Sitede yer alan tüm yazı, belge ve fotoğraflar “FBBM” Felek Belge Birikim Merkezi’nden alınmıştır. İzinsiz kopyalanması, çoğaltılması ve kullanılması yasaktır. Arşive yazı, fotoğraf ve belge girişleri devam etmektedir.

O Devrin Ramazanı

O Devrin Ramazanı

Milliyet Magazin

Yayın Tarihi: 08.10.1972

Sayfa: 3

Yaşadığımız Günler

O Devrin Ramazanı

Eski Ramazanları ya yaşıtlarımız, ya ağabeylerimiz zamanın yeni nesillerine anlatmışlardır. Hâlâ bunu anlatanlar vardır.

Gene de herkes o Ramazanların hikâyelerini dinler, zevkle bekler… Eskiden radyolarımız, şimdi televizyonlarımız Ramazan gelince müşterisine o âlemi yaşatmak ister. Gazeteler, sayfalar doldurur… Allaha şükür biz o devri yaşamış olmanın keyfi içinde, fakat onun bedeli olan yılların hamulesi (yükü) altındayız. Gene de şükrederiz ki; bu satırlarla okuyucularımıza doğruya yakın malûmat verebiliyoruz.

Gerçekler ve vakıalar, – zamanda olsun, mesafede olsun-  uzaklaştıkça bulanıklaşır ve hayale kadar dönüşür. Ramazan hikâyelerini okudukça bunu her sene daha açık seçik görüyorum. İftarından, eğlencesine, karagözünden orta oyununa, hatta ibadetinden, âdetlerine kadar nasıl başka türlü anlaşılıyor?

Nitekim bugün 40 yaşında olanlar dahi 50 yıl evvelki Ramazanları bilmezler. Bildikleri de bir efsaneler karmasıdır.

10 yaşımdan 29 yaşıma kadar deliksiz 19 yıl oruç tuttum. Sonra askere gittim. Dört sene “seferi” idik. Ondan sonra da Allah taksiratımızı affetsin, ağır işlere girdik, tutamadık. Aç kalmaya dayanamayan mide hastalıklarımız oldu, velhasıl ne ise; dinleyin:

Bayram sabahı kazasker efendiyi tebrike gitmişler. Bir de Bektaşi babası var aralarında. Molla:

Bu sene Lehülhamd Ramazan-ı Şerifi yalnız bir gün kaza ile tuttuk. O gün de rahatsız idim. Kaçırdım, dedikten sonra Bektaşi’ye:

— Baba efendi, siz nasıl ettiniz? Diye sorunca baba cesaretle:

— Dainiz (duacınız) de efendimizin kaçırdığı o “bir” günü tuttum, ondan sonra ipin ucunu kaçırdık. Ama bunlar bizimle Allah arasındaki “hesap”lardır. Sizi ilgilendirmez…

Deyip, eski Ramazanlara dönelim…

15 ŞABAN GELDİ Mİ?

Ramazan ayı İslam âleminde bilhassa İstanbul’da bir büyük sosyal, ekonomik ve güzel hareket vesilesi olurdu. Çünkü Türkiye’de gece hayatı, hem de sabaha kadar ancak Ramazanda yaşanırdı. Çoğu kimseler sahurda iştahla yiyebilmek için uyumadıklarından, gece vakit geçirmek için türlü vesileler arar bulurlardı. Tiyatrolar, Karagözler, Meddahlar, ince saz takımları kıraathaneler, hep bu oruç ayında uyanır revnak (gözalıcı canlılık) bulurdu. Bunu anlatmak için Şaban sonundan gelip Ramazana girelim.

Berat (Beraat) Kandili (15 Şaban) geldi mi Ramazan geldi sayılır… Bakkallar, şekerciler dükkânlarını süslerler, camiler, mescitler süpürülüp temizlenir, kandilleri kontrol edilir, mahya ipleri çekilir. Birçok aileler ölmüşlerinin ruhuna camilerde meşhur hafızlara mukabele okuturlardı. Yani, Ramazanda tamamlanmak üzere Kur’an-ı Kerim hatmettirirlerdi. Fakir, zengin her aile mutlaka bir kere Ramazanlık zahiresini (yiyeceğini) düzerdi.

Biraz yağ, biraz pirinç, biraz makarna, zeytin, peynir, pastırma, sucuk, un, şeker, reçel. Mevsim ne olursa olsun Ramazanda balık ve zeytinyağlı yemek yenmezdi.

