Sitede yer alan tüm yazı, belge ve fotoğraflar “FBBM” Felek Belge Birikim Merkezi’nden alınmıştır. İzinsiz kopyalanması, çoğaltılması ve kullanılması yasaktır. Arşive yazı, fotoğraf ve belge girişleri devam etmektedir.

Hoca Nasıl Bir Adamdır

Hoca Nasıl Bir Adamdır

Cumhuriyet
Yayın Tarihi: 07.07.1964
Sayfa: 6
Nasrettin Hoca

Hoca Nasıl Bir Adamdır

Ağızda dolaşan bir takım sözlerinden ve hikâyelerinden başka hiçbir Vesika’sı olmayan
Hocayı bir çizmek “resmetmek” lâzımdır.
Şimdi Amerika’da meçhul adamları bulmak için kullanılan bir «kutu» sistemi var:
Uzatmıyalım.. insanlarda kaç türlü burun, kaç türlü saç, alın, göz, ağız, çene, kulak bulunursa bu
kutularda onların nümune resimleri var.. siz birini bir kere görmüşsünüz.. tarif ediyorsunuz.. bu
resimleri size gösteriyorlar.. onunkine benziyen burun, göz, kulak, ağız.. falan.. hepsini bir araya
getiriyor ve bir kompozisyon yapıyorlar ki sizin gördüğünüz adama pek yakın bir resim çıkıyor. –
Yaşı benzemesin- Biz de Hocayı böyle yapacağız.. fıkralarına bakacağız.. muhitine bakacağız..
nelerle meşgul olmuş ona bakacağız.. ve şahsiyetini çizeceğiz. Başka çare yok!
Hocanın bize kadar intikal etmiş ve ona ait olduğu şüphe götürmeyen fıkralarına göre
Hoca şu konularda sözler bırakmıştır. Yani bunları konuşmuş, bu sözlerin etrafında bezenmiş;
başkalarına nakletmiş… Ondan ona, bize kadar gelmiştir. Yoksa Hocanın sözleri meclis zaptı
gibi kayda geçmiş değildir. Buna göre Hocanın fıkralarında şu unsurlar vardır:
Karısı – oğlu – eşeği – komşuları ve cemiyeti – Kadılığı, hükümet, Timurlenk yani
hükümdar.
Daha evvel izah ettiğimiz gibi Nasrettin Hoca, Timur’la muasır (çağdaş) değildir; ama
bu iki tarihi şahsiyeti Hocanın fıkraları bir araya getirmiştir. O kadar iyi getirmiştir ki artık bunları
birbirinden ayırmak mümkün olamamaktadır.
Meselâ şu fıkra vardır:
Timur Anadolu’yu istilâ ederken Akşehir halkı telâşlanmışlar. Hocaya gelip:
— Aman Hoca! Bu adam geliyor.. yakıp yıkıyor. Ne olursa senden olur. Sen bizi şunun
şerrinden kurtar..
Diye yalvarmışlar. Hoca biraz nazlandıktan sonra razı olmuş.. o sıralarda da Timur
Akşehir civarına karargâh kurmuş.. Hoca:
— Bana bir cesur adam bulun! Timur’a göndereceğim demiş! Her zaman olduğu gibi:
— Deli İsmail mi, Deli İbrahim mi? birini bulmuşlar..
— Git; Timur’un yanına gir! Nasrettin Hoca selâm etti. 24 saate kadar buradan çekilirse
çekilir, çekilmezse ben bilirim ne yapacağımı! dedi, de! diye adamı göndermiş..
Herif gitmiş.. ilk teşebbüsünde Timur’un yanına yaklaşamamış.. hemen sepetlemişler..
geri gelmiş. Hocaya söylemiş. Hoca:
— Ben sana ne dedimse öyle yap! İçeri girmek için diren!
Demiş, tekrar göndermiş.. Hocanın elçisi bu sefer ancak Timur’un otağının yanına
kadar gelmiş; ama gene kovmuşlar.. içeri sokmamışlar.. geri dönmüş.. Hoca tekrar ısrar etmiş:
— Oğul! İçeri gireceksin.. ne pahasına olursa olsun! dediklerimi söyliyeceksin.. diye
adamı tekrar göndermiş.. bu sefer biçareyi Timur’un kapısının önünde döverlerken Timur

