Sitede yer alan tüm yazı, belge ve fotoğraflar “FBBM” Felek Belge Birikim Merkezi’nden alınmıştır. İzinsiz kopyalanması, çoğaltılması ve kullanılması yasaktır. Arşive yazı, fotoğraf ve belge girişleri devam etmektedir.

Hocayı anmak

Hocayı anmak

Cumhuriyet
Yayın Tarihi: 06.07.1964
Sayfa: 6
Nasreddin Hoca

Hocayı anmak

Bir ara – 20 sene var, belki de daha fazla – ben Halkevlerinde konferanslar verirdim.
İstanbul’un hemen her semtinde, civar şehirlerdeki Halkevlerinde konuştum. Bizim halkın
konferans dinlemeyeceği kanaatinin yanlış olduğunu gördüm. Mesele, halka bir şey
dinletebilmektir. Öyle konferanslar oldu ki; bir kaç kere tekrarladık..
Bu arada zannederim 1943 senesi yazın ilk günlerinde, Zonguldak ve Karabük’te de
konferanslar vermiştim. Bunlardan birinin mevzuu «Nasreddin Hoca» idi.. Şimdi o günleri
hatırlıyorum. Halk bu mevzu ile ne kadar alâkalanmıştı.. Çünkü o konferanslarda ben
Hocanın şemailini, şahsiyetini çizmeye çalışmıştım.
Biliyorsunuz, Hoca hakkında mevsuk (belgeye dayalı) denebilecek elde hiçbir şey
yok.. Ne hangi tarihte doğduğu, ne hangi tarihte öldüğü malum. Türbesinin de çok sonra
yapıldığı biliniyor.
Nasreddin Hoca hakkındaki eserler yani bu işin vesikaları Hocanın yaşadığı tarihe
göre çok yeni.. Bunlardan alınacak şey pek az.. Olsa olsa o günlerden bugünlere dillerde
dolaşan fıkralarını, lâtifelerini ele alarak Hocayı o çizgilerin içinde yaşatmak kalıyordu..
Konferanslar bunun bir safhası olmuştu. Herkes kitap okumaz. Nasreddin Hoca
fıkralarını – fıkra kitabı – halinde okumakta bence bir fayda tasavvur edilemezdi. Halbuki
adamın fıkraları bir çok dillere çevrilmiş, hatta Türkiye hudutlarını aşarak Balkanlarda halk
diline düşmüş olduğu için Hoca bir tarihi sima olmaktan ziyade yaşayan bir ‘şahsiyet’ olarak
önümüzde duruyordu.
Bizim için yapılacak şey bu şahsiyetin çizgilerini çizmek ve aramızda yerini bulup
yaşatmaktan ileri gidemezdi. Ben şahsım namına buna çalıştım. Ve bu yolun Nasreddin
Hocayı en iyi tanıtma ve yaşatma yolu olduğuna da inandım. Bu düşüncede iken bir
Nasreddin Hoca senaryosu hazırlamak teklifi karşısında kaldım.. — Ba da yeni bir şey değil
ya!.. — Doğrusu Nasreddin Hocayı — bence sezilen — şahsiyeti dışında bir işe koşmak
zoruma gitti. Bir kere sinema bir hareket sanatı idi. Hocanın fıkraları ise daha ziyade söze,
nükteye dayanan kıymetlerdi.
Böyle bir senaryo yazmak için ya Hocaya hayatında yapmadığı şeyleri yaptırmak
yahut birbirleriyle az çok münasebetli fıkraları biribirine bağlayıp bir «Fıkra kokteyli»

