Sitede yer alan tüm yazı, belge ve fotoğraflar “FBBM” Felek Belge Birikim Merkezi’nden alınmıştır. İzinsiz kopyalanması, çoğaltılması ve kullanılması yasaktır. Arşive yazı, fotoğraf ve belge girişleri devam etmektedir.

Olimpiyatların kurucusunu nasıl tanıdım (Milliyet Magazin)

Olimpiyatların kurucusunu nasıl tanıdım (Milliyet Magazin)

Milliyet Magazin

Yayın Tarihi: 12.11.1972

Sayfa: 3

Yaşadığımız Günler

(1924 Paris Olimpiyatları)

Olimpiyatların kurucusunu nasıl tanıdım

Öğle yemeği vakti geldi. Vapurun yemek salonuna indik masada 24 kişi idik. Herkesin tabağına beşer tane yeşil çiğ bakla konmuştu. Yerlerimize oturduktan sonra bize servis yapan garsonu çağırdım.

— Bu ne? dedim.

— Bakla! dedi.

— Bakla olduğunu biliyorum. Bizim tabaklarımıza neden koydunuz?

— Hors d’oeuvres (çerez) diye koyduk…

— Bunu nasıl yiyeceğiz?

— Yeşil kabuğu atıp içini yiyeceksiniz!

— Bizim memlekette baklayı bu haliyle ineklere verirler. Kaldırın bunları çağırın şefinizi…

Bu muhavere 1924 ortalarında İstanbul’dan Marsilya’ya giden Jack Fresine ismindeki 12 bin tonluk kargonun yemek salonunda geçiyordu… 24 kişilik ilk Türk olimpiyat kafilesi sekizinci Paris olimpiyatlarına gidiyordu.

İLK KAFİLE

Bizim başımıza bu derdi, rahmetli Selim Sırrı Bey sardı. Kendisi o zaman Beynelmilel Olimpiyat Komitesi Türkiye murahhası idi. Türkiye’de “İdman Cemiyetleri İttifakı” adındaki spor teşkilatı 1923 de rahmetli Ali Sami ve Yusuf Ziya sonradan Şeref, Ahmet Fetgeri, Menemencioğlu Tevfik ve daha beş on arkadaşla birlikte kurulunca memleket sporu hemen bir şahsiyet kazandı. 1924 de de sekizinci olimpiyatlar Paris’te -ikinci defa olarak- yapılıyordu. Selim Sırrı Bey hemen faaliyete geçti. İlk işi Türkiye Millî Olimpiyat Komitesini kurmak oldu.

Bu satırları yazarken önümde o zaman Ali Sami merhumla birlikte hazırlayıp neşrettiğimiz olimpiyat oyunları ismindeki kitap duruyor. Gayretli adamlarmışız, para yok, pul yok…

Olimpiyat oyunları komiteleri, nizamnameleri programları hakkında fîsebîlillâh (Allah için) 100 sayfalık bir eser neşretmişiz. İlk Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi burada yazılı tarihî bir bilgidir. Tam 48 yıllık dava “Cumhuriyet” den iki yaş genç… adlarını aşağıya aynen geçiriyorum:

Reis-i Fahrî: Başvekil İsmet Paşa Hazretleri

Heyeti İdare:

Reis: Selim Sırrı Bey; Beynelmilel Olimpiyad Cemiyeti Türkiye murahhası,

Reisi sâni: Hasip Bey; Sabık Ziraat Müdürü Umumisi,

Kâtibi Umumî: Ali Sami Bey; Türkiye İdman Cemiyetleri ittifakı Reisi,

Aza: Burhanettin Bey (ben) Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı Reisi Sanisi,

Aza: Sabit Servet Bey; TİGİ Muhasebecisi,

Aza: Refik İsmail Bey; Vükelâyı Deaviden,

Aza: Sûdi Bey; TİGİ İstanbul Mıntıkası Reisi,

Aza: Ziya Bey; Futbol Federasyonu Reisi,

Aza: Menemenli Zade Muvaffak Bey.

Bu heyetin seçilmesinde bir takım sebepler vardı. Meselâ reisisâni Hasip Bey meşhur bir eskrimci idi ve modern olimpiyatların kurucusu Baron De Coubertin Paris’ten arkadaşı idi. Baron da eskrim yaparmış. Refik İsmail Bey o zaman Halk Fırkasının İstanbul mümessili idi. Siyasî cepheyi içimize almazsak şüpheyi celpederdi. Sudi Bey eski ittihatçı ve yeni politikacı, çok girgin bir adamdı. İstanbul sporcuları elinde idi.

