Sitede yer alan tüm yazı, belge ve fotoğraflar “FBBM” Felek Belge Birikim Merkezi’nden alınmıştır. İzinsiz kopyalanması, çoğaltılması ve kullanılması yasaktır. Arşive yazı, fotoğraf ve belge girişleri devam etmektedir.

Lüzumlu bir ilan! (Cumhuriyet)

Lüzumlu bir ilan! (Cumhuriyet)

Cumhuriyet

Yayın Tarihi: 24.03.1946

HAFTANIN ŞAKALARI

LÜZUMLU BİR İLÂN!

Oturuyorduk. Şuradan buradan lâf ediyoruz. Hepimiz politika işlerinden, Rus demokrasisinden, İran davasından artık usandığımız için havai şeylerden konuşuyoruz.

Valide şimdiki kaçak irmiklerle iyi revani yapılamadığını, ben gazeteciliğin kârlı bir iş olmaktan çıktığını, hemşire (kızkardeş) İngilizce kursunun çok kalabalık olduğunu söylüyor, yeğenim elindeki deftere yaptığı kız resmini gösterirken aldı beni bir aksırık.

Valide:

— Hah! Eve nezle getirdin! Şimdi ne olacak? Hepimize geçer. Hadi git burnuna ilâç koy. Ağzına da.

Demeye kalmadı, kapı çalındı. Ben kapı açmasını sevmem. Bir çok sebepleri vardır. Bir kere soğuk gelir. İkincisi: bizim kapıya bana faydası olan kimse gelmez. Çoğu mutlaka kendi çıkarı için gelir. (Tabii misafirlerimiz bunlara dahil değil). Üçüncüsü sabahları ekseri sivil gezerim. Yani pijama ile dolaşırım. Bunun sebebi, yazı yazarken daha samimî olmak tasasıdır. Gömlekli, kravatlı yazı yazarken pek samimî değilmişim gibi bir fikir geliyor. Saçma ama böyle. Ne yapalım? Ve bütün bunlardan dolayı kapıyı ben açmadım.

Kız var, o açtı. Bir kalınca ses.. Postacı.. Bir telgraf getirdiler. Yüreğim oynadı. Makbuza imza ettim. Postacı bekliyor. Anladık ve anlattık, o gitti. Kâğıdı açtım:

«Tebrik eder, Nevzad’a ve ebeveynine uzun ömürler dilerim. — Faik»  

Bir daha okudum. Bizimkiler sordular:

— Ayol nedir o! Söylesene! Fena bir şey mi?

— Hayır, fena bir şey değil ama yanlış olacak, herhalde. Dur bakayım, dedim ve adrese baktım. Tamam ismimle, resmimle.

Telgrafı bir de onlara okudum.

— Bu Nevzad kim oluyor? diye sorunca hemşire cevabladı:

— Ayol anlamadın mı? Çocuğun olmuş da seni tebrik ediyorlar. Nevzad ne demek?

— Haaa! Hay Allah! Bu ne biçim şey böyle? Bizim telgrafhaneler de Allahlık! Dur ben şunu bir sorayım.

Geçtik telefonun başına. Keşide merkezi Şişli. Orayı bulduk. Numarasını verdik. Bir çeyrek sonra telgrafın aslı bulunmuş bize telefon ettiler. Adres de tamam metin de. Telgrafı verenin adresi Çekçek apartımanı bilmem kaç numara.

Gülümsedik. Ben yazımı yazmaya giderken kapı çalındı. Gene açtılar. Bir demet çiçek, bir kart. Tanımadığım bir Frenk ailesi:

“Felicitation et meilleurs voeux avec bonne santee pour Bebe-Felix”

— Bu da ne oluyor? Çiçeği alırken sordum:

— Kuzum, yanlış olmasın.

— Hayır pasam! Kâtta yazili. Nah burada.

Baktım. Adres tamam. Aldık çiçeği, verdik harcını. Herif gitti. Aldı beni bir gülme! Valide sordu:

— Nedir o?

— Hiç! Torununu tebrik ediyorlar.

— Hangi torunumu?

— Vallahi bilmem. Birisi bir oyun ediyor ama dur bakalım.

Çiçekler de güzel şeyler ha!

Öğleden sonra ben gazeteye gittim. Şöyle uğradım. Santral memuru beni dört kişinin aradığını; fakat isim vermediklerini söyledi. Akşam eve döndüğüm zaman evdekileri şaşkın vaziyette buldum.

