Sitede yer alan tüm yazı, belge ve fotoğraflar “FBBM” Felek Belge Birikim Merkezi’nden alınmıştır. İzinsiz kopyalanması, çoğaltılması ve kullanılması yasaktır. Arşive yazı, fotoğraf ve belge girişleri devam etmektedir.

Papanın bir isteği… (Milliyet)

Papanın bir isteği… (Milliyet)

Milliyet 22.10.1978

Madem ki hatıralarımızı yazıyoruz, bari kimsenin bilemeyeceği, bilmediği hadiseleri anlatalım da işe yarasın. Ben Birinci Cihan Harbi’nde Osmanlı ordusunda dört sene askerlik ettim. Bunun 2,5 sene kadarı nefer (er) olarak Karargâh Umumî Fotoğrafçılığı’nda, geri kalan kısmı da zabit vekili olarak Levazım Mektebi hocalığında geçmiştir. Bu müddet zarfında askerliğe ve hayata ait çok şey öğrendim. Ve iki kere de Gelibolu harp (savaş) sahasına gittim. Birincisi 1915 senesi sonbaharında Çanakkale harp sahasının düşmanlar tarafından tahliyesinden birkaç gün sonra pozisyonları, yani mevzileri, siperleri, ölüleri, düşmanın bıraktığı ganimetleri, yaptığı tahribatı görüp resmini çekmek içindi. Kenan adında bir arkadaşla birlikte gittik, o işi yaptık. O zaman çekilmiş resimlerin altı küçük ciltlik bir nüshası bende vardı. Ve ben bu resimlerden büyük bir kısmını  geçen sene Milliyet’te neşretmiştim.

*

Bugün anlatacağım, ikinci gidişime aittir. Sene 1917, ama hangi mevsim kestiremeyeceğim. Ama kış değil. Bir gün bağlı bulunduğum Karargâh Umumî İkinci Şube’deki komutanım Yüzbaşı İzzet Bey beni çağırttı:

— Çanakkale’ye gideceksin! dedi.

Durdum. Anladı ve izah etti:

— Oradaki mezarlıkların resmini çekeceksin.

Selâmı çaktım.

— Baş üstüne! Ne zaman hareket edeceğim?

— Hemen ilk vasıtayla. Askerî sevkiyata kâğıt yazdım, al git.

Ha! Unutuyordum. Benim Çanakkale’ye gönderilmem ve mezarlıkların resimlerini çekmeye memur edilmemin sebebi şuymuş: Düşman memleketler Papa’ya müracaat ederek Çanakkale’deki mezarlarının tahrip edildiğinden şikâyet etmiş ve bunların ne halde olduklarını öğrenmek istemişler. Papalık, Osmanlı hükümetine müracaat ederek harp sahasındaki mezarlıkların resimlerini çekme izni istemiş. Hükümet bu talebi reddetmiş ve beni, Papa’nın istediği mezarlık resimlerini çekmeye memur olarak oraya göndermeyi düşünmüşler.

Ben hadiseyi öğrenince endişe ettim. Çünkü doğrusunu söylemek lâzım gelirse Çanakkale’deki düşman mezarlıkları, bilhassa Seddülbahir cephesinde Seddülbahir köyünün müslüman mezarlığının yanındaki sahada, birkaç yüz kadar dağınık mezardan ibaretti ve tahliyeden hemen sonra bunlardan bazılarının resimlerini çekmiştim. Birisi etrafı tahta parmaklıkla çevrilmiş, başında gene doğramadan yapılmış bir tahta haç bulunan ve üzerinde “Şeref sahasında vatan uğrunda ölen “General Canavul” yazılıydı. Altında da doğum ve ölüm tarihleri. Başka belli başlı mezar görmemiştim. Şurada, burada istavrozlar (haçlar) vardı. Müslüman mezarlığının yanındaki bu istavrozların dağınık durumu beni endişelendiriyordu.

*

Beni götüren Hilâl-i Ahmer (Kızılay) vapuru Gelibolu’ya yanaştı. Bazı zuafâ, yani hasta ve zayıf askerler gemiye bindiriliyor, bazı ecza fıçıları vinçlerle karaya çıkarılıyordu. Fıçılardan birisi vincin sapanından kurtulup geminin güvertesine düştü. İnce tahta bir fıçıydı. Patladı ve büyücek beyaz kristalimsi bir madde döküldü. Hadiseyi gören hasta askerler, dökülen maddenin üstüne atıldılar, bir anda temizlediler. Ben işime giderken dökülen maddenin ne olduğunu merak edip sormuştum.

— Hiposülfit! dediler. Ecza-yı baytariyede (yani veterinerlerin kullandığı ilaç) .

— Askerler yediler.

— Evet! şeker sanıp yemişler. İshal yapar, başka bir zararı olmaz! cevabını verdiler.

