Sitede yer alan tüm yazı, belge ve fotoğraflar “FBBM” Felek Belge Birikim Merkezi’nden alınmıştır. İzinsiz kopyalanması, çoğaltılması ve kullanılması yasaktır. Arşive yazı, fotoğraf ve belge girişleri devam etmektedir.

Ümitlerimiz ne idi? (Milliyet Magazin)

Ümitlerimiz ne idi? (Milliyet Magazin)

Milliyet Magazin

Yayın Tarihi: 10.09.1978

Geçmiş Zaman Olur ki…

(1924 Paris Olimpiyatları)

Ümitlerimiz ne idi?

Biz 1924 tarihinde Paris’teki Sekizinci Olimpiyat Oyunları’na katıldığımız zaman dünya milletlerinin spordaki yerlerini ve bizim bunlara nazaran değerimizi bilmiyorduk. Yani, biz Paris’e gittiğimiz zaman benim gibi naçizane dünya sporunu gazetelerden takip etmiş olan bir idareci dahi, Paris’e gelmiş olan dünya spor yıldızlarını tanımıyordu. Ancak, biz futbolda hayal kurmamıştık. Çekleri, Avusturyalıları falan biliyorduk da, diğer dalları, hele ümitli olduğumuz güreş ve halterde kimler var, kimler yok, biz ne yapabiliriz? Hiçbir fikrimiz yoktu. Onun için de bu branşlarda biraz ümitliydik.

Bu sporlar da oyunların sonlarına doğru başlamıştı. Bizim güreşçilerimizin üçü bizce birer as güreşçiydi. Tayyar, Seyfi Cenap ve Fuat. Bunlar grekoromende çok maharetliydiler. Tayyar’ın tecrübe ve kuvveti, Seyfi Cenap’ın meşhur kırılmaz köprüsü ve Fuat’ın sol taraftan tatbik ettiği kafakol emsalsizdi. Mazhar’a gelince, bu çocuk umulmadık bir kabiliyet göstererek rakiplerini yenmiş ve kafileye girmişti. Ağır sıkletlerde adamımız yoktu. Aslına bakarsanız, bizim Macar antrenörü gelmeden evvel güreş sporu anlayışımız, ağırlık üstüne dayanıyordu. O sebeple üç meçhul güreşçimiz vardı. Bunun ikisinin sıkleti 90 kilonun üzerindeydi. Birisi Anadolu Kulübü’nden Danyal, ikincisi Beşiktaşlı Kemal beyler idi. Tayyar da boyunun kısalığına rağmen 80 kilonun üzerindeydi. Ve bu sıkletten aşağıya çok zor inebiliyordu. Macar hoca bize bu ağırlıkların lüzumsuz ve zararlı olduğunu anlattı ve biz onun üzerine küçük 4 sıklette güreşe girdik.

Müsabakalarda maalesef, kur’alarda şanssız çıktık. Çünkü o devirde güreş sporunun en iyi olduğu memleket olan İskandinavlara düştük. Seyfi ile Mazhar İsveçlilere, Fuat Finlandiyalı’ya düştü. Tayyar şanslı çıktı, bir İspanyol’a eş oldu. Hiç unutmam İspanyol Kafile Başkanı bana geldi. “Biri Avrupa’nın batı ucunda, öteki doğu ucunda iki dost memleketiz, aman bizim çocuğu çok hırpalamayın!” gibi bir şeyler söyledi. Anlaşılan Türklerden korkuyorlardı.. Seyfi Cenap köprüyü kurdu, İsveçli birinci köprüyü kıramadı fakat az kalem çocuğun boynunu kıracaktı. Ne ise uzatmayalım Fuat’ın yanlış yerde tatbik ettiği oyunla Finlandiyalı tuşa geldi ama minderin dışında. Ve Fuat’ın oyununu öğrenince bir daha tuzağa düşmedi. Kısacası, Tayyar üç maç yaptı, birini İspanyollara karşı kazandı, diğer ikisini kaybetti. Öteki çocuklar ikişer maçla beş fena puanla güreşten düştüler. Zannederim Tayyar bu galebesiyle dördüncü ve beşinci oldu ama o devirde üçüncüden ötesi sayılmazdı.

Haltere gelince, iki haltercimizden Şevki’nin müsabakaya girdiğini sanmıyorum. Çünkü Şevki, orta ağır bir çocuktu. Onun kategorisindeki müsabıklar canavar gibi gülle kaldırıyorlardı. Onun için müsabakalara sokup fena duruma düşmesine razı olmadık. Ama Cemal öyle değildi. Cemal 52 kilo, yani en küçük kategoride kuvvetli bir halterciydi. Ne var ki… Müsabakalardan bir gün evvel Cemal’e bir güzel siyah mayo almak istedim. Faubourg Montmartre’daki spor malzemesi dükkânlarından birine gittik, Cemal, Allah rahmet eyleye, biraz haşarı çocuktu. Dükkânın duvarlarında asılı kuvvet aletlerine ilişmeye başladı. O devirlerde pek meşhur olan ve mucidinin adıyla tanınan “sandro” isimli iki kolla gerilerek açılan kuvvet illetlerinden birini eline almış bakıyorken, bana mayo göstermekle meşgul olan dükkâncı:

— O senin işin değil, oynama onlarla! diye Cemal’e lâf attı. Gerçekten de Cemal’in elindeki “sandok”, dokuz çelik yaylı çok sert bir kuvvet âletiydi. Cemal bana sordu:

— Ne diyor mösyö?

