Sitede yer alan tüm yazı, belge ve fotoğraflar “FBBM” Felek Belge Birikim Merkezi’nden alınmıştır. İzinsiz kopyalanması, çoğaltılması ve kullanılması yasaktır. Arşive yazı, fotoğraf ve belge girişleri devam etmektedir.

Bir meslek “anı” sı

Bir meslek “anı” sı

Bir meslek anı”

Ara sıra benimle röportaj yaparlar.

Kimler yapar?..

Röportaj bizim mesleğin en rahat ve başarılı bir dalıdır. İki şeye dikkat etmek şartiyle:

1-  Röportaj yapacağınız adamı iyi seçmek

2- Soracağınız sualleri iyi tertip etmek

Ondan sonrası kolay. Alırsınız elinize bir küçük teyp cihazı. Korsunuz içine 90 dakikalık bir “kaset”. Gidersiniz adamın yanına. Dayarsınız burnuna mikrofonu. Başlarsınız sormaya.

Adam iyi seçilmiş bir konuşucu ise söyler.. Güzel şeyler söyler… Bir saat konuştuktan sonra tası tarağı toplar. Herifin elini sıkıp teşekkür ettikten sonra oturup ses bandını deşifre eder, yâni kâğıda geçirirsiniz. Mükemmel bir yazı olur. Onun için ben muayyen hâdiseler ve şahsıma ait tek sorular müstesna olmak üzere gazetecilerle umumî röportaj yapmam. Çünkü ben profesyonel gazeteciyim. O söylediğim şeyleri lüzum görürsem kendim yazarım. Ama benim başka müşterilerim vardır:

Gençler, mektepliler vardır. Liseliler vardır. Bunlar benimle bilhassa gazetecilik üzerine röportaj yaparlar. Onları hiç bir zaman reddetmem. Çünkü o benim hocalık mesleğime girer. Kırk sene hocalık etmiş, hâlâ bu sevdadan kendini kurtaramamış bir gazeteci olarak onların her sorduklarına cevap veririm.

Bunlar daha körpe çocuklardır. Soracakları sualler aşağı yukarı birbirine benzer. Hal tercümemi sorarlar. Bildikleri bâzı özelliklerim varsa onu sorarlar. Ve daima:

Sizce çok önemli bir anınızı anlatır mısınız? derler.

Bu “önem” denilen şey izâfidir. Yâni zamana, şartlara vak’anın oluşuna göre ehemmiyet alır. Onun için ben bu sorulara çoğu zaman cevap veremem.

Ama bugün size mesleğinin tek vak’asını, bir basın suçu ile mahkemeye düşüşümün hikâyesini anlatacağım.

*

Tarih Şeyh Said isyanı. Galiba 926’larda.

Ben Siirt Mebusu merhum Mahmut Beyin “Millet” veya “Milliyet” gazetesinde fıkra yazarıyım. Profesör Ahmet Şükrü Esmer Bey de gazetenin Genel Müdürü. Her şeyden o mes’ul ama müdürü mes’ul yâni Sorumlu Müdür benim. Çünkü o zamanlar Sorumlu Müdürün yüksek tahsil görmüş olması lâzım. Şükrü Bey her halde yüksek tahsil görmüştür ama mes’ul müdür olmak istememiş. Beni mes’ul müdür yaptılar. Parası da ayda 30-40 liralık bir şey. Hani bir tamah edilecek matah değil ama ben zaten aylık olarak 60-70 lira alıyorum.

Ne var ki, mes’ul müdürün o zaman gazetede çıkan yazılar üzerinde hiçbir müdahale hakkı yok. Yâni fiilen, tatbikatta mes’ul müdür gazeteye sadece imzasını atar. Üst tarafı yazarların ve sekreterin insafına kalmıştır.

Dediğim gibi Şeyh Said isyanı bastırılmış. Mahkemeler kurulmuş. Mahkûmiyetler, idamlar. O sırada bizim Üsküdar muhabirlerimizden gözlüklü Alaattin de “Milliyet” de çalışıyor. Şimdi artık emekli olan Alaattin namuslu çocuktur. Getirdiği haberlerden şüphe edilemez. Ama;

Günün birinde Alaattin bir haber getirmiş.

Erenköy’ünde falan sokak falan numarada oturan Sabahattin adındaki kimse, Şeyh Said isyanında ilgisi olduğu için İstiklâl Mahkemesine sevk edilmiştir.

Ben koca gazetede neler çıktığını her gün nereden bileceğim.. Ama ertesi gün telefon

Şöyle şöyle bir haber var. Tamamen asılsızdır. Ben Sabahattin. Erenköy’ünden. Sizi dâva edeceğim.

Ama beyefendi. Bir yanlışlık olmuş. Tashih ederiz. Müsaade edin.

Alaattin’i arıyoruz. Soruyoruz.

Evet!. Böyle bir haberi bana yerinde verdiler.

Kim verdi.

Vallaha. Erenköylü birisi verdi ama.

Adam dâvâ edecek.

Edemez. İş sağlâm. Mahkemeye sevk etmişler.

Yahu! dâvâ ederim diyor. Vesikan var mı polisten. Adamın tevkif edildiğine dair…

Yok ama.

Yok ama. Adam kendisi telefon etti. Tekzip edeceğiz.