HİLAL’in GÖRÜNMESİ

O devirde Ramazan mutlaka “Rûyet-i hilâl” yani Yeni Ay’ı görmek yahut Şaban’ın otuzu doldurmasiyle ilân edilirdi. Bu usulün birçok mahzurları vardı. Çok defa Ramazan baştan eksik tutulur. Bazen de gün ortasında Ramazan veya bayram ilân edildiği olurdu. Ne ise bunu münakaşa etmenin yeri bu değil. Bugün artık Ramazan hilâlin hangi memleketlerin veya şehirlerin ufuklarında görülebileceği kozmografya hesaplariyle yıllardan evvel bulunmuş, asırlık takvimlere geçmiş olduğundan rüyet meselesi kalmamıştır. Bir memlekette hava bulutlu olur veya bir şehirde sis olur, Ay görünmez. Halbuki hava temiz olsaydı görülecekti. Çünkü güneş battığı zaman Yeni Ay ufkun üstünde idi. Tabii bu hesaplar 1380 sene evvel orucun farz olduğu zaman Araplarca malûm değildi. Onun için hilâlin rüyetini veya Şaban’ın itmamı (tamamlanması) şart olmuştu. Başka pratik usul yoktu.

Şimdi buna lüzum kalmadı diyerek girelim Ramazana. Oruç günü çoğu zaman evvelden belli olmazdı, ama Şaban 30 çekiyorsa, Ay görülse de görülmese de Ramazan başlardı. Ramazandan bir gün evveline “Yevmi-şek” şüpheli gün denirdi. Yani olur ki bir yerde Ay görünmüştür. Bunun hâkim huzurunda ispatına kadar öğle zamanı gelir, derken toplar atılır ve Ramazan ilân edilirdi.

Ramazanda bütün iş ve ticaret hayatı ağırlaşır, devlet daireleri öğleden sonra başlar, ezana bir saat kala daireler ve iş yerleri boşalırdı. Doğrusunu isterseniz Ramazan ayı devlet daireleri için adeta tatil gibi idi. Memurlar camiye gitmek bahanesiyle işlerinden ayrılır, kimse bir şey demez, zaten daire şefleri de işlerini pek sıkı tutmazlardı. Askeri mektepler ise imtihanlarını bitirip yıl tatilini Ramazanda yaparlardı.

Bir Ramazan günü, İstanbul’da öğle ile başlardı. Herkes öğleye kadar uyurdu. Öğleden sonra işine gidenler, camiye gidenler olurdu. Lokanta, aşçı dükkânları, kahveler gündüzleri işlemez, geceleri sahura kadar açık kalırdı. O zamanlar dükkân açıp kapamak nizama bağlı olmadığından bakkallar bile geceleri açık olurdu. Akşam üzerleri, iftara yarım saat kala sokaklarda bir gidiş geliş olurdu. Erkekler evlerine döner, çocuklar bakkaldan, fırından veya muhallebiciden yahut turşucudan bir şeyler alıp getirir, herkes iftar sofrasına oturduğu sırada sokaklarda kimse görünmezdi.

İstanbul’da Selimiye’den İstanbul’a doğru, Sultanahmet meydanından Anadolu yakasına karşı zannederim, üç top atılarak iftar zamanı ilân edilirdi. Boğaziçi tarafları için de Nakkaş tepeden top atılırdı. Âdet zeytin tanesiyle oruç bozmaktır. Ondan sonra iftarlık yenirdi. İftarlık dediğimiz şey ailenin haline vaktine göre zeytin, peynir, sucuk, pastırma, reçel, simit veya pide ve bunların çeşitleri zengin ve sofu ailelerde hurma da bulunurdu.

Bizim evimizde, zeytin, kaşar peyniri, sucuk, pastırma ve bir iki türlü reçel yenirdi. İftarlıktan sora eskiden akşam namazı kılınırmış, benim zamanımda bunu yapanlar pek az kimselerdi, ondan sonra çorba, kıymalı veya pastırmalı yumurta, et yemeği, hamur işi veya pilav ve tatlı yahut da hoşaf. İftarda mutad (alışılagelmiş) olarak tıka basa yemek yenirdi, ondan sonra teravih namazına gidilirdi. Hiç bir eğlence teravih bilmeden başlayamazdı

İşin garip tarafı şudur ki, 20 rekât olan ve yatsı namaziyle birlikte kılınan bu teravih namazı İslâm dininin ibadet disiplininde ne Allah’ın, ne Peygamberin emridir. Rivayete göre Peygamber bir kere 8 rekât kılmıştır. Din ulemasından merhum hoca Zihni Efendi’nin tarifine göre “efdali regaaibi nevafildendir” yani nafile namazlarının rağbet görenlerinin en nafilesidir. Mübarek hoca “nafile namazıdır” diyememiş, buna rağmen bütün sene farz namazları kılmayanlar Ramazanda teravih kılarlar. Ne hikmettir bilinmez; ama güzel şeydir. Bu teravih namazının icadına sebep, bence iftardan sonra bir, bir buçuk saat sonra ibadet şeklinde ve beden hareketleriyle hazmı kolaylaştırmak ve sahura yer hazırlamak olsa gerektir.

Teravihte makbul olan imam, çabuk kıldıran imamdır. Bizim Selimiye dergâhının imamı hoca Tahsin Efendi vardı, rekor onda idi. Yatsı ile beraber yarım saatte teravih kıldırırdı. Sağ olsaydı “Jet İmam” dense yeri olurdu.