görmüş:
— Nedir o? Kim bu? diye sormuş.. adamı getirmişler..
— Ne istersin?
— Efendim! Beni Akşehir’den Nasrettin Hoca gönderdi.. 24 saate kadar buradan
giderse gider, gitmezse ben bilirim ne yapacağımı! dedi.. ben de bunu sana demek için geldim..
içeri koymuyorlar.
— Kim bu Nasrettin Hoca! Alıverin şunu bana! diye emretmiş.
Hemen herifle beraber Akşehir’e süvariler gelmiş.. Hocayı bulmuşlar..
— Hadi seni Timur Han ister, demişler.. Hoca ağır ağır heybesini almış.. eşeğine
binmiş.. süvarilerin ardına düşmüş. Timur’un karargâhına varmış.. eşekten inmiş.. heybesini
almış.. hemen fütursuz otağa girmiş.. selâm vermiş..
Şöyle! bir yana oturmuş..
Timur, böyle habersiz, izinsiz birinin yanına girmesine öfkelenmiş.. sert sert sormuş:
— Sen kimsin?
— Nasrettin Hoca!
— Kim?..
— Akşehir’den Nasrettin Hoca!
O sırada yaverleri de gelip işi anlatınca…
— Haa! Sen misin o bana 24 saate kadar çekilip giderse gider, gitmezse ben bilirim ne
yapacağımı, diyen adam?
— Evet beyim! Benim onu diyen..
— Gitmiyeceğim be herif! Ne yapacaksın bakalım.
— Ne yapacağım? Sen gitmezsen heybeyi alıp ben gideceğim.. deyince Timur
gülmüş.. ve rivayet odur ki Akşehir talandan kurtulmuş…
Şimdi bu fıkrayı feda etmeden Timur’la, Hocayı birbirinden nasıl ayırırsınız..
Hocanın fıkralarında zaviye çok geniştir. Meselâ bektaşi fıkraları yalnız imam, taassup,
din, cami gibi mevzularla alâkadardır. Hocanınki çok daha geniş konulara, hattâ her konuya
dokunur.
Ne var ki bunların hangisi Hocanın olduğunu tâyin için elimizde ancak Hocanın esprisi..
diye adlandırabileceğimiz ölçüden başka mikyas yoktur. Fıkranın çok eskidenberi Hocaya isnat
edilmiş olması da bir şey ifade etmez. Kaldı ki bence, Hoca mizah yoluyla bir «felsefe okulu»
kurmuştur. Onun esprisine uygun olarak söylenmiş olan sözleri de Hocaya hiç değilse onun
ekolüne yormak ve mal etmek hata olmaz.
Şimdi Hocanın fıkralarını şöyle bir eleyelim; meselâ:
Hoca kimseye minnet etmez bir adamdır. Bunun en kuvvetli delili.. derede abdest
almış.. tam ayaklarını yıkıyacağı sırada pabucu suya düşmüş. Suyun akıntısı pabucu götürmeye
başlayınca hemen:
— Al abdestini, ver pabucumu! diye yellenmiş.
Bu fıkra minnetsizlik için alem olmuştur. Dillerde dolaşır durur. Ve devam edelim: Hoca;

gerçek sever adamdır. Hani:
Eşeğe binmek için atlamış, fakat binemeyince:
— Ah ihtiyarlık! diye bunu yaşlılığa yormuş. Sonra gene kendi kendine:
— Ben senin gençliğini de bilirim! diye hakikati, yani oldum olası eşeğe iyi binemediğini
itiraf etmiştir.
Mutedil adamdır. Taşkınlık ve ifrat taraftarı değildir.
Hani bir kır yolunda giderken, ağzına tıkaç vurulmuş bir çeşmeye gelmiş. Uğraşa
uğraşa tıkacı çıkarınca bir su fışkırmış ki; üstü başı sırsıklam olmuş.. hemen tıkacı yerine
sokmuş ve:
— Tevekkeli seni böyle tıkamamışlar! demiş.
Hoca hayattan memnun olmak taraftarıdır. Bir gün vaaz ederken:
— Ey cemaat Allaha şükredin ki deveye kanat vermemiş. Yoksa damlarınız başınıza
çökerdi, diye onları hallerinden memnun olmaya dâvet etmiştir. Gerçekten bir çok şey vardır ki
onların olması veya olmaması insanları ters taraftan memnun eder.
Hocanın kurnazlığa da pek tahammülü yoktur. Evvelki yazılardan birinde karısının, eti
kedi yedi demesi üzerine kediyi tartıp:
— Bu iki okka kedi.. hani yediği et? (Yahut şu iki okka bizim et; hani ya sarı kedi?) diye
sorması açıkgözlülüğünü gösterir bir fıkradır.
Hoca, hocalıkta bile müteassıp değildir. Hocanın tedris hayatında talebesine «Kudûrî»
ismindeki Arapça din kitabını okuttuğu tevatür halindedir. (Ben bu kitabı okudum) Bir gün
Hocanın çocuğu çok ağlıyor ve bir türlü uyumuyormuş. Karısı:
— Efendi! Şu çocuğa bir dua oku! Bir nefes et de biraz sükûnet bulsun, uyusun! demiş.
Hoca da Kudûrî kitabını alıp okumaya başlamış.. kadın sormuş:
— Nedir o okuduğun efendi?
— Kudûrî okuyorum.
— Aman efendi, beş aylık çocuk Kudûrî’den ne anlar?
— Hanım! Ben bu kitabı camide okurken otuz yaşındaki adamlar uyuyor, beş aylık
çocuk dayanır mı? Şimdi uyur, diye derslerinde talebesinin uyuduğunu anlatmak istemiştir.
Hangi üstadımız, kendi dersinde talebenin uyuduğunu itiraf eder. Hele din dersinde?
Haa! Hocanın rakamlara ve istatistiklere karşı alerjisi vardır. Onlara pek güvenmez.
Biliyorsunuz.. O zaman takvim yok! Ayın gün hesabını bilmek için bir çömleğe her gün
bir küçük taş atarmış. Bunu gören bir muzip çömleğe bir avuç çakıl atmış.. gün gelmiş ki Hocaya
birisi:
— Bugün ayın kaçı? diye soracak olmuş. O da çömleği döküp saydıktan sonra:
— Kırk ikisi! demiş. Adam:
Aylar otuz çeker; hiç kırk iki olur mu? deyince:
— Ben gene insaflı söyledim. Bizim çömlek hesabına bakarsan 68 i olmak lâzım!
cevabını vermiş. Anlarsınız ya!
Hoca en uzak ihtimalleri bile hesaba katmak isteyen bir iyimserdir.

