Sitede yer alan tüm yazı, belge ve fotoğraflar “FBBM” Felek Belge Birikim Merkezi’nden alınmıştır. İzinsiz kopyalanması, çoğaltılması ve kullanılması yasaktır. Arşive yazı, fotoğraf ve belge girişleri devam etmektedir.

Devlet adamı ve yüksek kadro görevlisi olmak! (Milliyet)

Devlet adamı ve yüksek kadro görevlisi olmak! (Milliyet)

Milliyet

Yayın Tarihi: 23.09.1978

Sayfa: 2

DEVLET ADAMI VE YÜKSEK KADRO GÖREVLİSİ OLMAK!

Fi tarihinde, yani Demokrat Parti yeni iktidara geldiği sırada galiba Milli Savunma Bakanlığı yapmış olan Seyfi Bey isminde bir politikacı albayla gazetelere düşen bir münakaşamız olmuştu. Hatırımda kaldığına göre, kendisine sual tevcih eden gazetecilere:

— Tahsiliniz nedir? Diye onları küçümseyecek sorularla mukabele etmiş ve bizim çocukları kırmıştı.

Kendisini mazur görmek lazımdı. Albaylıktan hop diye bakanlığa çıkınca insanları, daha da başka neler yapacağını etrafımızdaki memleketlerde yer yer sivrilen diktatörler gösteriyorlar. Bunlardan birinin de Pakistan’ın başına geçmiş olan General Ziya-ül-Hak olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Eyüp Han da bu memlekette diktatördü. Lakin aydın bir askerdi. Şimdiki zât Pakistan’ı düzeltmek için din işlerine fevkalade riayetkâr olacağını ve memlekette şeriatı hâkim kılacağını söyler, durur. Halbuki, Pakistan hâlâ karanlık bir taassubun içindedir. Birçok şehirlerde kadınlar sokağa çıkamazlar.

Neyse, sadede gelelim: Seyfi Bey ile o zamanki münakaşamızda ben Fransızca bir sözcük kullanmıştım. “Ministrable”, yani bakan olabilir demek olan bu kelime Batı’da hükümetlerde bakanlığa geçebileceklerin adları yazılırken kullanılır. Çünkü, parti içi kadroları kalabalıktır. Oralarda her rastgelen bakan olamaz.

Maalesef bu mühim noktaya Türkiye’de pek az dikkat edilegelmiştir. Saltanat devri buna son derece itina ederken, meşrutiyette Selânik Posta Müdürü Talat Bey, altı sene içinde vezir Talat Paşa olarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun sadrazamı olmuştu. Netice ne oldu? Osmanlı İmparatorluğu’nu bütün hüsnüniyetine rağmen batırdı. İşin kötü tarafı, tam işleri öğrenebildiği zaman, tecrübe tahtası yaptığı devlet yıkıldı.

Cumhuriyet devri, Atatürk’ün sağlığında, hatta İnönü’nün bir müddet devam eden cumhurbaşkanlığı devrinde, Atatürk ile beraber Milli Mücadele’de emek vermiş kimselerle ve benim tabirimle Kemalist subaylarla idare edildi. Arada taşradan bir-iki kişi de alınsa bunlar birinci sınıf bakanlar olamazlardı.

Ama memlekette çok partili demokrasi ve seçimle iktidar sistemi yerleşmeye başlayınca, rastgele bakan tayini bir emr-i zarurî oldu. Gerçi Anayasa bakanların mutlaka meclislerden seçilmesini zaruri (zorunlu) kılmıyordu. Ama, hiçbir başbakan da şu kadar oyla Meclis’e girmiş yüzlerce milletvekilini veya senatörü bırakıp dışarıdan bir adam almaya cesaret edemiyordu. Çünkü aziz okurlarım! Türkiye’de devlet adamı olmanın başka birtakım vasıflar istediğini kimse kabul etmek istemiyordu. Böyle olunca, bu koca devleti ve memleketi idare edecek kimselerin parti sayıları ve ekseriyet nisabı (çoğunluk yetersayısı) hesaplanınca 200-300 kişi kadar dar ve maalesef pek zengin olmayan bir insan koleksiyonundan seçilmesi zarurî oldu. Bunun neticesi hele son seçimlerden sonra beliren Meclis aritmetiği birden devlet hizmetlerinde taviz veren ve devlet dairelerini parselleyip kendi mensuplarına geçim yeri yapan bakanlarla, bu arada müsteşarını döven yahut Ayasofya’yı cami yapmayı Türkiye’nin kurtuluş yolu sayan kimseler de görüldü. Bunlar gelip gittiler, yaptıklarıyla kaldılar.

Bugünkü hükümete gelince, bir kısım kendi kendini bakan yapmış, bir kısmı Halk Partisi’ni iktidara getirmek hırsına kapılmış ve şüphesiz her iki kolu da cephe hükümetinin devlet bünyesinde açtığı vahim yaraları tedaviye azmetmiş iyiniyetli kimselerdir.

Ve görüyoruz ki, her gün birtakım kişiler, birtakım yerlere kayırılıyorlar. Bunun bazı tatsız misallerini bizim mesleğe yakın kuruluşlardaki atamalarla gördük. Ses etmedik. Ama ses etmemekle vazifemizi ihmâl ettik. Onun için, ben diyorum ki, hadi bakanları siyasî mülahazalarla ve kadro fakirliği, Meclis aritmetiğinin icapları yüzünden devlet adamı olarak seçmekten ziyade, kabinenin ayakta durması ve parti dengesinin bozulmaması için seçiyoruz.

Şimdi bu yazıyı bağlarken, dinlerler mi, dinlemezler mi bilmem ama, bari bundan sonra yapılan mühim tayinlere gelenlerin sadece isimlerini saymakla yetinmeyip falan filân hizmetlerde bulunmuş, şu şu bilgilere sahip diye insanları tanıtın!

Mesela geçende Merkez Bankası yeni Yönetim Kurulu’nun isimlerini öğrendik. Kimdir bu zatlar, nereden geliyorlar, nereye gidecekler? Bilmeliyiz değil mi? Biz gazeteciler tanımazsak, halk nasıl tanır ve halk tanımadığı kimseye körü körüne nasıl güvenir?

Pek aziz ve yüksek liderlerimiz ve devlet çarkını çeviren ustalarımız!  Devlet bir büyük transatlantiğe benzer. Burada kaptandan en küçük tayfasına kadar herkesin hem işini, hem gemisini iyi tanıması şarttır. Olmazsa yolculuk iyi geçmez. Yolcular memnun olmazlar. Olmazlar da ne olur? Yolun ortasında gemiyi bırakmazlar, fakat yol sonunda bir daha o gemiye binmezler. Türkiye gemisinin yolcuları olan milleti bu hale getirmek istemezsiniz sanırım.

Müsamahanıza sığınarak, darılmaca yok!..