Sitede yer alan tüm yazı, belge ve fotoğraflar “FBBM” Felek Belge Birikim Merkezi’nden alınmıştır. İzinsiz kopyalanması, çoğaltılması ve kullanılması yasaktır. Arşive yazı, fotoğraf ve belge girişleri devam etmektedir.

Bir seyyah gibi (Milliyet Magazin)

Bir seyyah gibi (Milliyet Magazin)

Milliyet Magazin

Yayın Tarihi: 27.08.1978

Geçmiş Zaman Olur ki…

(1924 Paris Olimpiyatları)

Bir seyyah gibi

Paris’teki ikametim tam bir tembellik içinde devam ederken, her gün dolaşmakta olduğum Opera Meydanı’nın kıyısındaki turizm bürolarının kapılarına dayanmış büyük bir reklâm levhasını okuyacağım tuttu. Versailles (Versay) ve Trianon saraylarını gezmek şartıyla Versay’a otogar servisi reklâm ediliyordu. Girdim içeri. Öğle yemeği ve ikindi çayı dahil olmak üzere, galiba 75 frank gibi bir para ödedim, bileti aldım. Otobüs hemen oracıkta bir yerden kalkıyordu.

Vaktinden evvel gittim. Pencere kenarına düşen bir yere oturdum.. Ben akıllıyım ya! Pencereden geçeceğimiz yerleri göreceğim. Çift koltuklardan içerdeki yere düşersem pencereden dışarıyı göremem diye. Otobüs tam vaktinde kalktı. Arabada 30 kişiden fazlaydık. İçerde bir de rehber vardı. Paris’ten geçerken şehrin abidelerini sayarak, geçtiğimiz bulvarların isimlerini söyleyerek şehir dışına çıktık. Paris’in varoşları güzeldir. Nihayet Versay’a geldik. Hâlâ gözümün önündedir. Kasabanın bir köşe başında bir lokantanın önünde durduk. Bir kır lokantası olduğu, damalı ve renkli yemek örtülerinden belliydi. Bizi orada indirdiler. Seyyahları konuştukları dillere göre masalara dağıtıyorlardı. Ben yalnız bir turisttim. Beni birisi kadın, ikisi erkek olan bir masaya oturttular. Masalar dörder kişilikti. Masaya otururken selâmlaştık. Masa arkadaşlarımın hepsi Fransızca konuşuyorlardı. Yalnız birisi yabancı şivesiyle konuşuyordu. Öteki kadın-erkeğin karı-koca olduğunu, birbirini küçük isimle çağırmalarından keşfettim. Yemekte falso etmemek için elimden geleni yapıyordum. Masanın üstündeki yemek listesini ötekiler aldılar, ben elimi sürmedim. Servisin başlaması için epeyce bekledikten sonra her birimizin önüne birer dilim kavun getirdiler. Doğrusunu söylemek lazım gelirse, ben o zamana kadar kavunu yemek üstüne yenen bir yaz yemişi ve İstanbul tabiri ile “soğukluk” sayardım.

Herkesten evvel başlamadım. Bunun için de hemen yemek listesini ele aldım, mütalâaya koyuldum. Bakalım ötekiler ne yapacaklar diye. Gördüm ki, adamlar kavunu aç karına güzelce yemeğe başladılar. Ben de aynını yaptım. Kavun bizim eski zamanlarda İstanbul’da yerli kavunu dediğimiz üstü pürtüklü, güzel kokulu, kavuniçi rengindeydi. Tadı az, kokusu pek güzeldi. Bu kavunların adının kantalup olduğunu sonra öğrendim. Kavunu yedik. Bu esnada ötekiler birbirleriyle tek tük lâkırdı ediyordu. Kavunlar yendikten sonra, bir nevi et yemeği, et yahnisi geldi. Ben beğenmedim. Ama yemeğe gayret ederken karı-koca çift bu yemeği beğenmediler. Listeyi alıp okudular. Birbirlerine:

— Fransız mutfağında ne acayip yemekler var. Biz Belçikalı olarak biliyoruz bu yemeği! demeleri üzerine ben cesaret aldım:

— Siz komşusu olduğunuz halde, bu yemeği yadırgadınız, ya ben çok uzaklardan geliyorum. Ben ne yapayım? deyince sordular:

— Siz nereden geliyorsunuz?

— Türkiye’den, İstanbul’dan geliyorum.

Belçikalı erkek:

— Ya! Türk müsünüz? diye sordu.

— Evet Türk’üm! deyince:

— Nasıl olur! Türkler renkli değil midir? der demez, benim içim gene “cız” etti. Avrupa bizi hep renkli sanıyordu. Halbuki Viyana’ya kadar gitmiş olan Türkler hep beyaz adamlardı.

— Yanılıyorsunuz. Biz renkli değiliz. Görüyorsunuz.

— Affedersiniz, siz gerçekten Türk, yani Müslüman Türk müsünüz?

— Tabiî, neden tereddüt ediyorsunuz?

— Biz öteden beri Türkleri renkli sanırdık, değil mi? diye karısına sordu. Karısı da:

— Evet! dedi.