Merhum Ziya için bir şey demeye lüzum yok… Futbol Federasyonu’nu ve bizi Avrupa’ya tanıtan adamdı.

Menemenli zade (Menemencioğlu) Muvaffak bey ise içimizde tam manasiyle amatör sportmen ve Avrupa görmüş bir zat idi. Fenerbahçe kulübünün ileri gelenlerinden bulunuyordu.

BAKLA MESELESİ

Bakla meselesi kolay halledilemedi. Vapurda bize 24 yer tutmuş olan Yusuf Ziya merhum ucuz olsun diye yemeği üçüncü sınıftan ödemişti. Gemi komiseri yemekleri düzeltmek için adam başına 500 Frank fark istedi… Bu da 24X500=12 000 Frank ediyordu. Halbuki kafilenin ilerideki masrafları için benim yanımda topu topu 15 Bin Frank vardı.

Bir iki gün haşlanmış nohut salatası, kızartılmış Morü balığı (morina) tuzlaması gibi şeyler yedikten sonra gemiciler bize acıdılar. Ve geminin asıl büyük hamulesi olan diri tavuklardan günde beş on tane satın alırsak aşçı başının pişireceğini söylediler.

Ambar ve güvertede kafesler dolusu tavuklardan zaten her gün 30-40 tanesi ölüyor ve denize atılıyordu. Varna’dan gelen bu hamulenin Türk bekçileri bu işe razı olmadılar… Fakat Bulgarları kandırıp bize her gün 5-10 tavuk sattılar. Biz de Marsilya’ya kadar onunla geçindik…

ON GÜN YOLDA…

İstanbul’dan Marsilya’ya 10 günde gittik. 20 nci Olimpiyat Kafilesi İstanbul’dan Münih’e 2 saatte gitti.. Düşünün aradaki farkı ve değişiklikleri.

Biz on günde Marsilya’ya vardıktan sonra Marsilya’dan Paris’e de büyük kısmı gece geçen 14 saatlik yorucu bir tren yolculuğu ile Paris’in Lyon garına, oradan hemen yeraltı treniyle şehrin Champerret kapısına gene oradan elektrikli trenle Olimpiyat Köyü’nün ve Stad’ının bulunduğu Colombes (Kolomb) köyüne vardık ve Olimpiyat Köyü’nde ikametimize tahsis edilmiş olan tahta barakalara yerleştik.

24 Olimpiyatı’nı görmemiş olanlar 72 Münih Olimpiyatı’nın bu büyük hareketin ve sporun ne kadar ilerlemiş ve değişmiş olduğunu takdir edemezler.

Köye varır varmaz bizim ataşemiz olan Mösyö Lacroix adındaki Fransız – ki Paris’ten beri bize refakat ediyordu – bizi aldı. Hemen beş dakikalık mesafede olan Colombes stadına götürdü. Fransa – Amerika arasında Rugby finali oynanıyor ve Fransızlar şampiyonluk bekliyorlardı…

Yorgun argın stada gittik. Amerikalılar Fransızları 11-3 gibi büyük farkla perişan ettiler ve şampiyon oldular. Üstelik tribünlerde bir Amerikalı ile bir Fransız kavga ederken Fransız’ın Amerika’yı itmek için uzattığı şemsiyenin demir ucu Amerikalının gözüne girip adamı öldürdü. O ilk günün kötü intibaını hala hatırımdan silemem.

Ertesi gün gidip Beynelmilel Olimpiyat Komitesi Reisi ve Olimpiyatlar’ın kurucusu Baron Pierre de Coubertin’i ziyaret edecektik. Bizi köyümüzden Paris’e gene ataşemiz Mösyö Lacroix götürdü. Umumiyetle ataşeler temsil ettikleri memleketlerin vatandaşlarından olimpiyatların yapıldığı şehirde ikamet eden birisi olur. Ama biz o sıralarda Paris’te alelacele kimseyi bulamamış olmalı idik de… Bu Fransız gencini Selim Sırrı beyin tavsiyesiyle ataşe yaptık. Ne ise…

O gün giyindik kuşandık çoğumuz kalıblı fes, bazılarımız da güzel kalpaklar giydik. Colombes’dan elektrikli trene bindik, güzel aydınlık vagonlar, 24 tane yabancı vagona dolunca oradaki birkaç Fransız’ın merakı kabardı. İçimizde Fransızca bilen birkaç kişi vardı. Hepsi güzel güzel çocuklar olan bu kafile kimlerdi? Şimdi hatırlayabildiğim kadariyle Kadri, Zeki, Nihad, Alaattin, İsmet, Sabih, Ali, Kadri, Nedim, Cafer, Bedri, Cemal, Leblebi Mehmet, Muslih, Hamit, Bekir daha var ama hatırlamıyorum.

