Sitede yer alan tüm yazı, belge ve fotoğraflar “FBBM” Felek Belge Birikim Merkezi’nden alınmıştır. İzinsiz kopyalanması, çoğaltılması ve kullanılması yasaktır. Arşive yazı, fotoğraf ve belge girişleri devam etmektedir.

Pirimizin ardından

Pirimizin ardından

Milliyet

Yayın Tarihi: 07.11.1982

Sayfa: 2

Devekuşuna Mektuplar

Haldun Taner

PİRİMİZİN ARDINDAN

Değil yalnız Türk basınında, sanırım tüm dünyada Burhan Felek fenomeninin bir benzerini bulamazsınız.

Ne demektir altmış dört yıl boyunca gelmiş geçmiş ve geçmekte olan dört ayrı kuşak okuyucuyu kalemi ile böylesine kavramak? Donanma Dergisi’nden Şeyhülmuharririn’liğe kadar geçen altmış dört yıl boyunca her fıkrasını her yaşta, her seviyede, her görüşte insana “Bakalım Felek bugün ne demiş” diye şerbet içer gibi okutmak?

Rejimler birbirini takip ediyor, iktidarlar gelip gidiyor, dünya değişiyor, ama o hiçbir zaman bu gelgeçlere aldırmayan sağlam bir çınar gibi, kozmik bir güç gibi ayakta duruyordu.

Dimdik, pırıl pırıl ve güleç.

İnsanlar hakkındaki övgülerimi ve yergilerimi hayatta iken yüzlerine karşı söylemek âdetinde olduğum için daha onun sağlığında, yedi yıl kadar önce yazdığım “Kolay Değil” adlı bir yazımda ve onun bir yaş gününde yaptığım konuşmada bu ebedi gençlik fenomeninin ayrıntılı bir tahlilini yapmaya çalışmıştım. Onun erişilmez popülerliğinin sebeplerini şimdi tekrarlayacak değilim. Ama özet olarak bazı belirgin niteliklerini burada da belirtmek isterim.

Üstad Burhan Felek her şeyden önce “genç” bir insandı. Doksan üç yaşına kadar da hep böyle kaldı. Bu bir yaratılış işi olduğu kadar bir de yaklaşım meselesi idi. Hastalığının son günlerine dek dünyaya, yurda, yurt sorunlarına karşı o her zamanki uyanıklığını hiç kaybetmedi. Varlıklı, görgülü bir ailenin çocuğu olarak yetişmesine, rahat seviyede hayat sürecek durumda olmasına karşın, eli bir gün olsun fakir halkın, dar gelirlinin nabzından uzak kalmadı. Olaylara o açıdan baktı. Onların hakkını savundu. Frenklerin “Esprit de Critique” dediği külyutmazlık hassası, hep basmakalıp telkinlere uyulan bir ortamda onu ayıran daha da büyük bir meziyet haline geliyordu. Bu eleştiri gücü onun bunca devir yaşamış irili ufaklı bunca “büyük” görmüş tecrübe dağarından yararlanıyordu. Yazdıklarının kimseye batmayışı bu güngörmüşlük felsefesinin olgun tonundan geliyordu. Popülerliğinin bir başka sebebi de her soruna teorik değil, pragmatist bir açıdan yaklaşması ve bunu arı duru, herkesin kolay anlayacağı bir halk diline indirgemesi idi. Çok akıcı bir Türkçesi vardı.

Ced be ced, doğma büyüme İstanbullu, İstanbullunun da en halisi, Üsküdarlı olması, evde kulaktan, büyüklerinden en iyi Türkçeyi bellemiş bulunması, gençliğinde ortaoyunu ve ortaoyuncularla övür olması hasebiyle İstanbul Türkçesinin en halisini, en esprilisini âdeta farkına varmadan edinmişti.

Nasreddin Hoca’yı bunca sevişi ise boşuna değildi. Çünkü, mizahı, nükteyi seviyordu, bir. Nükte silahının konuya hem bir felsefi olgunluk, hem bir zihni kıvraklık, hem de olaylara bambaşka açıdan ve mesafeden yeni ve taze bir yorum getirdiğinin farkında idi. Ayrıca kendi de bu yaratılışta bir insandı. İkincisi, Nasreddin Hoca’nın esprileri okumuş ukalalığından uzak, tabii edalarıyla bir “sehl-i mümteni” şaheseri idiler. Onun için de her sınıf insanın önce zihnini, sonra içini güneş gibi ısıtırlardı. Üstad Felek de bu halkça mizahtan yana idi. O da bu üslubu benimsemişti. Kendinden önce Hüseyin Rahmi’de, ama daha da çok Ahmed Rasim’de rastladığımız yoldan gitti. Her fıkrası bundan ötürü sade bir konu üzerinde tecrübeli bir insanın olgun görüşünü getirmekle kalmaz, ayrıca millete o sabah bir gülümseme fırsatı da bağışlardı. Moskova’da Londra’da, Tokyo’da, büyükelçiliklerde bulunmuş emekli bir akrabamın cenazesinde idim. Ölüm sebebini sayın eşine sorduğum zaman “Gayet iyi idi” dedi. “Kahvaltısını etti. Koltuğuna oturdu. Gazetesini okuyordu. Bana döndü. “Bak Felek bugün ne yazmış” dedi. Başı yanına düştü, öldü..” Ona “Felek’i okuyarak ölmek, gülümseyerek ölmek, mutlu ölmek sayılır” demiştim. Bakın bunu şimdi hatırlıyorum, Üstad’a bile söylememiştim.

Önce bir yazar-okur, sonra bir usta-çırak ilişkisi içinde olduğum Üstad’la ortak dostumuz Ragıp Devres’in evinde şahsen de tanışmak fırsatı bulduğum günden beri sade yazılarından değil, yazıları kadar tatlı sohbetlerinden de faydalanmak şansına erdim.

Ama pek seyrek görüşürdük. Aynı gazetede günün birinde onunla kapı yoldaşı olmanın kıvancını da tattım. Bazen asansörde rastlaşırdık. Hep gönül alıcı, yüreklendirici bir iki kelimesini esirgemezdi. Okşan Hanım aracılığı ile şu ya da bu yazım hakkında dikkatli değerlendirmelerini ve sırt okşayışlarını eksik etmezdi. Bu inanılmaz hafıza tazeliğine, bu her şeye açık dikkatine tahtalara vurarak hayran olurduk.

Memleket büyük bir gazetecisini yitirdi. Biz büyük bir dostu. Çok, ama çok üzgünüz. Bu yazıyı ne kadar zor yazdım bilemezsiniz.

Onun hakkında, çok yanlı kişiliği üzerinde o kadar yazılacak şey var ki. O bizim gözümüzde somut bir uygarlık simgesi idi. Temiz, özenli giyimi, ışıklı ve güleç görünümü, her an yeni bir espriye gebe hissi veren yaramaz ve zeki gözleri ile ona rastladınız mı, içiniz açılırdı, işiniz rast giderdi.

Pirimiz, üstadımız Burhan Felek, siz sevgili okuyucularını ve biz basındaki evlatlarını öksüz bırakıp mukadder yolculuğa çıktı. Onu doksan üç yıl aramızda hep bir sevgi ve saygı halesi içinde yaşamış olmasını yine de bir şans sayalım.