Bu sırada üçüncü adam lâfa karıştı:

— Yanılıyorsunuz. Türkler beyazdırlar. Mösyönün hakkı var (diye beni tasdikten sonra) ben Romanyalıyım. 9 ay kadar İstanbul’da kaldım. Türklerin bizden farkı yoktur. Yalnız onlar 5-6 kadınla evlenirler! deyince, ben artık şirretliği ele aldım:

— Rica ederim. Hadi Belçikalı dostlarımız bize uzaktır, Türkiye’de olup bitenleri bilmeyebilirler. Ama siz Romanyalıymışsınız. İstanbul’a her gün Köstence’den vapur seferleri var. Üstelik 9 ay da İstanbul’da kalmışsınız. Türklerin birden fazla kadınla evlenmesi yasaktır.

— Ama, sultanlar, paşalar…

— Bunlar tarihte kalmış şeylerdir. Şimdi ne sultan var bizde, ne de o sizin söylediğiniz paşalar.

Adamlar özür dilediler bu münasebetle ahbap olduk. Yemekler de yenmişti, Versay’ı gezmeye gittik. Versay güzel bir saraydır. Tarihî kıymeti vardır. Büyük özel salonları ve birbirine geçilir sıra odaları vardır. Bu salonlar içinde zannederim “aynalar galerisi” denilen bir meşhur salon da vardır. Doğrusu, Fransız tarihinin bu kısmını pek iyi bilmem.

Rehber bizi mümkün mertebe odalardan geçiriyor ve basmakalıp izahat veriyordu. Sarayda başka rehberlerin idaresi altında muhtelif diller konuşan başka seyyah grupları da vardı.

Şimdi burada rahmetli Vâlâ Nurettin Bey’i hatırladım. 1953 tarihinde Fransa hükümeti 10 kadar Türk gazetecisini Kuzey Afrika’daki Fransız bayrağı veya himayesi altındaki toprakları ve sonra bizzat Fransa’yı gezmeye davet etmişti. Şimdiye kadar katıldığım en kuvvetli gazeteci grubu bu idi. Hatırımda kalanları sayayım. Merhum Ercüment Ekrem Talû, Sabri Esat Siyavuşgil, Bahadır Dülger, Cevdet Perin, Vâlâ Nurettin, ben Burhan Felek, bir iki de hanım gazeteci. Kuzey Afrika’da bir ay kadar dolaştıktan sonra Fransa’ya geçtik. Bize Fransa’nın Ankara sefareti kâtiplerinden Mösyö Dolo adında bir zat refakat ediyordu. Paris ikametimiz sırasında Versay’a gezmeye gittik ve aynı yolla gittik. Yani, otokarlarla gittik. Yemek yedik. Ve sonra grup halinde sarayı gezerken Vâlâ Nurettin Bey rehbere sordu:

— Mösyö, bu gezdiğimiz yerlerde bir banyoya veya bir tuvalete tesadüf etmedik. Yok mudur sarayda bir tuvalet?

Rehber fena halde kızdı:

— Yoktur mösyö! dedi.

Vâlâ adamın cevabındaki şiddetten, hiddetlendiğini anladı ve sustu. Aslına bakarsanız o devirlerde Fransa’da abdesthane ve banyo olmadığı bir hakikattir. Sonradan belki ilave edilmiş olabilirdi. Rivayet odur ki, krallar oturaklı sandalyelere def’i hacet ederler ve yıkanma diye bir adetleri olmadığından zamanla kokmaya başlayan vücutlarının fena rayihasını (kokusunu) örtmek için lavanta suyu sürünürlerdi. Fransa’da ıtriyat sanayiinin başlamış ve ilerlemiş oluşunun ilk sebebi budur ve Türkçede kokuya “lavanta” denmesinin esası da Fransa’da ilk yapılan kokunun lavanta çiçeğinin suyu oluşudur. Hatta şâyan-ı dikkat olan cihet, Fransa’da hamamların ve banyo dairelerinin, inanın, tiyatro salonlarından sonra yapılmış olmasıdır.

Avrupa’yı istila eden Türklerin hamamı ve yıkanmayı beraber götürüp öğrettikleri muhakkaktır. Nitekim Budapeşte’nin eski kısmı ve asıl ismini aldığı yer olan Buda sırtlarında bir-iki tane Türk hamamı vardır ve faal haldedir. Adına hâlâ Türk hamamı derler. Budapeşte’nin gezilerinde turistik yerlerinden biri olan bu hamam, bu güzel su şehrinin ilk hamamıdır. İçlerinde Ziçini Bad (Széchenyi Tıbbi Kaplıcası) gibi büyük yüzme havuzu ve lüks plajları olanları da vardır. Pek sonra inşa edilmiştir.

Versay gezisinde dikkatimi çeken nokta, bahçenin güzelliği ve havuzların azameti oldu. Biz gerçi hamamlarımızla, hamamlarımızda sudan istifade etmeyi onlara öğrettik ama onlar da bize bahçe ve havuz zevkleri göstermişlerdir. 28. Mehmet Çelebi seyahatnamesinde gördüğü bahçeleri ve havuzları yazar ve memlekete döndükten sonra, bahçeler ve havuzlar yapılmasını tavsiye eder.

Versay’ı gezdikten sonra tekrar otokarla Paris’e döndük. Yolda mola verdiğimiz bir kahvede de, bir sıcak çay içtik. Paris’e avdet ettiğim zaman bayağı değişmiş. Avrupa görmüş bir Türk halini almıştım.

Acemilik ne fena şey!