Sitede yer alan tüm yazı, belge ve fotoğraflar “FBBM” Felek Belge Birikim Merkezi’nden alınmıştır. İzinsiz kopyalanması, çoğaltılması ve kullanılması yasaktır. Arşive yazı, fotoğraf ve belge girişleri devam etmektedir.

Uçak korkusu (Milliyet)

Uçak korkusu (Milliyet)

Milliyet Magazin 16.02.1975 Sayfa:14

Bir dostum vardır: uçağa binmez. Sade uçağa değil, asansöre de binmez. Ömrü billah binmemiştir.

Günün birinde uçakla – maa’aile – Almanya’ya gideceği tuttu. Günlerden bir pazar günü idi.

Aziz dostum Vasfi Rıza, bu yolcumuzun yakını idi.

Hadi Yeşilköy’e kadar gidelim. Şuna cesaret verelim dedi.

Eh, pazar günü işimiz yok. Hava da fena değil. Gittik Yeşilköy’e…

Yolcu dostumuz bir iki viski içmiş, bir iki de Pertrankil denilen yatıştırıcı ilâç hapı yutmuş. Ama korku berdevam. Meydanda uçakların kalkıp indiğini gördükçe fena oluyor.

Bir ara kayboldu. Uzun zaman sürdü. Sonra geldi. Fitil. Bir sigara yaktı. Uçaklara doğru dalgın dalgın baktı. Nihayet güçbelâ yolcu ettik.

İki gün sonra Roma’dan bir kart aldık. “Roma’ya geldik. Bir karış büyüdüm. Buradan trenle yoluma devam ediyorum”

Yani orta yerde biletini falan düşünmeden bıraktı. Hâlâ tayyareye (uçağa) binmez… Başka her vasıtaya eyvallah ama uçağa:

— Hayır!

Korkunun mantığı yoktur. Aslan gibi adamlar tanırım. Fındık sıçanını görünce korkudan düşer bayılır. Hemşiremin (kızkardeşimin) çekirgeden ödü kopar. Ben akrepten bir, siyah örümcekten iki, pek korkarım. Yılan falan vız gelir…

Ama uçak kazalarını gördükçe, hele sebeplerini, tekâmüllerinin bir neticesi olarak müşahade ettikçe ne yalan söyleyeyim korkmaya başladım. Halbuki ben uçaktan korkmazdım. Bu vesile ile size 25 yıl önceki bir uçak seyahatini anlatayım.

1950 senesi… İlkbahar falan… İngiltere Hükûmetinin davetlisi olarak 6 Türk gazetecisi Londra’ya uçacaktık.

Kimler vardı: İzmir’den Halûk Cansın, merhum Orhan Rahmi, İstanbul’dan ben, Valâ Nurettin, Ankara’dan eski arkadaşım Münir, biri daha hatırlayamadım. Güzel bir ekip. Yanımızda da ilk mektepte kendisine Türkçe hocalığı ettiğim, İngiliz Kültür Heyeti memurlarından Benda adında cin gibi bir Maltalı genç. (Şimdi çok ilerledi. İngiliz basınında bazen Türkiye’ye dair yazıları çıkıyor.) Ben kendisine gençliğimizde Türkçe hocalık ettiğimiz frenk mekteplerinin birinde alfabe ve kıraât okutmuştum.

Ne ise mühim olan o değil.

Gelelim seyahate.

Dâvet İngiltere’den gelince; tabii İngiliz uçağı ile gidecektik. Bilmiyorum o zaman hangi şirketlerin uçak servisi vardı? Ama İngiltere hükümetinin dâvetlisi olarak İngiliz uçağı ile gidecektik. İstanbul’dan uçağa bindik.

Tek pervaneli, bugün meydanlarda nesline tesadüf edilmeyecek kadar küçük bir uçaktı. Bir kaptan, bir hostes 25 yolcu. Tabii, bu kadar küçük uçak tek pervane ile direkt Londra yapamazdı. Ve şöyle gittik: İstanbul, Atina, Roma, Nis, Brüksel, Londra…

Tabii bir gün sürecekti bu yolculuk. Her konakta ikmal yapıyorduk…

Ne ise efendim. Bindik uçağımıza. 1946 yılına kadar beni deniz tutardı. Yani vagotonik bir bünyem vardı. En ufak sallantıdan merkezi sinir sistemim müteessir olurdu. 1946’da galiba “Tırhan” vapuruyla bir Mısır seyahati yapmıştık. Vapur İzmir’den Pire’ye giderken Adalar denizinde şarktan (doğudan) garbe (batıya) sefer edecekti. Fena da bir lodos ve ölü deniz vardı.

Beni tutmaz! Diyenlerin hepsi yattılar. Hikmeti hüdâ, beni deniz tutmadı. Ve o gün bugün tutmuyor. Demek ki vagotonik bünyemizin natürü değişti.

