Sitede yer alan tüm yazı, belge ve fotoğraflar “FBBM” Felek Belge Birikim Merkezi’nden alınmıştır. İzinsiz kopyalanması, çoğaltılması ve kullanılması yasaktır. Arşive yazı, fotoğraf ve belge girişleri devam etmektedir.

TRT’ye dair (Milliyet)

TRT’ye dair (Milliyet)

Milliyet

Yayın Tarihi: 01.06.1972

Sayfa: 2

TRT’ye DAİR

TRT Demek «Türkiye Radyo – Televizyon Kurumu» demektir. Kullana kullana aslını unutuyoruz. CHP gibi oluyor. (Aman politikaya dokunmayalım. Bir bulaşırsa, insan paçasını kurtaramaz: Emsali meydanda!)

Şimdi söylersem övünüyor dersiniz; ama Türkiye’de televizyonda ilk konuşan adam benim. Bir kere daha yazmıştım. Teknik Üniversite’nin vericisini ilk önce ben açtım.

Radyoya gelince, eskiden Ankara’ya sık sık giderdim. İnsanlar birbirini severdi. Demokrasi pek geniş değildi ama dostluklar sağlamdı. Radyo binası başka yerde idi. Benim Fuat Münir adında bir Üsküdarlı arkadaşım vardı. O da oranın müdürü idi. Ben Ankara’ya geldikçe, radyoda bana konuşmalar yaptırırdı. Tabii para falan almazdım. Ama radyoda sohbet türünü de ben açmıştım. Ve hiçbir zaman yazılı konuşmamıştım… Bunları neden söylüyorum? Yani bizim de bu işte amatör olarak emeğimiz geçmiştir. Yeniler bilmezler. Şimdi bu lâflardan sonra doğrusunu söylemeli, kim yaptı; nasıl oldu? Ama Musa Paşa işbaşına geçtikten sonra televizyon şebekesi bir genişledi. Yalnız Ankara’ya münhasır olan neşriyat İstanbul’a, İzmir’e, daha sonra Eskişehir’e, şimdi Kütahya Balıkesir’e ve Edirne’ye kadar gitti. Geçen akşam gene televizyonda verilen izahattan anladık ki şebeke daha da genişleyecek, kuvvetlenecek, hem televizyon, hem radyo bütün Türkiye’ye yayılacak.

*

Ben bunun ne demek olduğunu bilirim. Çünkü her gün Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Kıbrıs, Arap radyoları ve Rusya’yı dinleyen ve televizyonlarda onların yayınlarını gören binlerce yurddaşımızın ne gibi propaganda tesiri altında bulunduğunu bilirim de. Onun için hükûmeti ve bu işin başındakilerini takdir ederim. İyi ve pek lüzumlu bir hizmet yaptılar, yapıyorlar.

Halbuki daha iki sene evveline kadar televizyondan bahsetmek bir ihanet, bir cinayetti Türkiye’de… Ne kadar ağzı kara varsa adama hücum ederdi… Ne emperyalist uşaklığı kalırdı, ne alçak burjuvalık!… Kimdi bunlar bilmem! O benim işim değil… Ama köprü bir, televizyon iki… Bu iki lüzumlu ve faydalı teşebbüse karşı çıkanların şirretliğinden ve şiddetinden bu konuya el sürmeye cesaret edenlerimiz pek az kalmıştı. Ben sonuna kadar bunu savundum. Ve çok şükür realize edildiğini görüyorum.

*

Şimdi gelelim madalyanın öbür tarafına… Radyo programları bazı enteresan yarışma programları, klâsik müzik neşriyatı gibi maddelerle oldukça çekilir haldedir. Lâkin televizyon programları daha o hale gelmedi… E, program çekici olmazsa şebekenin genişliği neye yarar? Adam kapatır yahu! Bunu söylemeyi ben vazife bilirim. Evvelâ programların bünyeleri çok «monoton» dur. Bunu türlüleştirmeli, sonra program maddesine konan şey konser mi? uzun sürüyor; konuşma mı? uzun sürüyor, oturum mu? uzun sürüyor. E, bizde istasyon tek… Radyo gibi değil ki:

— Beğenmezsen öteki istasyona geç diyesiniz! Hem neden böyle olsun?

Sonra yan spikerlere yâni neşriyat dışı lâflara, hele sporda fazla yer veriliyor. İnsanlar onun canlısını o kadar uzun dinlemez. Bu kısımları kırpmalı, hem çok kırpmalı. Geçen pazar akşamı, sebebi nedir bilmem. Spor programı o kadar uzatıldı ki; Galatasaray ve Eskişehir, maçlarını bekleyemedik… Yattık…

*

Bütün bunlar mutlaka bu işten anlayan ve mütemadiyen öğrenmeye, incelemelere çalışan bir söz neşriyatçısını bekliyor. Böyle bir adam yok. Geçende de yazdım. Konuşmaları evvelden alıp kontrol etmeli… Yazılı konuşmaları mümkün mertebe azaltmalı, sesi iyi olmayanları, tatlı konuşamayanları kamera önüne çıkarmamalı… Bunlar olmazsa insan beziyor, bıkıyor.

— Aa! Gene mi traş? diyor. Televizyon hiç zora gelmeyen bir marifet. Bundan beklenen hizmetler var. Kültürel, millî – ilmî ve ruhî hizmetler! Bunun gerçekleşmesi için yayınların sempatik olması, insanların zıddına gitmemesi, soğuk olmaması, hatta propaganda kokmaması lâzımdır. Âlem böyle yapıyor bunu! Televizyon, fonojenik ve fotojenik olmayanları kamera önüne getiremez. Mecbur olursa mutlaka makyaj, ışık ve ses ayarlaması yapmak gerekir. Kolay iş değildir bunlar… Bilgi lâzım, görgü lâzım…

Diyecek o dur ki; bu kadar milyonlara mal olan ve gerçekten çabuk yayılmış bulunan millî radyo ve televizyon şebekesinin başarılı olması için mutlaka programın, seslerin, sözlerin ve insanların iyi seçilmesi lâzımdır. İnsan her şeyi bilemez. Bu iş de bizde pek yenidir. Kusurunu gördükçe söylemek bize, dinlemek size düşer… Kaldı ki her söyleneni de televizyona geçirmek bazan maksadı baltalar. Bazı konuşmacılar ve bu arada bazı sporcular alenen söylenmesi sakıncalı olan lâfları şakır şakır konuşuyor ve buna da spikerler müdahale etmek şöyle dursun, bazan çanak tutuyorlar… [Güreşçilerin ve boksörlerin açlıktan şikâyetleri gibi…] Yakışır mı devlet radyo ve televizyonunda pehlivanlarla, boksörlerin açlıktan şikâyet etmeleri… Bunu nasıl neşrederler? Dış etraftaki dost düşman ne der?

— Yahu! Halimize şükredelim. Bak, pehlivanlar bile açmış Türkiye’de! demezler mi?

Üstelik bu rivayet de ezbere olursa!

B. F.