Sitede yer alan tüm yazı, belge ve fotoğraflar “FBBM” Felek Belge Birikim Merkezi’nden alınmıştır. İzinsiz kopyalanması, çoğaltılması ve kullanılması yasaktır. Arşive yazı, fotoğraf ve belge girişleri devam etmektedir.

Aman kaçalım (Milliyet Magazin)

Aman kaçalım (Milliyet Magazin)

Milliyet Magazin

Yayın Tarihi: 13.08.1978

Geçmiş Zaman Olur ki…

(1924 Paris Olimpiyatları)

Aman kaçalım

1924 ilk yaz aylarını Olimpiyat kafilemizin ikamet hazırlıklarını tamamlamak için Paris’te geçirdimdi. Bundan evvelki yazılarımda da söylediğim gibi kendi hesaplarına Paris’te bulunan merhum Sait Çelebi’yle Fenerbahçeli Nasuhi Baydar da Paris’te kaldılar. Aramızda bir iyi karar verdik. Herkes kendi istediği yerde kalacak ve birbirlerine bağlı olmayacaklardı. Ancak muayyen bir kahvede veya benim otelde buluşmamız mümkün olacaktı.

Sait Çelebi, Paris’te Ahmet adında bir Cezayirliyle tanışmış. Ahmet’in asıl adı Armand olduğunu sonradan öğrenmiştim. Cezayir asıllı bir Fransız. Sait’e bu adamı bizden 8-9 ay evvel Paris’e gelmiş hovarda bir halı tüccarı tanıtmış. Halı tüccarının ismini hatırlamıyorum. Ama bir safdil adam, bir gözü kapalı, zengin olduğunu ilk görüşte anlamıştım. Adam 8 aydır her gece eğlendiği Paris’in meşhur Pigalle (Pigal) semtinin adını daha öğrenememiş, Figal deyip duruyordu. Sait bu adamla tanışmış. Geldi, dedi ki:

— Ahmet diye birini tanıdım. Bizi bu akşam Paris’in bir husus yerine götürecek.

Benim işim gücüm yok. Paraya gelince, kırk yılda bir eğleneceğiz. O zamanlar bizim para demir gibi sağlam. Bir lira yirmi frank. Düşünebiliyor musunuz bu ne demek? Biz Olimpiyat köyünde yemek, içmek, yatmak için adam başına 55 frank, yani 3 liradan az bir para ödemiştik.

Buluştuk, Ahmet de beraber dört kişi. Paris’in meşhur Butte Montmartre tepesine çıkarken hemen tepeye yakın bir yerde ve bu tepenin meşhur merdivenlerinden birinin geniş bir sahanlığına açılan bir gece lokaline gittik. Hemen söyleyeyim. Benim gözüm Ahmet’i tutmadı. Çok konuşuyor ve bizim gözümüzü boyamak, biraz da para sızdırmak için çalışıyordu. Gerçi Sait lisan bilmezdi, ama Nasuhi Baydar, sanırım Fransız mektebinden mezundu ve güzel Fransızca bilirdi. Hatta merhumu benim yerime kafile reisliğine teklif edenler en ziyade bunun üstünde duruyorlardı. Ne ise. Kapıdan girerken Ahmet bir şeyler söyledi. Kapının önünde kılık kıyafetlerini beğenmediğim bir-iki kişi gördüm, sordum:

— Bunlar buranın kabadayılarıdır. Çünkü bu lokal polisten gizli çalışır, yani içerde polisin müsaade etmediği şekilde çalışır. Bazen de tecavüze uğrar. Bunlar buranın çoban köpekleridir! dedi Ahmet.

Ben bu lafta biraz hakikat, çok miktarda palavra sezdim. Girdik içeriye Karanlık diyecek kadar loş bir yer. Ben böyle yerlerde loşluğu sevmem. Demek ki, görülmesi istenmeyen şeyler oluyor. Ne ise, girdik. Pek kimse yoktu. Zaten karanlığa gözümüz alışıncaya kadar bizi hemen orta yerde bir basık masanın etrafına oturttular. Kahve iskemlelerine oturmuştuk. Lokalin dört bir etrafı, duvar kenarları peykelerle (dar ve alçak sedirlerle) döşeli ve ışık sadece orta yere biraz sızıyor, diğer yerler hep gölgede kalıyordu. Yerimize oturduk, oturmadık. Garson geldi. Ahmet bizim hesabımıza:

— Şampanya! dedi.

Sonra bize dönüp:

— En ucuzu şampanyadır! sözünü ekledi.