yapacaktık. Bunun da ne verebileceğini bilmiyordum. Tereddütlerimi o zaman senaryoyu
bana teklif eden Muhsin Ertuğrul Beye söyledim. İkinci şıkkı tercih etti. Bir senaryo hazırladık
ve filme çektik. Bu filmin bence en muvaffak tarafı Hoca rolünü Hazım merhumun almış ve
yapmış olması idi. Merhum hakikaten başlı başına bir âlem oldu ve oyunuyla Hocanın —
şüphesiz — ruhunu şâd etti..
Bir hatıra olarak yazmak isterim. Hâzım pek çalışkan bir artist değildi. Rolünü
ezberlemeye üşenir, iyi ezberlemez, hatta sahnede uydurur diye işitirdim. Bu film çevrilirken
buna şahit oldum. Filmde bir mahalle mektebi sahnesi vardı. Hazım orada hocalık ediyordu.
Çocuklara bir dua tekrarlatacak. Bu duayı hazırladık ve kendisine verdik. Basit bir şey ama
ezberlenmesi lazım. Film çevrilirken gördüm ki Hâzım rolünü ezberlememiş; ama kendine
göre bir dua okudu ve doğrusu pek de sırıtmadı.
Bu film ne iş yaptı? ne yapabilirdi? Hiçbir fikrim yok. Ancak yalnız Hocanın fıkralarını
toplamakla iyi bir senaryo yapılamayacağı kanaati bende film çevrildikten sonra büsbütün
kuvvetlendi.
Bugünkü teknik vasıtalarla belki daha iyi bir eser hazırlanabilir; ama Hocayı yalnız
kendi fıkraları içinde bırakmak başarı için yeterli olmaz.
Akşehir’de her sene yapılan festival ve bayramları ben Hocayı yaşatmak bakımından
ve yukarıda dediğim gibi onu tarihin bir türlü aydınlatılamayan karanlıklarından çıkarıp
aramızda daima yaşayan bir şahsiyet haline getirme arzusu yönünden pek yerinde bulurum.
Programında Hocayı — belki — küçülten bazı gösterilerin bulunuşu, rötuşu mümkün
aksaklıklardır. Elverir ki bu an’ane yerleşsin.. Hatta yavaş yavaş yalnız Akşehir’de değil —
hangi tarihte yapılıyorsa — muhtelif şehirlerimizde de bir Nasreddin Hoca Günü doğsun..
Benzetmek benzetmemek bir tarafa.. Ben Hocayı Türklerin bir Noel Babası gibi her eve giren
çıkan bir aile hamisi — insan bir insan — bir filozof olarak görürüm.
Her zaman söylemişimdir; maalesef Nasreddin Hocayı bir komik, bir tuhaf ve nekre
adam olarak sananlar çoktur ve onu böyle yaymışlardır. Bu yönden bakılırsa Hoca yavan; ve
alelâde hatta bazan soğuk bir adam olur. Öyle değildir. Hoca mükemmel bir hamoriste’dir.
Mizahcıdır. Her şeyle alay eder. Kendisiyle, karısiyle, halkiyle, hükümetiyle, hükümdariyle
bile.
Böyle bir adamı alelade bir ‘minder tuhafı’ haline getirmek günahtır; günah olur.
Adamın bazan anormal hareketleri olmuştur. Meselâ eşeğe ters binmiştir. Kaç kişi benden,
«Hocanın eşeğe neden ters bindigini» izah etmemi istemiştir. Ben Hoca değilim ki bileyim?.
Her harekete de ya bir tuhaflık veya bir başka mâna vermeye hakkımız yok.. Fantezi olsun
diye binmiş olabilir.. Buna mâna vermeye çalışılmaz.
Hoca — rivayete göre — Sivrihisar’ın bir köyünde imamlık eden Abdullah isminde
birinin oğludur. Akşehir’e sonradan gitmiştir.

605 Hicrisinde doğduğu da rivayet ediliyor. Akşehir’deki mezar taşında ölüm tarihi
386 yazılıdır. Bunun, Arapça yazmaya aIışık birisi tarafından 683 yazmak için sağdan sola
yazıldığını zannetmekten başka, izahı kabil değiIdir. Hocanın fıkraları ve hayatı hakkındaki
rivayetlerin bazı tarihî hakikatlerle çelişme halinde olduğunu da gizlemeye lüzum yok. Bir
kere fıkraların hangisi mevsuktur (doğruluğu kanıtlanmış olan), hangisi degildir. Bunu tesbit
etmek kabil değil; ama Timur’la olan görüşmelerine ait pek çok fıkrası vardır. Halbuki şu
yukarıdaki tarihler doğru ise Nasreddin Hoca Timur’dan yüz yıl kadar öncedir; ama Timur’u
ortadan kaldırırsak Hocanın pek güzel fıkraları boşta kalır. Bence bunun izah şekli Hocanın
vaktiyle zamanının beyleri hakkındaki sözlerini Timur’a karşı söylemiş diye rivayet
değiştirmişler; yahut Timur’a karşı birçok tenkit ve hicivleri, Hocanın ağzından
söyletmişlerdir.
Ne olursa olsun Hoca medeni cesaret sahibi bir adam, zeki, çalışkan, bir halk çocuğu
ve filozofudur. Kendisini kaba sofu evliya, ermiş zannetmek de onun için bir kıymet ifade
etmez. Çünkü evvelâ böyle bir kimse değildir. Sonra da beşer üstü bir Allahlık haline gelince;
şahsi meziyetleri ve medenî cesaretleri, bir meziyet olmaktan çıkar.
Hocayı sevenler ve onu anlamak, dinlemek isteyenler bence yukarıda dediğim gibi
aramızda yaşayan, her gün konuştuğumuz bir dost olarak düşünmeli, hatırlamalı. Zaman
zaman benim yaptığım gibi onunla hasbihal bile etmelidir.