Sitede yer alan tüm yazı, belge ve fotoğraflar “FBBM” Felek Belge Birikim Merkezi’nden alınmıştır. İzinsiz kopyalanması, çoğaltılması ve kullanılması yasaktır. Arşive yazı, fotoğraf ve belge girişleri devam etmektedir.

Bostan hakkında.. (Cumhuriyet)

Bostan hakkında.. (Cumhuriyet)

Cumhuriyet

Yayın Tarihi: 25.07.1946

HAFTADA BİR: Yarı Şaka, Yarı Ciddî

Bostan hakkında..

Ben bu bostan lâfını tâ beşikten beri işitirim. Annem beni uyuturken:

«Dandini dandini dastana»

«Danalar girmiş bostana»

«Kov bostancı danayı»

«Yedi bitirdi lâhanayı»

Ninnisini söylerdi. Onun için ilk öğrendiğim kelimelerden birisi budur. Diğer ikisi de dana ve lâhanadır. Bugün size işte bu bostan hakkında lâf edeceğim.

Efendim, bostan iki şeye denir. Birisi içinde hıyar gibi, efendime söyleyim, kabak gibi efendicağızıma söyleyim, meselâ patlıcan gibi hani zerzevat yetişen yere denir. Her bostanın bir kuyusu vardır ama her kuyunun bir bostanı yoktur. Bostanlardaki kuyulara bostan kuyusu denir, geniştir, derindir ve çoğu zaman bir de dolabı vardır. Bu dolab bir hayvan tarafından döndürülür. Bu hayvana dolab beygiri denir. Muttasıl dönüp olduğu yerde saydığını görmesin diye hayvanın gözü bağlıdır. Bu dolab beygirlerine aid size bir masal anlatayım:

Birisi, ahbaplarından birinin bostanına gitmiş. Bostanlarda kuyu başında oturulur. Su sesi işitmek için. Su sesi, sulu sesi işitmekten çok daha iç açıcıdır. Serinliği de caba. Nerede su serinliği, nerede adam soğukluğu. Neyse efendim, bostan başına oturmuşlar, konuşurlarken misafirin gözü, bostan dolabını çeviren beygirin boynundaki çıngırağa ilişmiş, sormuş:

— Bu çıngırağı neden taktın hayvana?

— Ben uzakta iken durursa farkına varayım da, deeeh diye bağırayım, tekrar yürüteyim diye..

Biraz düşündükten sonra tekrar sormuş:

— Fena fikir değil ama ya beygir durur da olduğu yerde başını sallarsa?.

— Senin kadar akıllı olsa beygir bostan dolabına koşulur mu?..

Veya şunun gibi bir şey demiş.

Evet, bostanın ikinci manası da kavun karpuzdur. Meselâ şimdiki aylara bostan mevsimi denir. Ben bostan içinde karpuzu, kavuna tercih ederim, gerçi kavunun kokusu vardır ama ötekinin rengi bellidir. İnsanlar bir çok ahvalde rengi, tada tercih ederler. Tadına bakmadan rengine aldanır, alınırlar.. Kalabalık işlerde bu çoğu böyle olur. Onun içindir ki kadınlar yanaklarına bal yerine al sürerler. Siz istediğiniz kadar tadı övünüz ve rengi yeriniz.

— Beyazın adı var, esmerin tadı var, diyiniz. Dinlemez, renge bakar. Haklıdır da çünkü insan ilk tesiri gözden alır. Uzatmıyalım. Ben de bu kalabalıktanım. Aklım gözümdedir. Evvelâ: renge bakarım, rengi bozuk olursa bab tutmam. Bostanda da karpuz renk timsalidir.

— En küçüğü kan kırmızı, derler. Bu karpuzdan dolaşarak, adamların iyi cins olduğunu gösteren cinaslı bir kelimedir. Frenkler (mavi kan) sözünü asalet ifadesi olarak aldıkları gibi biz de (kan kırmızı) sözünü ateşli ve acar manasına kullanırız ama zâhirde mevzu karpuz gibi görünür.

Karpuzu severim. Sade rengi için değil, pürüzsüz, sade ve samimî olduğu için severim. Kesersiniz, ya kabak, ya hışır, ya olgun çıkar. Çekirdeği ayrıldı mı karpuz olmuştur. Çekirdeği ayrılmamış, rengi soluksa hışırdır. Beyazına kabak derler.

Vaktinde koparılmıyan karpuzlara ne kadar acırım. Kabak veya hışır çıkar.

Bostancı acele etmese de, bıraksa o kabaklar karpuz olabilirler. Böyle talihsiz karpuzlar olduğu gibi tarlada çürütülmüş, olgun iken koparılmamış ve ekşimiş karpuzlar da vardır. Buna da acımamak kabil değildir. Bütün bunlar bostancının hünerine bağlıdır. İyi bir bostancı koparacağı karpuzu bilir. Ne hamını yolar, ne olmuşunu bırakır.

Vaktile iki karpuz bir koltuğa sığardı. Şimdi bir küfe karpuzu bir koltuğa almak istiyen kabadayılara rastlıyoruz. Ama çoğu karpuzlar koltuktan düşüp patlıyorlar. Bereket ki patlayanların çoğu kabak.

Nasreddin Hocanın karpuz hikâyesini bilir misiniz? Bilirsiniz. Ama ben anlatmadan geçemiyeceğim.

