Sitede yer alan tüm yazı, belge ve fotoğraflar “FBBM” Felek Belge Birikim Merkezi’nden alınmıştır. İzinsiz kopyalanması, çoğaltılması ve kullanılması yasaktır. Arşive yazı, fotoğraf ve belge girişleri devam etmektedir.

Kaplan avcılığım (Milliyet)

Kaplan avcılığım (Milliyet)

Milliyet 20.05.1973

– 1 –

Gülmeyin, benim bir de kaplan avcılığım vardır. Şu günlerde Afrika’da böyle bir avcılıktan dönen bir dostumun bu seyahatinden ilham alarak 30 yıl önce başımızdan geçmiş bir macerayı yazmak şimdi hoş bir hatırayı tazelemek olacak. Şu farkla ki biz Afrika’ya değil Asya’ya gitmiştik.

Aslına bakarsanız avcılığı hiç sevmem. Cenabı Hakk’ın Kur’an-ı Keriminde “biz size karada ve denizde avlanmayı helal ettik” buyurmasına rağmen avcılığı ve umumiyetle öldürmeyi sevmem çünkü hayat başkası eliyle yitirilebilecek bir nimet değildir. Ona el değmemelidir. İnsan olsun, hayvan olsun.

Ne ise bu girişi yaptıktan sonra 1934 senesinde Hindistan’da yaptığımız şahane bir seyahatin kaplan avına ait kısmını size anlatmaya başlayayım.

Hindistan seyahatine yılbaşında çıkmıştık. Şimal (kuzey)yarım küresi için bu karakış mevsimidir ama Hind yarımadası için kurak mevsimdir. Bu mevsimde bu kıta yavrusuna yağmur düşmez, her şey kurudur.

Hind seyahatimizi İkinci Cihan harbi sırasında yapmıştık. Bunun siyasi sebepleri vardı. Hind’liler Almanların mağlup olacaklarına inanmıyorlardı. Daha doğrusu İngilizlerin mağlup olmalarını özledikleri için ötekine inanmak istemiyorlardı.

Biz beş gazeteci ve bir hariciyeciden kurulu Türk heyeti İngiliz tarafının galip geleceğine dolayısıyle Hind’lileri inandıracaktık. Ne ise işin bu siyasi tarafını bırakalım da bizim kaplan avına gelelim…

Kafile reisimiz merhum Fatih Rıfkı beydi. Fatih Rıfkı bey doğuştan ve oluştan antisportif bir mizaca bağlıydı. Ömründe vapura yetişmek için bile koşmamış bir adamın böyle bir seyahatte mümkün mertebe rahatına düşkün bir program takip etmesi tabii idi. Seyahat programımıza da kendisi hâkimdi.

Hatta o zaman Cumhurbaşkanı olan İsmet Paşa bu seyahatten istifade ederek Çan – Kay – Şek’in merkezi Çunking’e kadar uzanıp onunla görüşmemizi istemiş, fakat Fatih bey -haklı olarak- yüksek irtifalı ve set set yüksek yaylalara kurulmuş bir şehre uçakla gitmenin tehlikesini düşünerek teklifi reddetmişti.

Biz Hind yarım adasını çepeçevre dolaştık, hususi trenle seyahat ettik. Şubat ortalarında Maysor denilen Mahraceliğe -yâni prensliğe geldik. Hatırımda kaldığına göre bu prenslik o zamanki Hindistan’da mevcut 500 küsur Mihraceliğin başta gelen beş büyüklerinden biri idi. Sekiz milyondan fazla nüfusu ve pek gelişmiş bir ekonomisi vardı. Okuma yazma bilenlerin nisbeti o zaman % 40 yâni Türkiye’nin üstünde idi.

Memleket Hind yarım adasının alt köşesinde 14 üncü arz (enlem) dairesinin altında olmasına rağmen vasatî yüksekliği 600-700 metre olan geniş bir yayla üzerinde bulunduğu için iklimi lâtif ve mutedildi. O zaman öğrendiğime göre incirden çileğe, duttan muza, elmaya kadar her çeşit yemiş yetişirmiş.

Uzatmayalım biz bir buçuk ay süren bütün Hind seyahatimizde iki şey hayal etmiştik. Birisi bir Hind fakiri görmek öteki kaplan avına çıkmak. Birincisini nedense göstermediler.

— Uzaktadır. Her zaman da insanları kabul etmez dediler. Israr etmedik. Falih bey bu bakımdan son derece nazik bir adamdı. Hiçbir şey üzerinde ısrar etmezdi. Kaplan avına gelince onu bekleyip duruyorduk.

Dediğim gibi şubat başlarında Hindistan’ın en güzel şehirlerinden olan Madras’a geldiğimiz zaman Hind denizin Rivierasını görmüş olduk.