*

Gelibolu’dan harp sahasının iskelesi olan “Akbaş” ismindeki iskeleye bir römorkörle gittim. Uzatmayalım. Bu ikinci ziyaretimde karargâh tenha ve sakindi. Vazifemi anlattım. Ertesi günü beni mezarlıklar sahasına götürdüler, tanıyamadım. Tarla tarla muntazam mezarlar. Üzerlerinde sahiplerinin isimlerini taşıyan haçlar dikiliydi. Doğrusunu isterseniz, tafsilât sormadım. Ancak bütün bu mezarlıkların bizim tarafımızdan tanzim edilmiş olmasına şüphe yoktu. Birkaç poz yakın-uzak resimler aldım. Bir gün daha kaldım ve oradan aynı yolla Gelibolu’ya geçtim. Resimleri iki buçuk sene evvel siperlerin önündeki cesetlerin resmini çektiğim emektar 10 X 15 kodeks makineyle çekmiştim. 10-12 klişem vardı.

Gelibolu’dan İstanbul’a hareket eden “İnebolu” ismindeki küçük vapura bindim.

*

Ertesi gün sabahleyin erkenden bizim vapur Galata rıhtımına yanaştı. İskeleye ayağımı attığım zaman gözlüklü bir memur bana hüviyetimi sordu.

— Karargâh umumî fotoğrafçısı Burhanettin.

— Benimle biraz merkeze gelir misiniz? dedi.

— Ben askerim. Siz beni tevkif edemezsiniz.

— Biliyorum, biliyorum azizim. Ama hususî evrak. Bakınız elimde sizin isminiz yazılı! diye bir pusula gösterdi. Gerçekten de pusulada ismim yazılıydı.

Mukavemet etmeye ne imkân, ne de lüzum vardı. Valizi aldık elimize, yürüdük. Galata merkezi sanırım Gümrük Ambarları Caddesinde Hüdavendigâr Hanı falan gibi bir binanın yanındaydı. Beni merkez memurunun huzuruna çıkardılar. O zamanlar emniyet âmirlerinin adı merkez memuru idi. Girdim odaya. Yorgun, susuyor ve korkuyordum.

— Buyrun Burhanettin Bey! dedi merkez memuru.

— Aaaa! İsmail Hakkı Bey siz misiniz? dedim.

Merkez memurunu tanımıştım. Üsküdar’da hapishane müdürlüğü yaptığı zaman tanışmıştık.

— Evet! dedi ve ilâve etti:

— Şimdi o resimleri hemen bize vereceksiniz.

Güldüm:

— İsmail Hakkı Bey. Evvelâ çektiğim resimler mezarlık resmidir, kimsenin işine yaramaz. Saniyen, banyo edilmedi. Buyurun, şasileri size vereyim. Ancak sakın aydınlıkta açmayın, yakarsınız. Ama bu muamele neden icap ediyor?

— Vallahi bize telefonla karargâhtan telefon ettiler. İstanbul’a gelir gelmez resimleri alın diye!

— Buyrun, alın.

— Aman kardeşim, senden rica ederim. Ben senin yanına bir memur katarım, korkma, arkandan gelir. Sen git, kendin resimleri karargâhına ver. Beni de kurcalama.

Galata’dan sabahın sekizinde yaya olarak elimizde bavul, boynunuzda fotoğraf makinesi. Beyazıd’da şimdiki üniversite merkez binasının üst katına gittik ki, daha kimseler gelmemiş. Saat dokuza kadar Yüzbaşı Aziz Bey’i bekledik, geldi, beni gördü, gülerek:

— O! Hoş geldin. Neden bu kadar erken?

Polisi göstererek:

— Vapurdan çıkınca beni tevkif ettiler. Tahtelhıfz (muhafaza altında) buraya getirdiler. Ben ne yaptım ki böyle muamelelere maruz kalıyorum?

Aziz Bey güldü, polise:

— Hadi kardeşim, senin işin tamam! diye onu savdı. Bana da:

— Bu sivillere de laf anlatmak ne kadar zor. Karargâha, polis kısmı siyasî müdürlüğünden senin için “muhalif” tir, çektiği resimleri yabancı ellere verebilir! diye ihbar yapmışlar. Biz de:

— Gelince resimleri muhafaza altına alın, dedik ve seni tevkif ettiler.

— Şimdi ne olacak?

— Ne olacak? Al filmleri, banyo et. Güzelce ikişer nüsha da basarsın. Sonra bize getirirsin. Ha, filmleri de beraber! dedi, öyle yaptık.

Bizim karargâh umumî fotoğrafçılığımız böyle geçti. İttihatçılar askerde bile peşimi bırakmamışlardı. Ama çok şükür o işi namusumuzla bitirdik. Ben karargâhtan ayrılırken kumandanım çok müteessir olmuştu. Çünkü benim gibi her şeyi kendinden bir fotoğrafçı bulmak o devirde o kadar kolay değildi.

Çektiğim resimlere Papalığın teşekkür ettiğini öğrenmiştim. Bugün Çanakkale’deki yabancı askerler mezarlıkları, benim o zaman resmini çektiğim mezarlıklardır. Belki etrafı süslenmiş, abideler dikmişlerdir. Ama mezarlıkların ne yeri, ne şekli değişmiştir. Çünkü resmi çekip gönderdiğimiz Papalık, bunları çoğaltıp o resimleri memleketlerine göndermiş olduğunu sonradan öğrendim. Yabancı muhariplerin Çanakkale harp sahasını ve mezarlıklarını ziyarete her geldikleri zaman Galata rıhtımında beni tevkife gelen burundan sıkma gözlüklü ve şivesine göre Giritli polis komiseri gözlerinin önüne gelir.