— Oynama onunla, o senin oyuncağın değil! diyor diye cevap verdi. Cemal bunu işitince herifin karşısına geçti ve bu “sandok”u, yavaş yavaş olmak şartıyla üç defa açtı kapadı, açtı kapadı. Herifin de ağzı açık kaldı. Mütemadiyen:

— C’est formidable! (Müthiş bir şey) diye söylendi durdu. Malları aldık ve çıktık. Ertesi sabah Cemal:

— Kollarım ağrıyor! diye dünkü hovardalığının faturasını verdi. Halter müsabakaları o devirde Paris’te pek rağbet görüyordu. Onun için bu müsabakaları Paris’in büyük kapalı salonlarından “Velodrom d’hiver” (Kış Veledromu) denilen büyük hangarda yapıyorlardı. Cemal’in sıkletinde de çok müsabık vardı. Müsabakada jüri arasında o devirde dünyanın kuvvet krallarından Maspoli adındaki şöhretli ve yaşlı sporcu da vardı. Bu Maspoli’nin kol ve göğüs adalelerinin mulajını (kalıbını) alıp teşhir ederlerdi. Cemal’in de küçücük vücuduna rağmen, kolları pek güzel teşekkül etmişti. Maspoli, küçük canavarı görünce dayanamadı, geldi bizimle konuştu. Ve Cemal’in kolunun mulajını almaya karar verdi.

Cemal müsabakaya girdi. O güne kadar Cemal halteri yerden alıp başının üzerine kadar kollarıyla kaldırarak dikiyordu. Halbuki rakipleri bir hamlede gülleyi yerden koparıp altına diz çökmüş olarak giriyor, sonra ayağa kalkarak güllenin yarı mesafesini bacaklarıyla kaldırıyordu. Cemal bu usulü tatbik edemediği için sıkletinde sekizinci, millet olarak da dördüncülük elde edebildi. Ama kollarının ağrısı Cemal’in normal olarak kaldırdığı ağırlığı kaldıramamasına sebep oldu. Sebep sadece bir gösteriş ve bir afi kesmek hevesiydi. Bunun ne zararlı şey olduğunu o bilmiyordu, ben de takdir edememiştim. Etsem de zaten gördüğüm zaman Cemal sandok ile başlamıştı gücünü denemeye.

Halter müsabakalarında Cemal’in yanındaydım. Onunla beraber yarışan Marlin adında bir Fransız çantasından çıkardığı bir şişeden avucuna döktüğü bir beyaz tozu ağzına atıp yutuyordu. Sordum:

— Bu kola şurubudur, kuvvet verir. Bizimkiler görürse benim gözümü parçalarlar! dedi. Bu kola bizim bildiğimiz kola olmadığını ve tabanında “kola” adında bir kuvvet ilacı bulunduğunu sonradan öğrendim. Bu hadise bana müsabakalardaki ilk doping hareketi gibi geldi, ama neden sonra gerçekten  doping meydana çıktığı sıralarda.

Atletler, müsabıklar, hemen hemen herkes gece yapılan halter müsabakasından çıkmış gitmişlerdi. Ben otobüsü kaçırmıştım. Bizim kafileden de kimse kalmamıştı. Zaten onlar başka yerde oturuyorlardı. Müsabaka salonundan çıktığımız zaman Paris sokakları tenhaydı. Bisikletli polislerden başka kimse görünmüyordu. Metroların kapalı olduğunu gördüm. Otobüs de gece yansından sonra işlemiyordu. Yürüyerek otele gitmeye karar verdim ve yola düştüm. Kestirme yolları pek bilmesem de elimdeki haritadan işimi uyduruyordum. Tam bir buçuk saat oldukça süratle yürüdükten sonra otele geldim. Turşu gibi olmuştum. Bu gece yolculuğu, bana Paris’in ne büyük şehir olduğunu gösteren ilk ve son hadise oldu.

Anlattıklarıma göre, biz 1924 Paris Olimpiyatları’nda hiçbir müspet netice elde edemedik. Ama hepimiz kabiliyetimiz ve işimize göre bir beynelmilel şampiyonada, bir Olimpiyat Oyunları’nda neler olmalıdır, neler yapılmalıdır, nelere dikkat edilmelidir? Bunun dersini aldık. Bu da bir kazançtı.

1924 Paris Olimpiyatları hatıralarını kapatırken, bu Oyunlar dışında, fakat onunla ilişkili hâdiseleri, enteresan gördüğüm hâdiseleri yazmakta fayda gördüm. Şimdiki kuşaklar, baba, hatta dedelerinin neler yapıp, neler düşündüklerini görsünler.

1924 Paris Olimpiyatları için hükümet Türkiye İdman Cemiyetleri İttifakı’na on yedi bin Türk lirası tahsisat verdi. Bunu bir akşamüzeri aldım. Bankalar kapalıydı. Ali Sami, müdürü olduğu Ordu Donanma pazarındaki kasasına koymak istemedi.

Ya ölüverirsem! Dedi

Düşündük, taşındık, başka çare bulamadık. İdman Cemiyetlerinin kurucu ve amatör sağlam temellerinden Vefalı Saim Ağabey, Altınordulu meşhur Mahmut ağabey ve muhasebeci Sabit Servet, Beyoğlu’nda İngiliz Sefareti yanındaki Emperyal Oteli’nde bir oda tuttular. Parayla oraya gittiler. Gece nöbetleşe beklediler ve ertesi sabah parayı bankaya yatırdılar. O devrin amatörleri böyle titiz ve gözü emniyetli adamlardı.