Sitede yer alan tüm yazı, belge ve fotoğraflar “FBBM” Felek Belge Birikim Merkezi’nden alınmıştır. İzinsiz kopyalanması, çoğaltılması ve kullanılması yasaktır. Arşive yazı, fotoğraf ve belge girişleri devam etmektedir.

Eski Beyoğlu Tünel-Galatasaray

Eski Beyoğlu Tünel-Galatasaray

Eski Beyoğlu Tünel-Galatasaray

Bizim yaşa yakın olanların dışında Beyoğlu’nun aslını-faslını bilen şimdi pek yoktur sanırım. Beyoğlu, saltanat devrinde âdeta Türkiye dışı bir bölge manzarası ve hali gösterirdi ve bu haliyle köprünün İstanbul yakası sakinleri için yabancı bir yer sayılırdı.

Aslına bakarsanız, Beyoğlu İstanbul surları haricinde bir semt olduğu için ayrı bir statüye tabiydi. Çünkü sur içi, örneğin Üsküdar , İstanbul’dan evvel fethedilmiş olduğundan bu statünün dışında Türk ve Müslüman muhiti sayılırdı. İstanbul’un mahremiyeti ve hilâfetin merkeziydi. Bu yüzdendir ki, hiç bir ecnebi sefareti ve konsolosluğu, “yabancı memleket” manasını taşıyan bina ve müessese İstanbul surları içine alınmamıştı. Bundan yalnız İran Sefareti müstesna tutulmuştu. Çünkü İran, müslüman bir devletti ve o tarihte İran’dan başka da —Türkiye dışında— müstakil müslüman devleti yoktu.

Onun için Beyoğlu’nun semt ve sokak adlarının bile yabancı dilden karşılıkları vardı. Bir kere Beyoğlu’nun Frenkçesi “Pera” idi. Buradaki eski sokakların çoğu Lâtin ve Levanten adlarını taşırdı. Glavani sokağı, Petits Champs (Tepebaşı) gibi…

Beyoğlu tabiat itibariyle Galata’dan başlardı. Galata Rumca “Sütçü” demektir. İsmin Cenevizlilerin zamanından kaldığı söylenir. Yani Fatih İstanbul’u fethettiği zaman Galata Cenevizlilerdeydi. Demek oluyor ki, Feriköy’den başlayan bu parça, bana sorarsanız, İstiklâl Harbi’ne kadar yabancı bir semt olarak kalmıştır. Neyse, işin bu siyasî tarafını bırakalım da gelelim Beyoğlu’nun kendine.

Beyoğlu deyince, Tünel’den Taksim’e kadar olan ve ancak yan taraflarında kalan bir iki paralel yolu kaplayan bir saha anlaşılırdı. Türkler için eğlence ve sefahat yeri, yabancılar için ticaret ve sanat bölgesi olan Beyoğlu’nun şimdiki adıyla İstiklâl Caddesi denilen sokağın adı Frenkçede “ Grande Rue de Péra” olarak ağızlarda dolaşırdı. Bu yol İstanbul’u teşkil eden yedi tepeden biri olan Beyoğlu tepesinin Tünel’den başlayıp Taksim’de biten yani “suların taksim olduğu” sırt üzerinde idi. Taksim’e doğru bakarken, sağ tarafı âdeta bayır halinde Galata’nın arka ve çukur mahallelerine inerek Haliç dışı deniz seviyesini bulur, sol tarafı da Şişhane, Tozkoparan, Tepebaşı tariki ile Kasımpaşa’da Haliç’i bulurdu. Taksim’den Gümüşsuyu’na, Dolmabahçe ve Feridiye’den Kasımpaşa’ya deniz seviyesine inerdi. Taksim’den ilerisi Şişli sırtlarının birçok kısımlarına bağlanırken, Tünel meydanı da Yüksekkaldırım ve ona paralel dik inişlerle Karaköy’e inerdi.

Topoğrafyasını çizdiğimiz yolun evsafı hiç değişmemiş, hiç bir değişiklik görmemiştir. Tünel’den Galatasaray’a kadar birinci kısım, Galatasaray mektebi yanında Yeni Çarşı ve İngiliz Sefareti’ne varan kısa yol ile ikiye bölünür. İki büyük damar buradan aşağılara iner.

Beyoğlu, bizler için bir eğlence ve değişik atmosfer yeriydi. Sokakta Türkçeden fazla Rumca, Fransızca, İtalyanca konuşulurdu. Mağazalarının, hanlarının isimleri bile yabancı dilden konurdu. Şimdi Galata’dan gelip yeraltı tramvayına daha doğrusu “Tünel’e” bindiniz mi, sizi bir buçuk dakikada yukarı Tünel meydanına atardı. Burada çoğunlukla Fransızca kitapçılar bulunurdu. Metrohan dediğimiz şimdiki Elektrik Umum Müdürlüğü binasının inşası ise çok sonradır. Herhalde Meşrutiyet’ten bile sonradır sanırım. Burada iki pastacı dükkânı dünyaca meşhurdu. Lebon ve Markiz. Lebon bir meşhur pastacı ve şekerciydi. Meşhur Anadolu Demiryolları Şirketi Müdürü Mösyö Huguenin (Hügenen okunur), akşamları burada vitrinin önünde oturup şampanya içermiş. Türkiye’nin tadını çıkarmasını bilmiş ve öyle yaşamış yabancılardan biri de bu zattı. Kendisi aslen İsviçreliydi.

