Sitede yer alan tüm yazı, belge ve fotoğraflar “FBBM” Felek Belge Birikim Merkezi’nden alınmıştır. İzinsiz kopyalanması, çoğaltılması ve kullanılması yasaktır. Arşive yazı, fotoğraf ve belge girişleri devam etmektedir.

Olimpiyat Oyunları: Amsterdam-3 (Milliyet Aktüalite)

Olimpiyat Oyunları: Amsterdam-3 (Milliyet Aktüalite)

Milliyet Aktüalite

Yayın Tarihi: 22.06.1980

Geçmiş Zaman Olur ki…

(1928 Amsterdam Olimpiyatları)

Olimpiyat Oyunları: Amsterdam

– 3 – (devam)

Güreşlere nezaret eden Federasyon Reisi Mösyö Brull’a gidip, Nuri’nin yola çıktığını ve kendi sıkletinde en son olarak güreşini yapmasını rica ettim. Adam anlayışlı bir zattı, kabul etti.

Evvelce de söylediğim gibi, güreş­lerin yapıldığı Amsterdam’ın içindeki salonun bulunduğu yerle bizim oturduğumuz otelin arası trenle 50 dakika sürüyordu. Ben salonun kapısında büyük bir heyecanla Nuri Boytorun’u beklemeye başladım. Bir taraftan da kulağımı, güreş jürisinin müsabıkları çağıran seslerine vermiştim. Bu beklemenin ne kadar heyecanlı ve bir türlü geçmeyen bir zaman olduğunu takdir edersiniz. Nihayet Nuri, salon kapısından kan ter içinde girdi ve o anda müsabaka jürisi de adını çağırdı. Hemen elbisesi ile mindere götürdüm. Bu isbat-ı vücut ediş, güreş hakkını muhafazaya kâfiydi. Jüri müsaade etti. Nuri soyunma odasına gitti, soyundu ve mindere çıktı. Rakibi o ana kadar her güreştiğini perişan etmiş, Sperling (Şperling) adında bir Alman güreşçi idi. Nuri de bu adamı tanıyordu.

Mindere çıktılar, el sıkışmasını müteakip minderde bir fırtınadır koptu. Kimin kimi kovaladığı, kimin kimi hırpaladığı belli değildi. Şimdi o günün heyecan dolu anlarını olduğu gibi hatırlamak mümkün değil tabiî. Ama ben kendinden geçmiş halde güreşi seyrediyordum. Düdük çaldı, minder hakemi etrafa baktı ve Nuri’­nin elini kaldırdı. Nuri güreşi kazanmıştı. Tabiî arkadaşları ve hepimiz Nuri’yi kucakladık. Alman Sperling (Şperling) de Nuri’nin elini sıkmaktan kendini alamadı. Güreşten sonra soyunma odalarında Nuri ile görüştük. Bana anlattıklarından hatırımda kalan şuydu:

— Sancıdan kıvranıyordum, aklıma geldi. Sancılanan atları koştururlar, sancısı diner. Ben de bunun üzerine sancılı sancılı güreşmeye karar verdim. Allah da yardım etti, güreşi kazandık.

— Sancı?

— Bir şeyim kalmadı! dedi.

O akşam bizim otelde, otelci bize mükemmel bir ziyafet çekmişti. Amsterdam Olimpiyatlarının güreş hatıralarında merhum Tayyar Yalaz’ın bir hadisesi oldu. Tayyar o sene Harbiye’yi bitirmiş ve Muhafız Alayı’na tayin edilmişti. Bu iyi bir sporcu için güzel bir mükâfat ve meslekî bir parlak istikbal vaadiydi. Allah rahmet eyleye, Muhafız Alayı Komutanı Üsküdarlı hemşehrim İsmail Hakkı Bey (sonradan İsmail Hakkı Tekçe Paşa) Tayyar’ı kıtasına almakla, onu hem himaye etmiş, hem de ondan kıtasına lâyık spor başarıları beklediğini açıkça söylemişti. Amsterdam’da Tayyar’ın sıkletinde (galiba 62 veya 67 kiloda) bir Yunanlı vardı. Bu Yunanlı, İstanbul’dan Yunanistan’a gitmiş, meşhur güreş hocalarının yetiştirdiği bir Anadolu Rumu idi. Tayyar’a daha önce yenilmiş bir güreşçiydi.

Fakat Tayyar, Amsterdam’da Yunanlı ile karşılaşmaktan çok çekiniyor, Allah’tan kur’aların kendilerini birbirleri ile karşılaştırmamasını temenni ediyordu. Çünkü o devirlerde güreş bugünkü kadar kısa, puan hesapları daha doğru ve dikkatli değildi. Bir minder hakeminin bir köprüden dönüşe yenik kararı vermesi daima muhtemeldi. Bütün bu endi­şelerine rağmen, tesadüf bu ya, Yunanlı, Tayyar’a eş çıktı. Merhum Tayyar güreşi iyi bilen, iyi güreşen, tecrübeli ve akıllı bir pehlivandı. Nuri Boytorun ve Tayyar Yalaz gibi zeki ve namuslu güreşen pehlivan az gördüm.

Beklenen an geldi çattı. Tayyar’la Yunanlı mindere çıktılar. Tayyar’ı öyle görünce benim ciğerim parçalandı. Sapsarı bir çocuk, bir karış sakal. Üstünden düşen bol ve siyah bir mayo. Sırtından kaymasın diye arkasını çapraz giydirmişler. El sıkıştılar. Yunanlı bir-iki elense çekti. Tayyar bir hayal-i fener. Yunanlı çekiyor, Tayyar geliyor. Yunanlı itiyor, Tayyar gidiyor. Benim ümidim kesildi. Çocuğun talihsizliğine müteessir oldum. Bir şey değil, bana:

— Ben Yunanlıya yenilirsem, Türkiye’ye dönemem! Diyecek kadar acı söylemişti.

Ne yalan söyleyeyim, ben Tayyar’dan ümidi kesmiştim. Çocuk talihin kahrına uğramış, ümitsiz bir halde hasmının karşısında yaprak gibi titreyip duruyorken, birden bire bir şimşek çaktı. Şimşek değil, Tayyar’da ani bir hareket oldu. Yunanlının iki omuzu yerde, bacaklarını dimdik havaya kaldırmış, Tayyar dişlerini sıkmış, üstünde ve minder hakemine bakarak kararı bekliyordu. Düdük çaldı, Tayyar hasmı Yunanlıyı 7 dakikada — bunu çok iyi bilirim — tuşa getirerek yenmişti. Sonradan Tayyar’la görüştüğüm zaman bana:

— Akıllı güreşmem lâzımdı. Yunanlıya yorgun ve zayıf olduğum intibaını verdim. 7 dakika hep buna inandırdım. Taa ki, bana göre en muvafık (uygun) an geldi, bir kafakol çektim ve yere indirdim. Planım da buydu. Allah’a şükür başardım! Dedi.

Tayyar büyük ve çok namuslu bir sporcu idi. Aynı sıkletin adamı ve Tayyar’ın dengi olan dostumuz Dürri ile Ankara’da yaptığı güreşteki bir jesti hâlâ hatırımdadır, onu da size ilerde anlatırım.