Göle maya katarken:
— Hiç göl maya tutar mı? diye sorana:
— Ya bir de tutarsa! cevabını vermesi bunun delilidir.
Halkın gösterişe olan itibarını da iğreti kürk giyip gittiği ziyafetlerde:
— Ye kürküm, ye! demesi ile gösterir.
Her hâdiseye göre ayrı tedbir gerektiğini:
— Gözüm ağrıyor, Hocam. Ne yapayım? diyene:
— Geçende benim dişim ağrıdı, çıkarttım. Sen bilirsin! demesi taraftan bir imâdır.
İş görüyorüm diye görünen, boşuna çalışanların çabalariyle alay eder. Meselâ bir gün
evinin önünde bir şey ararken görenler:
— Ne arıyorsun Hoca? diye sormuşlar:
— Mührümü kaybetmiştim. Onu arıyorum.
— Nerede kaybettin?
— İçeri avluda..
— E burada ne arıyorsun, avluda düşürdüğün mührü?
— Avlu karanlık! Göz gözü görmüyor. Burası daha aydınlık da ondan.
Terbiyeli adamdır: Yüzüne karşı insanı tekzip etmeye dayanamaz. Yukarıda:
— Şu ak sakalımla bana inanmıyorsun da, içerideki eşeğin sözüne inanıyorsun! lâfı
bunu gösterir.
Kimse kimsenin çektiği zahmeti bilmez olduğuna inanmıştır.
Sapanın kayışı kopup da yerine sarığın tülbendini bağlıyarak o da kopunca; tülbende:
— Düdüğüm! Gör kayışın ne çektiğini! deyivermesi gibi..
Yani, her fıkradan bir çizgi ilâve edersek Hocayı hattâ bugünkü mânasiyle medeni,
müsamahalı, nüktedan, insan bir kimse olarak karşımızda canlandırırız.
İnsanın doğuştan menfaatperest olduğunu, çocuk doğurtmak için, karısının önüne
cevizler dökmesi ve bunun sebebini soranlara:
— Şimdi cevizi görünce çıkıverirler. Merak etmeyin! demesi delil değil midir? Ve
nihayet insan zaaflarını bir hakikat olarak kabul etmektedir.
— 100 yaşında adamın çocuğu olur mu? diyenlere:
— Genç komşusu olursa olur, cevabını vermesi onun bu inancını kâfi kuvvette gösterir.
Ölmeyi hiç sevmez. Ne demişler?
— Hoca cenaze giderken tabutun ne tarafında olmalı? sualine:
— İçinde olma da ne tarafında olursan ol! cevabını vermesi hayata verdiği kıymeti ne
kadar güzel ifade etmiştir.
Çoktur ve uzundur bu etüdler.. her fıkradan -dediğim gibi – bir çizgi parçası alabiliriz..

bunu bir tek kimsenin yapması olabilir.. ama acaba bir Nasrettin Hoca enstitüsü veya semineri
yapsak da.. bu fıkraları birer birer ele alıp Hocayı emece ile çizsek nasıl olur? Galiba bu iş
Edebiyat Fakültelerine düşecek bir ilmi çalışma mevzuudur.

B. F.