Bir bebek çamaşır takımı, bir «dadı» isimli çocuk salıncağı, bir mama verilecek kaşık, bir gümüş kupa ve şekerler. Yarabbi sen bilirsin. Gülsen bir türlü, kızsan bir türlü.

Valide dedi ki:

— Ayol ne oluyoruz? Gizli çocuğun mu var?

İçerledim.

— Anne, ne biçim lâf o? Güldü.

— Ne bileyim, bu kadar da yanlışlık olur mu?

— Yanlışlık değil, bir azizlik ama.

— Bunların hepsi de mi azizlik kuzum?

— Dur ben bir bakayım, dedim. Gelen hediyeleri gönderenleri tetkike başladım. İçlerinden ikisinin sıkı fıkı dostlardan olduğunu görünce sevindim. Açtım onlardan birinin telefonunu:

— Alo! Beyefendi evde mi? Yaa? Ne zaman gelir?. Gece yarısı rahatsız ettim!. Rahatsız ettim..

Onu kapadık.. İkincisini açtım. Şükür, evde imiş.

— Alo.. nasılsın.. ben iyiyim.. çocuk mu? O da iyi, teşekkür ederim, zahmet etmişsin.. yalnız.. dur hele canım… Telâşlanma! Sen benim çocuğum olduğunu nereden öğrendin.. Ha? Zaman gazetesinde mi?. Amma yaptın ha!.. Ne günkü? Cuma günkü… güzel… neye soracağım kardeşim.. doğan çocuk benim değil.. Sus ağzını topla!. Onu demiyorum. Çocuğum falan doğmadı. Ortada fol yok, yumurta yok.. birisi muziplik etmiş.. benim haberim yok… Şaka eder miyim yahu! vallahi doğru söylüyorum.. ne yapacağım, tahkikat yapacağım.. böyle şaka da olur mu ya?. Orası öyle, bana bir zararı yok ama mahcub oluyorum kardeşim, herkes hediye gönderiyor. Şimdi bir çocuk yapmağa mecbur olacağım.. diye şakalaştım ve telefonu kapadım.

Ertesi gün. İlk iş ilân şirketi müdürü Salâh Kâmil’e gitmek oldu. Gülerek karşıladı:

— Gel bakalım baba! Ama sen de biraz geç kaldındı ha! Ne diye bize haber vermedin?

— Birdenbire oldu da haber veremedim.

— Nasıl şey o öyle?

— Haberimiz olmadan geldi!

— Kim?

— Nevzad..

— Bırak şakayı! Nasıl hanım?

— Kuzum çocuk benim değil.. yani benim çocuğum doğmadı.

— Amma yaptın ha! Dur bakayım… (Çıngırağı çaldı ve gelen memura) Hani Felek Beyin bir ilânı vardı. Getirsenize onun evrakını.

Beş dakika sonra daktilo edilmiş bir ilân müsveddesi:

«Gazeteci arkadaşlarımızdan ve tanınmış mizah muharrirlerinden Bürhan Felek’in bir erkek çocuğu dünyaya gelmiştir. Nevzat’a ve ebeveynine sıhhatler dileriz.»

— Kim getirdi bu ilânı?

— Vallahi bana senin şu kartını gösterdiler.. kimin getirdiğini sormadım.. hattâ sana telefon edecektim de görüşüyor çıktı sonra da…

Ve kartı verdi. Alelâde bir Bürhan Felek kartı. Arkasında da Salâh Kâmil’den ilânın konulmasını rica ediyorum..

— Bu kart benim değil..

— Deme!

— Vallahi değil! İşte benim kartım. (Cebimden kartımı çıkarıp gösterdim.)

— E bunu kim yapar?

— Zevzek mi ararsın? Bir şey değil şimdi bir de evdekileri inandırmak var..

— Canım, artık göz göre göre bir şey. Buna kim inanır?

— Başta sen inanmışsın yahu! Eve muttasıl tebrik telgrafları hediyeler geliyor.

— Ne zararı var. Hediyeleri al otur.

— Dolandırmış gibi oluyorum, kuzum.. hangi gazetelerde çıktı?

— Dur bakayım.. Sizinkine göndermemişiz.. Sen verirsin diye! Öteki gazetelerden de iki sabah, iki akşam gazetesine vermişiz.. Bir de Fransızca..

— Âlâ!. Şimdi çık işin işinden. Be kuzum! Sen benim çocuğum olmadığını bilirsin. Bu ilânları ne diye..