İlk olimpiyat kafilesi 19 futbolcu İdareci idik. Ben takımı teşkil eden üç büyük kulüpten, ismen Galatasaray, Fenerbahçe ve Altınordu’dan hiç birine mensup olmadığım için kafile başkanı oldum. Ziya, Federasyon reisi, Hamdi Emin ikinci reis, otomobil Nuri, Altınordu’lu, mutemet idi. Billy Hunter adındaki İskoçyalı da Millî takımın antrenörüydü. Türklere futbol oynamasını ve top vurmasını bu adam öğretmişti…

Trende Paris’e doğru giderken vagonun orta yerinde duran üstüne yağlı bir tulum geçirmiş, boynunda gene yağlı bir mendil bağlı sarhoş birisi bize Fransızca laf atmaya başladı. Önce ben farkına varmadım; ama otomobil Nuri:

— Ben bu herifi döverim! deyince gözüm açıldı. Zavallı sarhoş şöyle konuşuyordu:

— Ben Muhammed’i tanırım, çok iyi dostumdur. Ve bir takım sarhoş saçmalarından sonra;

— Zaten Paris’te yabancılardan başka kimse kalmadı. Deyince bizim ataşe cevap verdi:

— Ve sarhoşlardan başka. Adam duymadı bile…

Biz gidiyoruz, herif laf atıyor. Ben Nuri’yi yatıştırırken Fransız yolculardan biri herife çıkıştı..

— Ne rahatsız ediyorsun bu yabancıları. Onlar bizim misafirlerimiz. Olimpiyatlara gelmişler… Herif:

— Bana vız gelir! falan gibi cevap verirken karşıdan başka bir Fransız yolcu Fransız’a çıkıştı:

— Siz ne karışıyorsunuz? Ne isterse söylesin!..

— Ama bunlar yabancılardır. Bize misafir gelmişler…

— Onlar kendilerini müdafaa etsinler. Bu iş size düşmez…

— Ne demek. Ben memlekete misafir gelenleri müdafaa ediyorum.

— Edemezsin!..

İkisi de ayağa kalktılar. Biz kenara çekildik tam o sırada tren bir tünele girdi. Zifiri karanlık. Bir dakika sonra tünelden çıktığımız zaman iki Fransız yerlerine oturmuş, sarhoş da hala mırıldanıp duruyordu. İlk istasyonda tren durduğu zaman biletçi yolcuları rahatsız eden sarhoşu çağırdı kapının yanına. Oradan da aynı seviyede olan perona itip kapıyı kapamasiyle trenin hareketi bir oldu. İlk şaşkınlığı geçirdikten sonra adamın uzaklaşan trene yaptığı son derece çirkin el hareketi göz levhamdan bir türlü silinmez. Çok yer gezdim. Fransa’da gördüğüm bu kadar müstehcenini (ahlaksızcasını) hiçbir memlekette görmedim.

Beynelmilel Olimpiyat Komitesi’nin bürosu o zaman Paris’te Concorde (Konkord) meydanına Bahriye Nezareti tarafından açılan, adını hatırlayamayacağım bir yan sokakta idi.

İkinci kattaki bürosunda adamı ziyaret ettik. Pek memnun oldu. Biz yolda iken çekilmiş olan kur’ada, futbol turnuvası kur’asında, rakibimiz Çekler çıkmıştı. Baron bizi teselli etti;

— Kim bilir siz de nasıl bir oyun oynayacaksınız? Bakınız hiç ismini işitmediğimiz Uruguay adında bir memleketin futbol takımı önüne geleni yene yene geliyor, dedi ve bize muvaffakiyet temenni etti.

Bugüne kadar yaşasaydı Münih’teki hâdiseden dolayı mutlaka yüreğine iner ölürdü. Tam amatör, melek gibi idealist, dünyanın ve beşeriyetin istikbaline ve tekâmülüne güvenmiş iyi kalpli bir pedagog idi. Varını yoğunu bu uğura harcadı. İsviçre’de yokluk içinde vefat etti.

Baron Pierre de Coubertin’in aldandığı nokta beşeriyetin medeniyetle daha iyi huylu ve daha mazbut olacağı kanaati idi. Halbuki medeniyet daha doğrusu terakki, insanları daha mütecaviz, daha şirret ve daha asi hale getirdi… Bu onun iradesiyle zekâsı arasında denge kuramayışının bir neticesidir.