Pek muntazam, temiz, palmiyelerle süslü geniş ve temiz caddeleri olan Madras’ın tek kusura denizinde köpek balıkları dolaşması idi. O kadarını da kimse büyümsemiyor idi. Ne ise biz Madrasttan Maysor’a trenle geldik. Daha doğrusu Bengalor adındaki melezler şehrine geldik. Bu şehir Hindli – İngiliz ana babadan doğmuşların kalabalık olduğu bir şehirdi.

Orada bizi Maysor prensinin gönderdiği otomobiller bekliyordu. Bir gece misafirlikten sonra bu otomobillerle yola çıktık ve 120-130 kilometrelik asfalt geniş yol boyunca tarlalarda, ağaçlarda üzerinde, hatta yol boyunda yüzlerce serbest maymun gördük. Hindistan’da hayvanlar ve bilhassa maymunlar mukaddes varlıklardandır.

Maysor’da nasıl ikram gördük. Nereleri ziyaret ettik. O ayrı bir bahistir. Bizim için bütün Hind seyahatinin en önemlisi Maysor’da Mahrace’nin “saydgâh”ı olan (Gongl=Jungle) kaplan avlamaktır. Aslına bakarsanız bize kaplan avlanmayacağımızı yalnız kaplan ve vahşi hayvanları göreceğimizi söyledikleri zaman çok sevindik. Çünkü bizim içimizde kaplan değil sinek avlayacak kimse yoktu. Bizi Maysor’da Mahrace’nin sarayının tam karşısında nefis bir başka sarayda misafir etmişlerdi. Size buranın zarafetini tarif edemem. Ne bahçeler, ne havuzlar, ne salonlar.

Ne ise o da ayrı bir hikâyedir. Ben bu Hind Prensi kadar mükrim kimseye rastlamadım hududundan içeri girdikten çıkıncaya kadar hiçbir hükûmetin bir vasıtasını, ne personelini kabul etmedi. Haftalardan beri devam eden tren seyahatimizdeki mutad personeli bile kendi garsonları, hatta trendeki sofra takımlarını kendi sarayının takımları ile değiştirdi. Ve ancak huduttan çıkarken bunları geri aldı. Bir kibar zat idi.

Av sabahı mutaddan erken kalktık alel’acele kahvaltımızı ettik ve otomobillerimize bindik.

Avlanma yeri şehirden 80-90 kilometre kadar uzakta bir yerde idi. Civarda bir de küçük köy vardı. Biz ormanın kenarında Mahrace’nin av köşküne indik. Vakit erkendi. Bizi orman içindeki yollarda bir müddet otomobille gezdirdiler sonra köşke döndük. Mükellef bir öğle yemeği bizi bekliyordu. Onu afiyetle yedik. Kahvelerimizi içtik ve biraz istirahattan sonra dışarı çıktık. Bizi dört baş büyük fil bekliyordu. Ama filler hani o sinemalarda resimlerde hatta bizim kartpostallarda gördüğümüz gibi süslü, püslü yaldızlı koşum ve mahfeli değildi. Sadece sırtlarında iki taraflı oturak sıraları olan birer semer vardı.

Bütün bu Hind seyahatinde protokolun en sonundaki gazeteciydim. Allah rahmet eyleye o zaman Anadolu ajansı müdürü olan Muvaffak Menemencioğlu bey de beni yalnız bırakmamak için hep yanımda idi. Zaten bu seyahate beni kardeşi Numan Beye o tavsiye etmişti.

Öndeki file Falih Rıfkı ve Necmettin Sadak beylerle Prensin avcı başısı bindi. Bu adam gözlüklü ve yüzü, buruşturulmuş müsveddelik kâğıt gibi parça parça bir katolik Hind’liydi. Bir kaplan avında, hayvan öldü sanıp yanına yaklaşmış, beriki de bir pençe atıp suratını darmadağan etmişti. Avcı başı elindeki bıçakla hayvanın işini bitirmiş ama yüzünü düzeltmek için bir sene uğraşmışlar, kaba etinden şurasından burasından suratını yamamışlar.

Ondan başka üç avcı daha bize refakat ediyordu. Bunların hepsi tesirli karabinalar, bellerinde tabancalar ve av bıçakları ile silahlanmışlardı. Biz üç file taksim olduk. Üçüncü filde ben ve Muvaffak bey ile Mahrace’nin biraz Fransızca konuşan kâtibi bir de avcı vardı. Arkamızdaki dördüncü fil bir hayvan vurulursa onu taşımak için boş geliyordu.

Aslına bakarsanız avcılara, hayvan saldırmazsa vurulmaması için emir verilirmiş. Biz onu sonradan öğrendik.

Unutuyordum. File binmek için öne hayvanı çöktürüyorlar. Ondan sonra dört basamaklı bir merdiven dayıyorlar, file öyle biniliyor. Her filin ensesinde bir filci var. Bu adamın elinde kısa bir sandalcı kancası, ucu çengelli ve sivri. Bir elinde de ormanda giderken yüzümüze takılacak dalları budamak için uzun ağızlı bir satır…

Biz böylece bir kafile ile yola çıkıyorduk. Asıl orman içi macerasını gelecek haftaya anlatmak üzere…