Hemen oracıkta Cité de Syrie adında bir geçitli han vardı. Hâlâ mevcuttur. Markiz’in yanından girilir, dönülüp yan sokağa çıkar. Sağ tarafında İskandinav sefaretleri, Hollanda Sefareti, Rus Sefareti sıralanırdı. Fransa Sefareti’ne Bulonya soka­ğından girilirdi. Beyoğlu’na cephesi yoktu. Bu cepheyi Saint Louis Kilisesi’nin merdivenleri almıştı. Az ilerde solda meşhur Bonmarşe mağazası vardı. İstanbul’un en büyük mağazası olan bu mağaza, Paris’teki Bonmarşe’nin bir şubesi idi ve çoğunlukla oyuncak satardı. Sonradan burası Karlman Pasajı oldu ve daha sonra Sanayi Odası’nın büyük iradı olan Odakule gökdelenine yerini verdi.

Bu civarda giyim-kuşam satan iki İngiliz mağazası vardı. Birisi meşhur Baker (Beyker), ötekisi de Hyden (Hayden) mağazası. Bu Hayden mağazasının İngiliz terzisine, Birinci Cihan Harbi’nde İngiliz olduğu halde İstanbul’da kalmasına müsaade edilmişti, çünkü bu adam en güzel askeri üniformaları dikerdi. Ben bile kendisine Feshane’nin tatlı bej rengi ince bir kumaşından bir askerî elbise diktirmiştim. Pek yakın zamanda kapılarını kapamış olan Degugis adındaki kristal ve gümüş eşya mağazasının sahibi de Belçikalı bir İstanbulluydu. Uzun zaman dayandı, fakat ithalât yasağı sebebiyle kapanıp gitti.

Beyoğlu’nun birinci kısmına doğru ilerledikçe kahveci ve şekerci Mulatier gelir. Bu mağazanın yerinde yakın zamana kadar bir muhalebici vardı. Şimdileri pek orada kol gezmediğimiz için bilmiyorum. Daha sonra Fransa’nın meşhur moda ve şık mağazalarından Pygmalion mağazası caddeyi süslerdi.

Az kalsın unutuyordum. Bilhassa Şapka Kanunu’ndan sonra şöhret bulan bir erkek eşyası, gömlek, kravat satan Collaro (Kolaro) adındaki mağaza, Lebon’un alt tarafında idi. Uzun zaman meşhur İngiliz markası Lincoln Bennett şapkalarını ondan alırdık.

Görüyorsunuz ya, size hiç bir Türk adı söyleyemedim. Galatasaray’a doğru ilerlerken sol tarafın derinliklerinde, Yani ve Londra birahaneleri vardı. Ben bunlara bazı yıldönümlerinde verilen yemekler dolayısıyla bir kere gitmiştim, insan unutuyor. Bu arada mağaza sıralamasında Bonmarşe’nin rakibi olarak bir de Bazaar Allemand adında büyük Alman ma­ğazası vardı. Almanları kovduğumuz sırada bunun da adını Bazar de Levant’a çevirmiştik. O da şimdi ne oldu? Şarkının dediği gibi, sefere mi gitti? Bunlar büyük isimlerdi. Aradaki küçük dükkânları hatırlayamadım. Kusura bakmayın.

*

Lübnan Katoliklerinden Yusuf Paşazâde Sait Bey isminde bir Osmanlı paşazadesinin “Bildiğim Beyoğlu” adında Fransızca bir eseri vardır. Vaktiyle merhum Reşit Saffet Bey Turing Kulübü Reisi iken basılmıştı. Aradım, bulamadım. Orada bu Beyoğlu’nun bütün tafsilâtı, hatta ailelerinin konaklarının adıyla verilir. Ama benim gözümle değil, Beyoğlu’nda doğmuş-büyümüş bir Katolik beyefendi gözüyle…

Ve yürüyerek Galatasaray’a yaklaştığımız zaman Mısır Hanı adıyla hâlâ mevcut olan büyük apartman gelirdi. Burada meşhur dişçiler, doktorlar, terziler ve aileler bulunurdu.

Beyoğlu’nun bu birinci kısmı daha ziyade ticaret yeriydi. Ne doğru yol üzerinde, ne yanlarda şefaat yerleri yok gibiydi. Doğru yolun bir kısmında sağ kolda dediğim gibi, Saint Louis Kilisesi vardı. Ben bu kiliseye bağlı ilk mektepte Türkçe hocalığı yapmıştım. Daha aşağıda ve Mısır apartmanından evvel meşhur Saint Antoine (Sen Antuan) Kilisesi, Beyoğlu’nun en süslü Katolik kilisesidir.  Yine Tepebaşı’na inen üç-dört yoldan başka birkaç pasaj vardı. Bunlardan en meşhuru Haçopulo geçitiydi. İstanbul’un başlıca manifatura mağazaları buradaydı. Onun yanında kunduracıların ve baskıcıların bulunduğu bir geçit daha vardır ki, her ikisiyle de Beyoğlu’ndan Tepebaşı caddesine geçilirdi. Yine bu geçitlerden birinin yanında İstanbul’un en eski Ortodoks Kilisesi olan Panaiya, yani Meryem Ana Kilisesi vardır. Şimdi bir de tiyatro veya sinema binası olan bu ilk kısmın ortasına ve Taksim’e bakarken soluna düşen “Elhamra Pasajı” vardır. Çıkmaz bir pasajdır ve yapımı çok daha yenidir. Ama uzun zaman İstanbul Tiyatro Grubu bizi oradaki tiyatroda güldürmüştü. Şimdi ne haldedir, bilmem. Bu kısmı bitirirken, Galatasaray’dan İngiliz Sefareti’ne giden yola girince, solda Parisiana salonu bulunduğunu da bana Vasfi Rıza Bey kardeşim hatırlattı.