— Söylediğin lâfa bak! Ayol insanın çocuğu yokken, çocuğu olur. Yeminli değildin ya!

— O da var ya!. Hayır.. şimdi ne yapmalı?.. Bir tekzip mi versem, ne yapsam.

— Sen bilirisin ama, bu tekzibi verirsen seninle dehşetli alay ederler.. Onun için işi oluruna bırak!

— Hediyeleri?

— Onları istersen iade et! Fakat gazetelere işi düşürme. Ben senin yerinde olsam, hediyeleri de alırım. Çünkü nasıl olsa bu iş o yoldan duyulur, alay başlar…

Çocuğun sözleri de doğru! Bizimkiler kurt gibi bekliyorlar. Alay edebilirler. Edebilirler değil, mutlaka ederler. İlle şu bizim Celâl Naşir.. Hemen Amcabeyin ağzına düşeriz.

Lâhavle çekerek oradan çıktık.. eve döndük.. tamam bir hafta tebrik, hediye, çiçek, şeker falan filân.. Artık alıştık..

Birkaç gün evvel gazetede o günkü yazımı ikinci defa gözden geçirirken telefon çaldı. İdare’nin veznedarı:

— Ağabey, dedi. Senin bir kartın var.. İki yüz otuz yedi lira ödeyin diyorsun! Verelim mi?

Hemen fırladım..

— Ne söylüyorsun yahu! Benim öyle bir kartım falan yok! Aman herifi kaçırma! Dolandırıcıdır. Ben geliyorum.

Hemen aşağı koştum, vezneye girdim. Yaşlı başlı, sakince, elinde çantası bir adam.. Orada oturmuş bekliyor. Girer girmez veznedar Sadi elime bir fatura, bir de ilişik kart verdi. Karta baktım, Salâh Kâmil’e gönderilenlerin ayni.. Arkasında «işbu fatura bedelinin hesabıma mahsuben ödenmesi rica olunur.» diye yeni yazı ile yazılı.. Faturaya baktım.. İsmini buraya yazmak istemediğim maruf bir yabancı hastanenin kâğıdı.. Müfredat çok değil. Yüz lira hastane ücreti, yüz lira doğum, otuz küsur lira ameliyathane ve ilaç masrafı…

Yekûn şu kadar.. Adama sordum:

— Bu ne bu?

Bir Ermeni olduğu şivesinden anlaşılıyordu

— Efendim, bendeniz tahsildarım. Ne olduğunu bilemem…

— Sizi kim gönderdi.

— Direksiyon..

— Bir dakika müsaade edin!

Açtım.. telefonu.. hastaneyi buldum.

Yarı İngilizce, yarı Türkçe konuşan birisi. Anlaşmak kabil olamadı.. Her şeyden evvel tahsildarı savdım..

— Kuzum! Sizi dolandırmışlar. Bu fatura benim değil..

— Ve lâkin beyefendi kartınız var.

— Kart da benim değil…

— Çocuk?.

— O da benim değil..

— Fakat beyefendi şerefiniz…

— Şeref de benim değil.. Borç da değil, lohusa da değil.. değil kuzum anladın mı değiiiil! İşte o kadar.

— Lâkin bendeniz İdare’ye…

— İdare’ye git, nereye gidersen git..

Herif gitti.. Sadi benimle alaya başladı.. Fakat aldı beni bir öfke. Atlayınca bir taksiye doğru hastaneye.. İşi sorduk.. Yirmi beş yaşlarında kadar sarışın bir kadının on gün evvel bir gece doğum için getirildiğini, benim namıma yatırıldığını, çıkarken de faturanın gazeteden alınması için bir kart verilerek bırakıldığını, hastane bu şekilde para tahsilini kabul etmek istememişse de lohusa ile çocuk araba ile gitmiş olduğu için bu şekli kabule mecbur kaldıklarını öğrendim.. Müdire hanım harıl harıl:

— Rica ederim beyefendi. bizim hesap açık kalmasın.. Siz parayı veriniz. Bu çocuk çok güzel var. Almak lâzım.

Güldüm.. ve kendilerine polise müracaat için tavsiyede bulunduktan sonra işte şu ilânı buraya yazmağa karar verdim:

«Bugüne kadar hiçbir kimseden hiçbir şekil ve cinste çocuğum olmadığını ve bu gibi iddiaların tamamen uydurma olduğunu ilân eder, bu yüzden maddî, manevî hiçbir mesuliyet kabul etmeyeceğimi beyan eylerim.»

B. FELEK