Hoca yolda giderken susamış. Heybede birkaç karpuz varmış. Şunları bir yiyeyim diye, bir ağaç altına çökmüş. Karpuzları çıkarmış, birini kesmiş, kabak. İkincisini kesmiş kabak, üçüncü hışır. Dördüncü kabak. Hulâsa karpuzların hepsi kabak çıkmış. Rahmetli kızmış. Karpuzları atmış üstüne bir de küçük su dökmüş; sonra da uykuya dalmış. Uyandığı zaman bakmış ki hararet dehşet! Dili damağına yapışıyor. Kabak karpuzlara şöyle bir bakmış. İçlerinden sidik değmediğini sandığı birini çekip:

— Buna değmemiş, diye yemiş; fakat harareti de sönmemiş. İkincisini de:

— Buna da değmemiş, diye indirmiş. Uzatmıyalım efendim, karpuzların hepsini buna değmiş, buna değmemiş diye yemiş vesselâm.

İnsan bir kere susamaya görsün, sade kabak karpuz değil, kabak çıktı diye atıp üstüne küçük su döktüğünü bile yer. Susuzluk bu, boru mu?

Gelgelelim karpuz seçmek bir hünerdir. İnsan seçmek gibi. Gerçi bostan babında insana kavunu benzetirler. Meselâ kavunun hamına kelek dedikleri, hattâ «Felek» adıma kafiye düşürüp bana bile «kelek» dedikleri vardır. İnsan hali bu, belki de «kelek» lik ettiğim de olmuştur. Demem o deme değil, şu kavunla adam arasındaki benzerlikleri konuşuyoruz. Derler ki:

— Kavun değil ki koklayıp da alasın, kardeş insan bu! Kapalı kutu!

Ben bu fikirde değilim.  İnsanla kavun arasında pek münasebet yoktur. Çünkü her dibi güzel kokan kavun tatlı olmadığı gibi her kokusu iyi adam da cins değildir. lâkin karpuz öyle değil.. Karpuzu ve insanı seçmek babında benzerlikler çoktur. Karpuzu seçerken bir kere elinize alıp bakarsınız. Pek ağır adam işe yaramaz. Sonra olgun karpuza vurduğunuz zaman gevrek ses çıkarır. İnsan da böyledir. Sesi çıkmıyan veya gerek ses çıkarmıyan adamda hayır yoktur. Vurdum duymaz olur. Ama bir takım karpuzlar vardır ki mostraya koyarlar. Bakarsınız ki efendim gösterişli, iri, biçimli mir karpuz. Manavdan:

— Şunu versene! diye istersiniz. Eğer manav sizi tanıyorsa:

— O size yaramaz beyim! der ve vermez. Zira karpuzun dış gösterişine inanmamalı. Adamın da öyledir. Böyle bir takım mostralık adamlar vardır. Eğer dost elinden alacaksanız size tavsiye etmezler. Ederlerse dostluk etmemiş olurlar. Hem size, hem onlara.

Mostralık sözü münasebetile size bir şey anlatacağım. Dedem merhum Diyarbakır’da Alaybeyi imiş. Diyarbakır’da bildiğiniz gibi çok büyük karpuz olur. Rivayet ederler ki elli kilo gelen karpuzlar varmış. Bu karpuzları büyük yatağan bıçağıyla keserlermiş. Bir ramazan gecesi, bunu babam merhum anlattıydı, bir köylü karpuzcu dükkânına gelmiş. Karpuz almak istiyor. Kırk, elli kilo çeken karpuzlar tane ile satılamıyacağı için orada karpuzu dilim dilim ve okka ile satarlarmış. Karpuzcu da dükkânı aydınlatmak için yaktığı mumu, evvelce kesip de hışır çıkan bir yarım karpuzun ortasına dikmiş. Köylü bu üstüne mum dikilmiş karpuzdan istemiş. Karpuzcu:

— Kuzum, o kabak çıktı. Ben sana şundan vereyim, demişse de müşteri ısrar etmiş:

— Kötü olsaydı, üstüne mum dikip herkese gösterir miydin! Sen ver ondan bana!.

Alt tarafını bilmiyorum. Köylü almış mı almamış mı? Almışsa ışığa yakın olduğu için iyi sandığı karpuzu tadınca ne kabak olduğunu anlamıştır.

İnsanlar da böyledir. Mutlaka ışığa yakındır veya ışığa konmuştur diye seçmeğe gelmez. Belki de onu bir şamdan gibi kullanmışlardır. Ve karpuz seçerken dikkat edilecek birkaç nokta daha:

Karpuzu salladığınız zaman içinden hafif, ama pek hafif bir ses gelmeli. Bu, çekirdeklerin ayrıldığını gösterir olgunluk alâmetidir. İnsan da böyledir, salladığınız zaman biraz sesi çıkmalı, yani fikirleri belli olmalı.

Bir de karpuzu mihveri istikametinde sıktığınız zaman kütürderse iyidir. Kemale erdiğine delâlet eder. İnsanlar da öyledir. Bir ufak tazyik karşısında kütürdemelidir. Ses vermez, yumuşarsa makbul değildir.

Bostan bahsini kaparken okuyucularıma bir öğüt vereceğim.

 Bütün rengine, tadına ve serinliğe rağmen karpuzun bir tehlikesi vardır: Kabuğu. Bilhassa bir dostunuz karpuz yerken dikkat ediniz! Kabuğunu ayağınızın altına atmış olmasın!

B. FELEK