Sitede yer alan tüm yazı, belge ve fotoğraflar “FBBM” Felek Belge Birikim Merkezi’nden alınmıştır. İzinsiz kopyalanması, çoğaltılması ve kullanılması yasaktır. Arşive yazı, fotoğraf ve belge girişleri devam etmektedir.

Olimpiyat Oyunları: Amsterdam-2 (Milliyet Aktüalite)

Olimpiyat Oyunları: Amsterdam-2 (Milliyet Aktüalite)

Milliyet Aktüalite

Yayın Tarihi: 15.06.1980

Geçmiş Zaman Olur ki…

(1928 Amsterdam Olimpiyatları)

Olimpiyat Oyunları:  Amsterdam

-2-

Peşte’deyken bazı mühim spor hareketleri oldu. Tam o günlerde Peşte’de Macaristan Atletizm Şampiyonası yapılıyordu. Bizim Ömer Besim bu şampiyonaya girmek istedi. Macarlar kabul ettiler. 800 metre koşacaktı. Bu mesafenin Macar şampiyonu Barji adında meşhur bir atletti. O müsabakalar yapı­lırken, nişanlısı da stattaydı. Besim, Barji’yi sıkıştırdı ve eğer geçemediyse bu, Barji’nin şöhretinden korkmasından ileri geldi. Çünkü yarışı Ömer Besim, Barji’nin dört metre arkasında bitirerek ikinci oldu ve gümüş madalya aldı. Ama iki atletin müsabaka sonunda hallerinden, Ömer Besim’in daha az yorulduğunu gösteren alâmetler vardı.

Peşte’deki ikametimiz esnasında biz iki sporcumuzu iade ettik. Bunlardan birisi, Mustafa adında bir asker güreşçi idi. Antrenman sırasında bileği incindi, bu haliyle ancak 15-20 gün sonra güreş tutsa da, orada bir zayıflık daima hissedilecekti. Bu çocuğu onun için İstanbul’a iade ettik. Diğeri bizim arkadaşlarımızdan ve sürat koşucularından kolejli Enis’di. Onun da belinde bir ağrı peyda oldu. Bir türlü geçmiyor ve çocuğun seri hareketler yapmasına mani oluyordu. Onu da gönderdik. Enis — ki, benim şahsi arkadaşımdı— bundan dolayı bize, yani başta ben olduğum halde Olimpiyat Kafile idarecilerine çok içerlemiştir. Bu kadar zamanlık bir atlete bir Olimpiyat’a girmek fırsatını vermediğimiz için çok kızmıştı.

Amsterdam kafilesinde böyle bir seyahati son derece neşeli bir havaya sokabilecek birkaç arkadaş vardı. Tecrübelerim bana böyle neşeli kimselerin kafilede bulunmasında çocukları oyalayıp müsabaka heyecanına vakitsiz kapılmamaları için faydalı oluyorlardı. Bunlardan birisi, o zaman Edirne Belediye Reisi olan Trakyalı Ekrem adındaki arkadaşımızdı. Bu zatın anlattığı fıkralar hâlâ hafızamdadır. İkincisi, Sait Çelebi merhumdur. Sait Bey’in ne kadar hoş sohbet olduğunu, hatta hayatta her hareketi ile insanlara ne kadar kıymet verdiğini söylemeyi vazife bilirim. Bu fevkalâde esprili zat her tanıdığı üzerinde son derece müsbet tesir bırakan bir insandı. Hayat zorunluluğu ile tıbbiyenin üçüncü sınıfında tahsili bırakmış, çalışmaya atılmıştı. Vefat ettiği zaman zengin değilse de, rahatça geçinecek bir servete sahip olmuştu ve bunu sırf kendi emeği ve gayreti ile kazanmıştı. Bir de bunlara âdeta latife konusu teşkil eden bizim meşhur artist Müjdat (Gezen) oğlumuzun amcası Vamık Gezen’i katarsak kafilenin neşe grubunu tamamlamış oluruz.

 Biz Amsterdam’da Şeref merhumun futbolcular için bulduğu küçük, fakat çok temiz ve rahat bir otele indik. Otelin bulunduğu kasabanın adını hatırlayamayacağım. Vandezee gibi bir şey. Şehre elektrikli trenle 5 dakika. Ama tertemiz bir kasaba. Sert tuğla döşeli sokakları her sabah sodalı su ile yıkanırdı. Biz bu otelde çok rahat ettik. Esasen otel gerçekten birinci sınıf bir oteldi. Verdiği yemekler ancak birinci sınıf otel ve lokantalarda bulunabilirdi. Hiç unutmam, bir gün rengi koyuca ve tadı ekşimiş bir çorba içiyorduk. Salt bir kaşık aldıktan sonra ağzı dolu olarak işaretle çorbanın ne olduğunu sordu. Yemek listesine baktım Avrupa’nın en lüks yemeklerinden kaplumbağa çorbası.

— Kaplumbağa çorbası Sait! dedim! Sait ağzı dolu, iğrenmekten inleyip dururken ben:

— Yut Sait, yut! diyerek ısrar ettim.

Sait çorbayı yuttu, arkasından da:

— Allah belalarını versin! Kucakla para veriyoruz, bize börtü böcek yediriyorlar! diye şikayet etmişti.

Kafilemizin başında federasyon reislerinden ayrı olarak ben ve benim yardımcım Fethi Tahsin Bey merhum vardı. O çocuklarla meşgul oluyor, ben Olimpiyat Oyunları Tertip Komitesi ile temas ederek o işleri görüyordum.

 Biz Paris Olimpiyatları’nda güreşte pek iddialı olamamıştık. Fakat Amsterdam’da Tayyar gibi, Nuri Boytorun gibi, Saim gibi ümitli çocuklarımız vardı. Beynelmilel Güreşler İdaresi de o devirde Macarların elindeydi. Beynelmilel Federasyon Başkanı, Mösyö Brull adında Musevî asıllı bir zattı. Yanında yine kendi ırkından Çılag adında gerçekten işini iyi bilen bir de Genel Sekreter vardı. Esasen o devirde Beynelmilel Güreş Federasyonu ya İsveçlilerin, ya Macarların elinde olurdu. Güreşte bu iki millet önde gidiyordu.

Nitekim Amsterdam’da ilk defa olimpiyatlara ilâve edilmiş olan serbest güreş de dahil olduğu halde hem grekoromen, hem serbest güreş Olimpiyat şampiyonluğunu Richthoff adında uzun boylu, şaşı bir İsveçli kazanmıştı.

Biz ise, bilmem ne sebeble elimizin çok daha yatkın olduğu serbest güreşe girmemiştik. O gün bizim ümit bağladığımız güreşçilerden Nuri’nin güreşi vardı. Fakat Fethi Bey bana — ben Güreş Müsabaka Salonu’nda bulunuyordum — telefon ederek, Nuri’nin fena halde sancılandığını, bu hali ile güreşe gelemeyeceğini bildirdi. Çok üzüldüm. Ama ne yapabilirdim? O üzüntü ile güreş müsabaka salonuna girdim. Aradan yarım saat kadar bir zaman geçtikten sonra Fethi Bey’den bir telefon:

— Nuri sancılarına rağmen güreşecek, aman geç kalmasın! dedi.

Ben ferahladım ama Nuri’nin sırasındaki güreşler başlamıştı.

(DEVAMI VAR)