galiba dışarıda olmalı ki pek görünmez oldu.

            Görüyorsunuz: bu yazı bir skeç programının «eşbas-ı vak’a» sını izah gibi bir şey oldu; ama yazılarımızı yeni bir tezgâha, yeni bir mostraya sererken bunları yazmak zorundayız. Çünkü eskiler bilseler de yeniler bu ahbapları tanımak için zorluk çekerler diye bu yazımızı bunlara hasrettik.

            Şu kadarını söyleyeyim Biz bayram günlerinde pek çok okurlarımızdan bu saydığım dostlara tebrikler alırız… Popüler olmuş âşinalardır. Tanışmanızı faydalı bulurum… aziz okuyucular…

            Bundan sonra…

            Bakalım âyine-i devran ne sûret gösterir?