Ne ise efendim. Tayyareye (uçağa) bindik. E bu tayyareler 2 bin 500 metreden yukarı çıkamazlar. Ve ekseri bin 500 metreden uçarlar. Çünkü tek pervane fazla sürat yapamaz. Fazla sürat yapamayınca tayyare gitgide incelen hava tabakasında kendini havada tutamaz. Üstelik yolcular da 2 bin 500 den itibaren havada oksijen azalmasının tesirini hissetmeye başlarlar. Sık sık nefes alırlar. Bugünkü süratli tayyareler 10 bin metreye çıkıyorlar.

Ama tayyarenin içinde, oksijen verme tertibatı var. Uçaklara dışı 8-10 bin metrenin seyrekleşmiş havasında iken uçağın içinde 800-1000 metrenin havası vardır. Buna bildiğiniz gibi “Tazyikli kabin – Cabine préssurisé” denir.

Bizim pırpır bunlardan uzak bir biçare kuştu. Ama zamanının iyi tayyaresi idi. İstanbul’dan kalktık. Atina’ya indik. Sonra Roma’ya indik… Hâlâ kestiremiyorum. Milano’ya mı indik. Ama Paris’e inmedik. Onu iyi biliyorum. Bütün bu iniş kalkışlardan kuşkulanırdım. Çünkü uçaklarda hâlâ bertaraf edilemeyen tehlikeli manevraları bilhassa inişlerdedir.

Kalkışlarda da pistin uzunluğu ve uçağın hızı yükü kaldırmaya yetmez. Hani bâzı ehlî kazlar uçmaya heveslenirler de birkaç kanat çarpıp havalandıktan sonra devam edemezler. Yere düşerler. Ben de işte ondan korkarım.

***

Uzatmayalım. Nis şehrine geldik. Bu tarife neden böyle yapılmıştı? Orasını bilmem. Nis’e indik. Hatta bir de dondurma yedik orada. Ve Brüksel’e uçtuk… Bu Fransa’yı güneyden kuzeye kesmekti… Fransa güzel bir memleket. Tayyaremiz de 2000’den yukarı çıkmıyor. Seyrederiz dedik. Ama az sonra ümidimiz kırıldı. Yağmur başladı. Güneşsiz havada alçak uçuşların hiç zevki yoktu. Yüksek uçuşları da o zaman bizim uçağımız beceremezdi. Eskiden arada bir kaptan içeriye uçuş bülteni gönderirdi. Yolcular bakarlar. Sonra arkadakine verirlerdi. Bize de böyle bir şey yaptılar mı hatırlamıyorum. Ama Paris’in üstünden geçtiğimizi haber verdiler ve sonra hava iyice bozuldu. Bir siyah bulutların içine daldık. Gök gürlüyor, şimşek çakıyor, rüzgâr ve yağmur tayyareyi iyice hırpalıyordu. Tabiî bize kemerlerimizi bağlattılar. Bağlatmasalar da tayyare o kadar yalpalıyor ve düşüp kalkıyordu ki yürümek ve hatta ayakta durmak kabil değildi..

Biran geldi ki şimşek ve yıldırım sesleri hepimizi ürküttü. Her patlayışta bize bir şey olacağından korkmaya başladık.

Ben böyle hallerde dua ederim. Çünkü dua ile bir ümide yapışır, korkunun yüzde ellisini unutur, dikkatini oraya yığdığın için olan bitenin pek farkına varmazsın… Ve ben böylece Allah’tan bizi kurtarmasını dua ederken Valâ Nurettin merhum sordu:

— Üstad!. Tayyareye yıldırım düşer mi?

Benim de o zamana kadar aklıma gelmemiş bir şey.

— Vallaha bilmem ama biz bulutların içinde olduğumuza göre aynı cinsten elektrik birbirine şerâre vermez.

—  Ama yıldırım isabetinden düşmüş uçaklar var.

— Vallahi ben bu kadar biliyorum. Dedim.

O sustu. Az sonra Allah selâmet versin Münir seslendi:

— Üstadım. Acaba tayyarenin kanadı koparsa ne olur.

—  Bir şey olmaz. Düşer. Dedim. O da sustu. Ben de.

— Yahu bunları bana ne diye sorup tehlikeler aklıma getiriyorsunuz! diye sitem ettim… fırtına bir çeyrekten fazla sürdü. O değil biz onu geçtik. Belçika’da güneşe çıktık. Sevindik.

O sırada kabin açıldı. Kızıl saçlı ve pos kızıl bıyıklı kaptan çıktı. İngilizce:

Geçmiş olsun. Birinci değildi ama ikinci derecede şiddetli bir fırtına atlattık. Düşebilirdik. Dedi. Gülüştük. Ve o zaman atlattığım bu tehlike bana cesaret vermişti. Şimdi? Uçaklar fırtınadan korkmuyor çünkü hemen üstüne çıkabiliyor.  Lâkin sebebi meçhul düşüşler. Teknik tekâmülün gözden kaçan bir küçük eksiği ve mesela kapıyı iyi kapamamak gibi. Gözden kaçan ihmal yüzlerce cana milyonlarca zarara sebep oluyor. Medeniyet, sürat güzel bir şey. Fakat o arttıkça tehlike de artıyor. Öküz arabasıyle seyahat edenlerden bir tek kişi ölmemiştir.