Siz bilirsiniz…

Adam ertesi gün tekzibi duyunca yumuşadığımızı anladı…

Kuru tekzipler olur mu? Özür dilemelisiniz. Yoksa dâvâ ederim.

Yaparız, ederiz. Dedik ama gazetelerin hali malum. Kolay kolay tükürdüğünü yalamaz. Onun için şöyle sudan bir tekzip çıktı ve ses seda kesildi.

Derken günün birinde Asliye Ceza Mahkemesi’nden benim evime bir “Celp” gelmez mi?..

O zamanlar gazetelerin avukatı falan yoktu. Zaten doğru dürüst suç da işlenemezdi. Basın hürriyeti de hak getire. İstiklâl Harbi biteli 45 sene olmuş. Değil mi ya? Âlemin ağzını açmaya müsaade edilecek sıra değil…

Ben mahkemeye yalnız gittim. İcap ederse avukat da veririz dediler… Dâvâcı efendiden bir adam, bir de avukatı var… Hâkim bana sordu.

Ne dersiniz. Siz dâvâcı Sabahattin Bey; Şeyh Said isyanında eli vardır iddiasiyle mahkemeye sevk edildi diye yazmışsınız. Bak aslı esası yok iftiradır diyor. Haysiyetime tecavüzdür. Şerefimi kırmıştır. Dâvâcıyım diyor. Ne dersiniz?

Hâşâ Reis Beyefendi. Bendeniz Sabahattin Beyi ilk defa görüyorum. Muhabir arkadaşımız yazıyı getirmiş. Ben görmedim bile. Ama bununla kabahatimi örtmek istemiyorum. Yâni bendenizin malûmatım olmadan girdiğine göre benim kendisine iftira etmem mümkün değil. Özür dilerim. Zaten haberi tekzip ettik. Bir daha edelim. Ne isterlerse yapalım? Reis halime acıdı. Sahiden de masum idim. Çünkü o zamanın müdür mes’ulleri doğrudan doğru bir tahta perde idi. Suça sahib çıkmaktan başka bir rolü yoktu.

Pekâlâ!.. Tarafeyn görüşüp işi sulhen halletmek üzere dâvânın falan güne tâlikıne karar verildi.

Salondan çıktık.

Azizim. Benim yakama yapışmanda fayda yok!. Gazeteye geliniz. Umum Müdürle konuşun. Ne istiyorsanız ona söyleyin! dedim.

Avukat adamdan fazla kabarıyordu.

Bizim şerefimiz. Falan.

Canım! Anladık. Gazeteye gelin görüşelim. Dedim. Mahkemeden çıktık.

Ertesi gün kendisi geldi. İdareye gitti. Görüştü. Dâvâdan vazgeçmek için 100 lira istedi. Bu bir nevi manevî tazminat olacaktı. O zaman için bu para az para değildi. İdare de 50 lira verdi. Adam kabul etmedi… Kalktı gitti.

Ya! Elli lira için beni hapse mi göndereceksiniz dedimse de tesiri olmadı…

Uzatmayalım. Muhakeme günü geldi çattı. Hâkimin huzuruna çıktık. Ben kararımı vermiştim.

Hâkim dâvâcıya sordu:

Nasıl sulh oldunuz mu?

Hayır efendim. Uzlaşamadık…

Belli ki, hâkim benim mahkûm olmamı istemiyor, işi karara götürmüyordu… Bana sordu:

Neden anlaşamadınız.

Reis Beyefendi. Biz kendine lâzım gelen tarziyeyi verdik. Burada da huzuru âlinizde aynı şeyi tekrarlıyorum. Hata ettik. Kastimiz yoktur. Hele ben kendilerini görmüş de değilim. Ama kendileri dâvâdan vazgeçmek için 100 lira istediler. İdare de 50 lira verdi. Kabul etmediler. Buraya geldik. Yoksa bizim…

Sözümü hâkim bitirmedi.

Bu ne biçim lâf!.. Para pazarlığı mı yapıldı. Nedir bu?. Diye sordu. Avukat da fena bozuldu.

Aman efendim. Biz öyle bir şey istemedik. Yalnız mahkeme masrafı vesaire oldu. Bendenizin ücretim. Yoksa. Ne demek.

Çıkın dışarı. 10 dakika sonra gelin bana kararınızı söyleyin! Diye avukat ve dâvâcıyı adeta kovmuştu. Koridora çıktık adamlar üstüme hücum ettiler.

Naaptın yahu! Hâkime para pazarlığı söylenir mi?

Ben ne bileyim kardeşim. Senin hapse girdiğin var mı?.. Anlaşamadık dediniz. Hâkim de bana neden diye sordu. Sebebini söyledim…

Böyle şey olur mu, siz ne biçim gazetecisiniz. 50 liraya sulh olunur mu? Diyerek söylene söylene. Salona girdi. Ben de arkasından. Hâkim sordu.

Ne oldu?..

Efendim verdikleri tarziyeyi kabul ettik, dâvâ masraflarını da kabul ettiler. Bu suretle biz de dâvâdan feragat ediyoruz. Deyince içim ferahladı… Zabıt kâtibine:

Yaz ifadesini dâvâ vekilinin, dedikten sonra;

Dâvâcının feragatine binaen dâvânın sükûtuna karar verildi. Dedi. Gazeteci olarak girdiğim ilk ve inşallah son dava budur. Milliyet Magazin 01.06.1975