Doğru mu, değil mi? Ne tarife gördük, ne bir laf ettik. Az sonra eski kahvehanelerde kullanılan kalın cam bardaklarla bir büyük şişe şampanya — tabiî bir buz kovası içinde— geldi. Garson şişeyi patlattı ve bizim bardaklara şampanya koydu. Ben o zamana kadar şampanya içtiğimi pek hatırlamıyorum. Belki içmişimdir, ama tadını herhalde unutmuştum. Aldım bardağı, tattım. Şekerimsi bir gazoz. Üstelik sıcak da. Çünkü garson şampanyanın buz kovasında soğumasına vakit bırakmadan şişeyi açtı. Kimbilir, bizi gözü tutmadı mı, belki vazgeçerler diye mi? İki yudum içtim, başım döndü. İçimizde en çok memnun görünen kılavuz Ahmet’ti. Sait de şampanyanın adına hürmeten içiyordu.

Lokal uzunluğuna bir yerdi. Duvarlar, kapılar hep tavanlarına kadar kapitone, yani ses gitmesin diye altı pamuk veya kıtık, üstü deri bir döşemeyle kaplanmıştı. Hem ses çıkmasın diye, hem de şıklık ve zenginlik olsun diye yapılan bu döşeme benim hoşuma gitmedi. Adam kesseler dışarıdan duyulmayacaktı. Üstelik kapının önündeki herifleri de beğenmedim. Demek ki, burada müşterilerini boğuntuya getiriyorlar. Tabii acemilik insanı türlü evhama sevk ediyor. Biz önümüzde şampanya şişesi ve yarımşar bardak içki, aptal, aptal oturuyorduk.

Gözümüz karanlığa alışınca şöyle etrafı bir gözden geçirdim. İnsanlar bilhassa loş köşelerde çift oturmuşlar, öpüşüyorlardı. Dikkat edince bunların aynı cinsten olduklarını fark ettim ve bu lokalin özelliğini o zaman anladım. Burası homoseksüellerin lokaliydi. Kılavuzumuz bula bula bize gösterecek bir matah diye burayı bulmuştu. Gerçekten kadın kadına, erkek erkeğe karanlıkça bir lokalde mümkün olduğunca sevişiyorlar. Ne dans, ne müzik. Evet, uzakça bir köşede âdeta karanlıkta kimliği meçhul, görünmeyen bir müzisyen yorgun bir piyanoda parmağını adeta gezdirip gizlice dolaştırırken sessiz ve melankolik bir müzik uzaktan uzağa dinleyen kulaklara değebiliyordu.

Garsonun getirdiği 150 franklık, parasını peşin aldığı şampanya şişesi olduğu gibi önümüzde duruyor ve biz —doğrusunu söyleyeyim— eğlenmiyorduk. İçimden:

— Hay Allah! Ne diye geldik buraya? diye düşünüyor ve kapitone duvarlara şüpheli şüpheli bakıyorken birden aklıma geldi.

O gün İstanbul’dan bana —ikinci kafilenin hazırlıklarına sarf etmek üzere— otuz yedi bin frank para göndermişlerdi. Parayı akşam üstü aldığım için bir bankaya, daha doğrusu otelin kasasına koyamamış, üstüme almıştım Futbol kafilesi Şimal (Kuzey ülkeleri) turnesine çıkarken Kafile ve Federasyon Başkanı rahmetli Yusuf Ziya benden on beş bin frank almadan hareket etmemişti. Zaten mevcut da bu kadardı. Onun için İstanbul’a tel çekerek para istemiştim. Bu otuz yedi bin frank işte bu talebim üzerine Türkiye idman Cemiyetleri İttifakı merkezinden gönderilen ikinci kafile masrafları karşılığıydı. Bu para bugün için bir servet olduğu kadar, o zaman için de büyük bir para sayılırdı. Paranın göğüs cebimde olduğu aklıma gelince ben fena halde bozuldum. Bizi orada soyabilirlerdi. Hemen eğildim, Sait’in kulağına:

— Sait, benim cebimde otuz yedi bin frank var! dedim.

Sait birden anlayamadı:

— Ne var, ne var? diye sordu.

— Cebimde otuz yedi bin frank var. Bugün postadan aldım. Sait birdenbire:

— Hî! Aman çıkalım buradan! Nasıl yaptın bu deliliği?

— Vallahi, ben unuttumdu paranın cebimde olduğunu, şimdi hatırladım. Hemen, hemen kalkalım! dedi ve Ahmet’e gideceğimizi işaret etti. Nasuhi işin farkında değildi.

— Ne olursunuz yahu! Bu kadar para verdik, bari bir bardak daha içelim! diye şampanya boşaltırken, biz alelacele lokalden çıktık ve arkamıza bakmadan dörtnala merdivenleri inmeye başladık. Bereket sokaklarda kimseler yoktu. Kaç ayak olduğunu bilmediğini, ama yüzlerin üstünde olan merdivenden inip büyük caddeye varınca Sait:

— Oh be! Geçmiş olsun. Vallahi bilseler bizi bu para için keserler burada! dedi ve Ahmet’e ağzına gelen küfürü ettiydi.