Sitede yer alan tüm yazı, belge ve fotoğraflar “FBBM” Felek Belge Birikim Merkezi’nden alınmıştır. İzinsiz kopyalanması, çoğaltılması ve kullanılması yasaktır. Arşive yazı, fotoğraf ve belge girişleri devam etmektedir.

Londra! (Milliyet)

Londra! (Milliyet)

Milliyet

Yayın Tarihi: 23.12.1934

Sayfa: 3

FELEK

— Gezgin yazıları —

Londra!

Dokuz milyon nüfusu olan Londra’yı üç dört gün içinde anlayıp bir aspirin komprimesi şeklinde size yutturacağımı ummazsınız sanırım.

Benim yapabileceğim, ilk bakışta gözüme ilişen — bize yahut İngilizlerin (Kontinan — kıta) dedikleri denize çıkmadan ulaşılabilen ve İngiliz adalarından geri kalan Avrupa’ya, meselâ Paris’e göre aykırı görünen şeyleri sayıp dökmeden ibaret olacaktır.

* * *

Dünyanın en büyük şehri olduğunu bilmesem Londra bana ilk bakışta tenhaca bir şehir tesiri yapabilirdi.

Zaten bir şehrin kalabalığına sokakta gördüğünüz halkın sıkışık veya seyrekliği ile hükmetmek lâzım gelse cuma günleri Beyoğlu caddesine bakarsak, İstanbul dünyanın en kalabalık şehridir… Onu bırakalım da Londra’mıza bakalım.

Victoria istasyonu Londra’yı yalıya bağlayan demiryolunun garıdır. Hava pus… kenarından geçtiğimiz Hayd Park’ taki ağaçlar yapraksız ve çıplak. Kış manzarası….

Londra’da, Mount Royal adını almış kocaman bir berhaneye indik. Burası kırmızı tuğladan yapılmış muazzam bir şey. Öğrendiğime göre bir zengin, mahallenin bütün bir adasını satın almış. Evleri yıktırmış ve bu büyük binayı kurmuş. Üç çeyrek milyon İngiliz lirasına mal olmuş olan bu bina, altındaki kocaman ve iki katlı garaj ve yirmi otuz mağaza hariç olarak sekiz kat üzerine yapılmış bir konaktır. Bu gibi binaların emsaline bizde tesadüf edilmez, anlatayım:

Bu binada döşenmiş olarak 600 apartıman dairesi vardır. Apartımanlar hemen hemen ortasından birer perde ile ikiye bölünebilen bir büyücek oda  ki buna İngilizler salon – yatak odası diyorlar. Yanıbaşında abdesthane, banyo ve lâvabo birarada bir küçük kısım daha var. Onun karşısında da elektrikli fırın, ocak ve soğutma dolabını havi küçücük bir mutbak. Odanın, mutbağın ve banyonun köşe bucağında bir sürü dolap. Döşeme bir büfe, bir masa, bir kaç sandalye, iki koltuk ve iki yatak, tabii bir iki küçük gece masası ve etajer…

Dört tane ekspres asansör durmadan işliyor. Binada bin oda var.

Kapıdan içeri girdiğimiz zaman ortasından çifte ve parlak alüminyum korkuluklarla ayrılmış bir sarı somaki uzunca merdivenden çıktık. Aynalı ve uzun, kanapeler ve koltuklarla dolu hole geldik. Kapıcılık dairesi kalabalık ve büyük bir büro halinde idi. Giren, çıkan, inen ve binen…

Binanın içinde lokantalar ve barı . Bar deyince bizdeki “Gül bahçe” yahut “Papağan” gibi yerler tasavvur etmeyin….. Vere vere en kabadayı bira ve biraz şarap veriyorlar. Gece saat ondan sonra içki satmak yasak…. Onun için, isteyenler ona beş kala içkisini ısmarlıyor, önüne koyuyor ve o zaman istediği saate kadar içiyor. Barda daha ziyade yemek yiyorlar. Paris’te yemekte su içene dik dik bakarlar. Burada yemekte su bizdeki kadar tabii içilir ve şarap yahut bira içen çok değildir.

Londra, işten çıkış saatleri müstesna, Paris’e nazaran daha tenhadır. Çünkü şehir Paris’e göre çok daha geniş…

Londra’da gidiş istikameti bütün dünyanın aksine olarak soldandır. Yayalar soldan gider, otomobiller, otobüsler, soldan gider… Onun için sağa alışmış olan bizim gibiler ilk günleri afallarlar.

Londra’da tramvay azdır. Lâkin iki katlı otobüsleri var ki ejder gibi şeylerdir. İnsanın üstüne doğru gelirken bizim Çelebizade Said’in (Ünlü Spor insanı Sait Çelebi) Paris’teki otobüslerden:

— Aman! ben önlerinden geçemem….

— Korkma! duruyor…

— Durmaz… ya yürüyüverirse… diye ürkmesi aklıma geldikçe hep gülüyorum…

Londra’da yiyecek fiyatı, Paris’tekine nazaran yüzde elli bize nazaran yüzde yirmi beş ucuzdur.

(Bu fiyatlarr lokanta fiyatıdır)…

* * *

Gûya bir buçuk sene İngilizce okumuştum ve sanki İngilizceyi anlardım…

İndiğimiz odanın kapısı vuruldu ve gir dememi beklemeden yakası kolu yaldızlı, yeşil elbiseli bir iri adam içeri girdi… Elinde bir takım numaralar…. harıl harıl söylüyordu… Kulak verdim anlamanın imkânı yok…

— Ne istiyorsunuz? dedim…

Tekrar söylemeye başladı. Bu sefer ecnebi olduğumu ve yavaş söylemezse anlayamayacağımı söyledim… Lâkırdılarını biraz taneledi ve elinde arkası zamklı numaralardan birini yalayarak yüzüme dik dik bakmaya başladı… Sanki alnıma yapıştıracak gibi… Nihayet güçbelâ anladım ki; o gün gelen bagajları istiyormuş. Gösterdik… Birer numara yapıştırdı. Neden? orası malûm değil… Kapımı kapadım ve Londra’daki odamda yalnız kaldım… Pencereden dışarısı, oturduğumuz koca berhanenin geniş aydınlıklı boşluklarından birisi idi…

B. FELEK